Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika samsung note 3,den islam bilgileri3

replika samsung note 3,den islam bilgileri3 bugün sizin icin replika samsung note 3 islam yazılarını hazırladı ve replika samsung note 3 diyorki Güneş ışınlarına mani olmak, hava yollarını kapamak zarar-ı fâhiş sayılmaz. Çünkü böyle de onlardan faydalanmak mümkündür.Mülcahhırûnun tuttukları yol, İmam Malîk’in re yir.c uygundur. Kâfi, Tehzîb'-ül-I'uruk’ta şöyle diyor: cŞüphesiz bir surette herkesçe malûmdur ki, bir kimse bir yere mâlik olursa oraya istediği binayı yapabilir, başkasına zarar vermemek şartiyle binayı dilediği gibi yükseltir. Yine başkasına zarar vermemek şartiyle mülkünde kuyu kazar ve onu istediği kadar derin yapabilir.» Demek İmam Mâlike göre mülkten faydalanmak ve onda tasarruf bir şartla mukayyettir; o da: Başkasına zarar vermemek
şarttı.Ebû Hanîfe kararlaştırdığı fürû, meselelerinden alınan esas üzere yürümüştür: Malık, mülkünde hiç bir kayıtla mukayyed değildir. Hâkim onu takyid edemez. Mülkünde tasarruftan menoluna-maz, hattâ bu tasarrufundan başkasına bâzı zararlar gelse bile karışılmaz. Madem ki dm ona başkasına eza ve cefa yapmamağı emrediyor, bu onun dînî duygusuna bırakılır, hâkimin menetmesiyle olmaz.
Madem ki kaza onu takyid etmiyor, öyle ise kendisi de tasarrufunu takyid etmez. Binaenaleyh yaptığı vakıf, ne kendisi, ne de mirasçıları hakkında lâzım bir vakıf olmaz. Bu itibarla onun kalında vakıf âriyet hükmündedir. Vakıf ona göre de câizdir. Isâf sahibi bunu şöyle tasrih eder: Sahih olan, vakıf hepsine göre câizdir. İhtilâf vakfın lüzum ve ademi lüzumundadır. Ebû Hanîfe ye göre vakıf, ariyetin câiz olduğu gibi câizdir. Rakabesi vâkfın mülkü hükmünde kalmakla beraber, geliri ve hâsılatı vakıf cihetine sarfolu-nur. V'^âkıf sağlığında vakıfdan dönerse kerahetle beraber câiz olur.»
Bedâyi' sahibi Kâsâni ye göre vakıf Ebû Hanîfe indinde nezir = adak gibi vâcib olur: «Vakfın câiz olmasında ulema arasında ihtilâf yoktur. Sağ oldukça tasadduk etmek lâzımdır. Hattâ bir kimse evini veya arazisini vakfetse, evin ve arazinin gelirini tasadduk etmesi lâzımdır. Çünkü bunları vakfetmek, gelirini tasaddul^ etmeği adamak demektir.
dedikleri)Ic sahibinin dedikleri arasını tylmak eİMT Bediri* sahibi bu sucudu din bakımından zik-Kdıyor, rakd \m hayır cihetine sapılmıştır. Is'âf sahibi ise vakfın Hİkf olmasifN bakımından zikrediyor. Her iki halde dc Ebû Ha alU'ye §brt vakd, mâliki takyid etmez, onu tasarruftan menesU ma Dılrdt|b gibi vapar. Çünkü rakabc onun mülkünden çıkmjmı>> ur. Onda Şerl tasarruf yapmakta serbesttirGörülüyor ki Ebû Hanîfe burada da esas prensibi üzere yü-rümrktfdır Mâlik, elinde olan mülkünde hürdür, onun tasarrufunu ne başkası, ne de kendisi asli bir kayıt altına alamaz.
Vakıfta vâkıfın lakahe lasarrutundan menolunmıyacagı hususundaki {*örüşiıne nakli ve akli deliller göslcımcktcdir.
a — Nakli deliller şunlardır Tahâvî. Abdullah b Abbas*dan şunu rivâyet ediyor: İbn-i Abbas diyor ki: «Nisâ Sûresi nâzil olup da orada ferâiz ve miras hükümleri bildirildikten sonra Resûlul-lah’ı şüvle derken işittim: «Vakıftan nchyolundu.» Tahavi, İbn-i Abbas’dan naklediyor: Ferâiz Ayeti nâzil olduğundan Hz. Pe>gam-ber: «Allâh'm ferâizinden hapis etmek yoktur.» buy'urmuştur. Şüphesiz ki mâliki, malının rakahesinde tasarruftan menetmekte ve malı vakfederek veresiye intikaline mani olmakta Allah'ın ferâizinden bahsetmek vardır.
b — Yine Ibn i Abbas'dan rivayet olunur: Hz. Ömer kendi vakfı hakkında şöyle demiştir: «Eğer bu vakfımı Hz. Peygamber’c anmamış olsaydım, ondan dönerdim.» Bundan anlaşılıyor ki, vakıftan rücû, olabilivor. Vakıf rakahede Usarruftan menetmiyor. Hz. Ömer. Hz. Peygamber'in bıraktığı bir işten ayrılmış olmamak için vakfından rücû. etmek istememiştir. Resûlullah'a olan sevgisinden ve itaatından 0*nun ikrar etliği şey'den vaz geçmeği uygun bulmamıştır.
c — Malı vakıf yoliyW hapsedip tasarruftan alıkoymakta mukarrer fıkıh ka«delerine karşı gelmek vardır; çünkü şu kaide fıkıhça mukarrerdir:
I — Mülkiyet satış, hibe, rehin gibi tasaıruflan ve her türlü
\işletip gelirlendirme hürriyetini icabeder. Hürriyeti meneden her Usarruf, sarih bir şer*l nas bulunmadıkça, bâtıldır. Çünkü bu lâzım, melzûm olan iki şeyi birbirinden kopariTiak^^hu\_
2— Birşcy bir kimsenin mülkine girdi mi. onun mülkiyetinden mâliksiz olarak çıkmaz.
Tasarrufu meneden vakıfta ise bu iki kaideyi bozmak vardır. Çünkü bızicr, fmam Mâlik'in ve Şia lmami>e fırkasının dedikleri gibi, vakıf, vâkfın mülkünde durmaktadır, dersek, bu birinci kai-deye aykırı düşer. Çünkü bu öyle bir mülkiyet ki eseri yok. Şavet bu mâliki olmaksızın mülkten çıkmak olursa, bu da ikinci kaideye aykırıdır. Burada vakfın Allah'ın mülkü olmak üzere bahsedilir denilmesine itibar olunmaz. Çünkü her şey Allahu Teâlâ'nın mül-kündedir. Bizim burada hildi(^imiz mülkiyet, satış hibe, rehim gibi tasarruf hürriyetini iktiza eden, miras hakkı olarak mirasçılara intikal eden mülkiyettir. Bu işlerinse cümlesi Allah’a nisbet olunmaz. tmam Ebû Yusuf ve İmam ı Muhammed’in: Vakıfta mülkiyet Allah'ındır, demeleri mecaz voliyledir, bu söz fıkhı bir hakikat değildir, ancak mülkiyet Allah’ındır, demekten maksad mülkiyet Beyt'ül-malmdır, denirse o b^şka. Fakat bunu tasrih eden var mı, bilmiyoruz. Ancak bu söz de bâtıldır. Çünkü vakıflar Bey-tülmâlin masraflariyle mukavyed değildir, öyle ise vakıf beylül-mâlin mülküdür veya Allah’ın mülküdür demek. Bevtülmâlin. mülküdür demek manasınadır denemez. Sonra vakfın mütevellisinin vakfı satmağa hakkı yoktur, öyle ise bu mülkiyetin mânası da yoktur.
VAKFIN LÜZUMUNA KAİÎ. OLAN CUMHUR FUKAHA’NIN DELİLLERİ
Cumhur fukahâya muhalif olarak Ebıı Ilanîfc’nin re’yini is-bat edici deliller bunlardır. Şimdi de Cumhur fukahânın delillerini zikredelim: Onlar bir çok âsârı delil getirmektedir. Başta Hz. Ömer vakfı gelir ki. bunu Hz. Peygamber'in işarftiyle yapmıştır. Diğer Ashabın vakıfları da bu meyandadır. Hz. Câbir bu hususta şöyle diyor: «Mâlî kudreti olan Ashabdan hiç bir kişi yoktur ki, vakıf yapmış olmasın.» İmam Şâifî de Kitâb’ül-üm'de diyor ki: «Muhacirlerden ve Ensârdan bir çoklannın vakıfları olduğunu biliyoruz. Onlardan çoğunun evlâtları ve aileleri bu vakıfları devam ettirdiler. Bunu umum böylcce nakletti, kimse ihtilâfa düşmedi. Bizde Medine'de ve Mekke'de olanların çoğu böyledir. Eskidenberi MUslümanlar sadaka ve vakıf yaparlar. Bu hususta Hadîs nakline girişmek bir külfet olur.»
Ehû \usuna Muhammed'in vakfa ait sözlerini fıkıhtan delil-rrlc tevid ederler: Bir şeyin maliksiz olarak mülkten çıkmasını eriat kabul ediyor. Nasıl ki köle âzâd etmek de böyledir. Zira kÖ-
lOO BÜYl:: ESER
Ic Izid etmek, memlûk olan bir rakabeyi kölenin şahsını mâlıksız olarak mülkten çıkarmaktan başka birşey değildir
Fakat vakfı, kule âzâd etmeğe kıyas etmek doğm bir kıyas değildir. Çünkü Ebıı Yusuf’la Mııhammed’in dediklerine göre vakıfta mâlik olunmak şanından olan bir şeyi mülkten ı^ıkarmak var. Vakfolunan mal, mülkiyete giren bir şeydir. Satılır, alınır, hibe olunur, vakfolununca mâliksiz olarak mülkten çıkıvor. A/âd etmek ise bir insandan kölelik bağını koparmak, onu serbest bırakmak demektir, insanın şâm mâlik olunmamak, kimsenin mülkiyeti altına girmemektir. Kölelik ânzî bir şeydir. Sonradan in sana gelmiştir. Aziıd etme insandaki kölelik bağını koparıp atı-vor, onu a**!! olan hürriyetine kavuşturuyor. Vakıfta bir şeyi as-lından çıkarmak var. Azâd etmekde ise, aslına götürmek var. Arada fark zahirdir. Bu ona kıvas olunamaz.
49— EBÛ HANlFE VAKIF HAKKINDA NlÇİN DU GÖRÜŞE SAHİPTİ?
İşte Ebû Hanîfe’nin vakıf hakkındaki görüşü böyledir. Baktı k», vakıf mâlikin mülkünden tasarruftan meneden bir bağ gibi, onu fıkhı esaslara uygun bulmadı, kendi görüşünü teyid eden eser-ier buldu. Fukahâ bu eserler hakkında nasıl söz ederlerse etsinler, bunlar onun nazarında üştür delillerdir, çünkü râvileri mevsuktur. Hür ve üstün akliyle, bunları, bunlara muarız olan eserler tercih elti. Bu deliller, onun her mâlike mutlak hürriyet verme, malını idarede serbest olma görüşüne uypun geldiler. Şeriatın verdiği her türlü tasarrufu yapmada mal sahibi serbesttir. Ancak tevil kabul etmez sarih ve muhkem kayıtlar onun tasarrufunu bir kayıt altına alabilir.
50— EBO HANÎFE^NlN BU GÖRÜŞLERİNİN ÖZETt
İşte fıkhın muhtelif bablarından bazı örnekler gösterdik. Bunlar mevzularının başka başka olması, dağınık meselelere temas etmesiyle beraber bunlarda hepsini bir gaye altına tophvan tek bir düşüncenin hâkim olduğunu göni*,oru7. O da: Mümkün
olduğu kadar şahsın hürriyetini korumak ve hur, bâhğ olan kimsenin tasarruflarını imkân dahilinde nâfiz ve mûteber addetmekledir. Tasarrufları mülkü hududunda ve kendi umuri içinde ol-fktkça ona kimsenin müdahale etmeğe hakkı yoktur. Mâlik olduğu Viülkine kaza! makamlar da karışamaz.
Kadın izdivacında serbesttir, eğer bu izdivaç aılcmn şeref ve na dokunursa o zaman clUerınin mü
Kendisine denk ve münasip olmıyan biriyle evlenerek aile şerefini haleldar ederse, o vakit velîleri işe kanşır.
Sefih olan kimse hacir altına alınmaz, çünkü malında hürriyet sahibidir. Malındaki tasarruflarının mes'uliyetini o taşır. İyi idare ederse faydası kendine, fena idare ederse zarar da kendisine aittir.
Borçlu olan kimse dc hacir altına alınmaz. Onun malına kimse el koyamaz. Fakat borcunu ödemeğe zorlanır. Ödemek için her çareye ve icbara baş vurulur, hapis olunur. Fakat ne alacaklılar, ııe de Kadı onun malına el koymak hakkına sahip değildirler. Onların yapabilecekleri şey, haklar zayi olmasın diye borçluyu, borcunu ödemeye mecbur etmek, borcun ödenmesine çalışmaktır. Bundan ileri gidemezler.
Mâliki mülkündeki tasarrufunda hiç bir şey takyid edemez. Hattâ kendisi kendini takyid edemez. Çünkü mülkiyet hakkı demek, tasarruf hakkı demektir. Mâlik oldukça tasarruf edecek odur, lâzım melzûmdan koparılıp ayrılamaz, tasarruf da mülkiyetten (Miimaz.
Beyle bir kitabın ortada bulunmaması, yukarıda da anlattığımız vcı^hılc, Ebû Hanife zaten fıkha ait bir eser yazmayıp talebelerinin ondan bâzı notlar tuttuğu bir gerçek olması, bütün bunlar bize, Ebû Hanîfe’nin bu isimde bir kitap yazmadığı hükmünü verdiriyor. Bizim bu hükmümüzü takviye edici ve böyle bir kitap yazmış olduğu iddiasını çürütücü bir cihet de şudur: Kendisinden yukandaki sözler rivayet olunan Abdullah b. Mübârek, Ebû Hanîfe'yi hakkiyle takdir eden talebelerindendir Şam'da Ev-zâî'ye, Ebû Hanîfe'nin re'ylerini kıymetini, fıkıhtaki mevkini anlatan odur Mekke'de Dâr'ül-Hayyâtîn'de buluşup görüşmelerini temin eden, yukarıda geçtiği gibi, aralarında münazara cereyan ederken bulunan odur. Ebû Hanife'ye gönülden bu kadar bağlı olan ve hattâ «ilmin sözü» diye vasıflandıran Abdullah b. Mübârek, sonradan kalkıp da: «Kim ki Ebû Hanife'nin Kitab'ül-Hıyel'ine bakarsa Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram etmiş olur.» der mi? Hayır hayır, bu olamaz. Mademki durum böyledir. Bu sözün ona nisbeti değildir. Böylelikle Ebû Hanîfe'nin (Kitab'ül-Hıyel) adlı bir eseri olduğu dâvası temelinden çöker. Çünkü bu dâvanın temeli bu rivayettir, iddia buna dayanmaktadır. Halbuki bunun boş bir iddia olduğu Abdullah b. Mübârek’in diğer sabit sözleriyle meydana çıkmış bulunuyor
İMAM MUHAMMEDİN BU İSİMDE BİR KİTABI OLUP OLMADIĞI MES'ELESt
Ebû Hanîfe'nin hilei şer'iyeye dair bir kitabı olmadığı sabit bir hakikattir. Fakat talebesi İmam Muhammed'in bu mevzuda bir kitabı olduğunu görüyoruz. Belki de bunda Hanîfe'nin halka kolaylık olsun, güçlük olmasın diye çıkardığı bazı hükümleri rivâyet etmiş olabilir.
Bu kitabın İmam Muhammed e nisbeti birinci asırdanberi etrafında şüphe uyanan bir mes'eledir. İmam Muhammed’in talebesi bile bu kitabın ona nisbetini kabul etmezler. Ebû Süleyman Cüz-cânî bu kitabın İmam Muhammed'in olduğunu inkâr ediyor ve şöy-Je diyor: «Birisi İmam Muhammed Hıyel adlı bir kitap yazdı, derse \onu tasdik etme, ona inanma. İnsanların elinde olanı Bağdad sa-\hanan toplamıştır. Cahiller bunları, küçük düşürmek için bizim ulemamıza nisbet ediyorlar. Nasıl olur da İmam Muhammed, eserlerinden birine böyle cahillerin işine yarayacak bir isim verebilir? Bu hiç olur mu?
Ebû Süleyman, İmam Muhammed’in talebesindendir. üstadı İmam Muhammed'in bu isimde bir kitabı olduğunu böyle şiddetle inkâr ediyor, elbette bu inkârı muteber tutulur. Fakat imam Muhammed'in talebesinden diğer bir ikmiesi, Ebû Hafs bu kitabı üstadına nisbet eder. Onun eseri olduğunu söyler. Serahsî de bu sonuncusunu tercih edip daha doğru o an budur, diyor (1).
Şcms'ül-Eimme Serahsî’nin bu tere hine bir muhalefetimiz yok. Fakat içimizden bir ses yükseliyor: Bizz<-t İmam Muhammed'in talebesinden biri bu kitabın üstadına nisbetini inkâr ediyor, onun Bağdad sahaflannın toplaması olduğunu söylüyor, vâkıa diğer bir talebesi bu nisbeti kabul ediyor. Biz bu hakikati meydana çıkarmak ihtiyacını duyuyoruz.
Talebesi Ebû Süleyman, İmam Muhammed'in bu isimde bir eseri olmasını uzak buluyor. Yalnız bu kadarla iktifa etse, Ebû Süleyman bu ismi İmam Muhammed'in verdiğini inkâr ediyor, derdik. O eserde toplanan malûmatın nisbeti sahih kalabilirdi. Ebû Hafs o mes elelerin toplandığı bu isim verilmesi münâsip olacağını düşünmüş ve bu ismi o vermiş olabilirdi. Fakat Ebû Süleyman eserin içindeki malûmatın Bağdad sahafları tarafından toplanmış şeyler olduğunu tasrih ediyor. Demek böyle bir te'life imkân kalmıyor. Bu takdirde biz de Ebû Süleyman gibi bu eserin Bağdad sahaflannın toplaması olduğunu söylüyoruz. Kitapdaki malûmatı topladılar. Bunlar kulaktan kulağa îmam Muhammed'e nisbet olunmağa başladı, bu nisbetten istifade ederek onu talebesinden biri olan Ebû Hafs a ar-zettiler. O da içindeki malûmatın kendisinin hocasından duyduklan-na uygun olduğunu görerek bunlan kabul etti ve ikrar eyledi. Böylelikle bu eser îmam Muhammed'e Ebû Hafs tarafından nisbet edilmiş oldu. Bu suretle o da onun üstadından naklettikleri araşma girmiş oldu. Ancak böylelikle îmam Muhammed'in iki talebesinin bu sözlerinin arasını birleştirmek kabil oluyor. Gönül buna biraz yatışıyor.
53 — İKt KİTABIN İNCELENMESİNDEN ÇIKAN NETİCE
İmam Muhammed'den böyle bir (Kitab'ül-Hıyel) rivâyet olunuyor. Eserin ona nisbeti hakkında söylenenleri nakletmiş bulunuyo TİZ. Bu nisbet tercih ediliyor. Bu (Kitab'ül-Hıyel) müstakil bir hak le bulunmuştur. Hâkim Sehîd bunu El-Kâfî unvanlı eserinde ihtisar Jtmiştir. Şems'üI-JEimme Serahsî de Mebsut'da bunu şerhcylcmiıtir. Eserin İmam Muhammed'e nisbetinin sıhhat derecesi ns oluna
iun, ondaki malûmat Ebû Hanîfc nin ashabı arasında peçen İlik lerin nev ilerini bize açıklamakla ve Ebû Hanîfc nin püçlüklcrdcn çık-mak için bulduğu yollan gösfcmıckte olup bunları ondan talebeleri rlmnlar ve onîann benzeri mes cleleri onlara göre işlemişlerdir. Ah-med HassAPm da böyle bir hîle kitabı naklolunmakladır. O. İmam Muhammed'in kitabından daha geniştir. Onda daha çok mes ele vardır. O her nevi' hîle suretlerini beyan etmektedir.
Bu iki kitapta onlan incelemek bize Ebû Hanîfe'nin buldu^^u hî-Idcrin = çârelerin hangi nevi'den olduğunu göstermektedir: Haram olan şeyleri helâl eden, yoksa güç olanlara kolaylık gösteren nevi' mi? Veya bunlar hukukuna ihtiyat ve şerialte genişlik kabilinden mi. yoksa zûhirî amellerle şeriatın gayesini ihmal etmeğe birer vesile midirler? Daha umumî bir tabirle: Bu iki kitabı inceleVnek Ebû Jlanîfe indindeki hilelerin mânasını açıklayacaktır.
54— HİLE NE DEMEKTİR? İBN t KAYYtM’İN HİLEYİ ÜÇ NEV'E TAKSİMİ
Bu iki kitapta onları öğrenmeğe başlamadan önce, veya daha umum bir sözle Ebû Hanî^e'den naklolunan hileleri tanımağa girişmeden evvel,- mütekaddimîn ve müteahhırin fukahâ örfünde (hîle) kelimesinin mânasını ve nelere denildiğini beyan edelim:
İbn-i Kayyim Cevziye, fukahânın hîle nâmını verdiği şeyleri üç kısma ayınyor:
Kısım : Haddizatında haram olan bir şeye ulaşmak için gizli yollardan gitmek, işe şeklen şer'î bir mâhiyet vermek, zahiren şer'î naslan tatbik eder görünmek, maksat haram olan o şeyi ki lab'a uydurup işlemektir. İnsanların mallannı bâtıl yoldan almak için yapılan hileler, şer'î olmıyan birşeye şer'î imiş mahiyetini ve rip islenen hileler; muhallinin hülle nikâhı yapması bu kabilden dir. Nikâh akdi yapılırken âkil ve bâliğ olduğu halde kadının ni kâbım feshettirmek için velîsine izin vermediğini iddia ederek hileye sapması, akdi feshettirmek için bâyi'in akid yapılırken mala mâlik olmadığını, asıl mâlikin akde izin vermediğini iddia ede-lek hîle yapması, İbn-i Kayyim'e göre, hep bu kabildendir.
İbn-i Kayyim bu kısım hakkında şöyle diyor: «Bunlar ve bunlara benzer hilelerin büyük günah ve en çirkin haram şeylerden olduğunda bir Müslüman aslâ şüphe etmez. Bunlar Allah'ın diniyle oynamak, onu eğlence yerine koymaktır. Bunlar haddizatında yalan ve iftira olduklarından bizzat haramdır.. Sonra maksat ve
j^ayc bakımından da haramdırlar: Zira bir hakkı iptal etmek mak-sadiylc yapıyorlar.
Bir hal kı iplal etmek için vesile olarak kullanılan her hile haramdır. Hatta o vesile haddizatında helâl olsa bile, hakkı iptal ciiif;inc!en haram olur. Bazan hilenin zâtı haramdır, çünkü yalandır, iftiradır. Fakat bir hakkı isbat, bâtılı red için ondan başka çare yoktur. Nasıl ki bir kimse üzerinde sâbit bir hakkı inkâr ediyor, onu isbat edecek olan beyyinedir, şahit olacak beyyine de yok. O zaman hileye baş vurulsa, bu hile caiz sayılır mı? Çünkü maksat helâl. Fakat vasıta haram bir şey. Gayenin meşru olması vasıtayı da meşru kılar mı? Karşı taraf bâtıla baş vurur hakkı inkâr ederken, hakkı isbat için bâtıl kullanılır mı? Ibn-i Kayyim buna şöyle cevap veriyor: «Burada paye değil, vasıla dolayısiyle gürâalıtır. tşte bu gibi hususlar için şu Iladîs-i şjrif jüylcnmiştir: «Emanet! sana emniyet edene öde, sana hıyanet edene "^en hıyânet etme.»
II.Kısım: Ilîle meşrûdur, onun götürdüğü nctiee de meşrû' bir iştir. Hile burada ondan zahiren maksud olan gayeye bir vesile olarak kullanılır. Şâir’in vazettiği bütün sebepler, şer’î ieapla-Tı yerine getirmeğe vasıta olan şeylerin cümlesi bu neve girer. Bu çerçeve dahilindeki hileler şer'î esbabı helâl kazanca vasıta yap-nîakla ve onları bu güzel maksatta son gayesine kadar kullanmakla olur. Bu gayet güzel bir tedbir olup yapan medhe lâyık sayılır, zernme değil. Böyle bir şeyle fetvâ veren kimse hâlis helâl olan bir şeye fetvâ vermiş olur. Bunlar öyle güzel şeylerdir ki, fukahâ-nm tarifine göre, bence bunlar hileden bile sayılmamalıdır.
III.Kısım: Bir hakkı isbat etmek veya ?ulmü gidermek üzere bu iş için konujmamış olan mubah bir yoldan çare aramaktır. Bu»"ada vasıta mubahtır, fakat bu iş için değil, başka bir iş için mci’zudıır. Burada doğru maksat için ondan istifade olunmak isteniyor. Bu iş için konulmuş, fakat farkına yaBilmayacak bir vasıta da olabilir. Bu kısım hile ile bundan önceki ikinci kısım arasında fark vardır. Onda vasıta yapılan şey zâhiren maksada götü-ren bjr şeydir, o yola giren mahut bir yol tutmuş sayılır. Bu kısımda i.sc vasıta başka bir şeye götürmek üzere ırevzudur, veya gayet kapalıdır. O yolu tutarak mevzu olmıvan bir şeye varılır. Bunun misâli şudur: Dir kimse iki sene müddetle bir ev kiralıvor Bu
100 BÜYÜK ESER
dığını veya ondan önce bankası tarafından kiralanmış bulunduğunu ileri sürerek gayri meşru* yollarla îcâra feshetmek istemesinden korkuyor Bunun için ihtiyatla hareket ederek müstecir, îcâr ettiği şey için teminat verir. Icârda bir müstahlık çıkar veya fâsid olduğu anlaşılırsa parasını ister.» (1)
55— HANEFİYYE MEZHEBİ İMAMLARINDAN MÜTEKADDİMiN HİLELERİ HANGİ NEV’İDENDİR?
Ebû Hanîfe'ye nisbet olunan hile nevi’lerini, ondan bu fıkıh tarzını alan ashabının bulduklan çareleri doğru tanımamız için bunu bilmeliyiz. Acaba bunlar: Helâl ve haram seçmiyerek şân'ın maksadını yıkan, teşri, etmiş olduğu ahkâmla, yaptığı tekâlifte gütmüş olduğu yüksek gayeleri bozan nevi'den mi? Yoksa şer'in gözettiği maksatlan kolaylaştırmak, yoluna fıkhı kayıtlar durmaksızın şer'î haklara kolayca ulaşmak yollarını göstermek kabilinden midir? Zira bâzı ahvalde bu gayelere ulaşmak güç olur. Hileler bu halde o kayıtlan, bağlan kaldırmak kabilinden sayılır ,bazan bir mezhebin bazı fıkhî şartlarının harfiyen inceden inceye tatbiki, haksızlığı veya bazı haklann zâyî, olmasını mûcib olabilir. Halbuki Islâ-mın ridâyetine uygun olarak hukukun gerçekleşmesi lâzımdır...
Ahmet Hassâf'ın (Kitab ul-Hıyal ve’l-Mehâric)’i ile İmam Mu-hammed'e nisbet olunan Kitâb'ül-Hıyel'i dikkatle inceleyince şu neticeye vanhyor ki, Hanefiyye mezheb imamlarının hileleri birinci nevi'den değil, ikinci nevirdendir. Yâni yukarıda beyan ettiğimiz İbn-i Kayyim’in kaydettiği hile kısımlarından üçüncü kısımdandır. Bunlar bir hakkı yerine getirmek veya bir zulmü defetmek için mübah olan yolda bulunmuş çarelerdir. Bu yol o maksat için gösterilmiş değildir, fakat o maksada ulaştıncıdıı.
56— FUKAHA, ÎBADET MES ELELERİNDE ASLÂ HİLE YOLU GÖSTERMEMİŞLERDİR
Naklolunan bu hileleri taksime başlamazdan önce bir mülâhazayı kaydetmek istiyoruz ki, o yukarıda belirttiğimiz cihetin doğruluğunu göstermektedir. O mülâhaza şudur: Bu iki kitaptaki hileler arasında ibâdetler babında tek bir hile bulamadık. Yalnız zekât hakkında bir hile var ki, onu da zikredeceğiz. İbâdetleri, bu imamlardan naklolunan hileler çerçevesi dışında bırakmak göste-riyor ki, onlar bu hileleriyle şer'in maksatlarına karşı gelmek ve
tekâlifin zevâhirine u>mak gibi bir gaye gütmediler. Çünkü ibâdetlerin esası niyettir. İbâdetler niyetlere bağlıdır. Niyeti Allâh bilir. İbâdet Allâh ile kulu arasındadır. Onun hesabını Allâh tutar. Allah her şeyi bilicidir; onları olduğu gibi haber verir. Ne yerde, ne gökte O'nun ilminden zerre mikdan birşey kaçmaz. O’nun ilmi her şeyi sarmıştır. İbâdette hak olan kul ile Tanrısı arasmdadır. Kulun niyetine göre ibâdetin mükâfatını verecek olan Allah’tır. Bu işe hile karışmaz. Hicreti, Allah ve Resûlü için olanın hicreti, Allah ve Resûlönedir. Hicreti evleneceği bir kadın veya elde edeceği bir dünyalık için ise eline geçecek odur. İşte böylece ibâdetlerde niyetin dışına çıkılmaz. İbâdet niyete göredir. Bunlar hileye gir-
mez.
Zekâta dair naklolunan tek bir hileye gelince; o da umurun en doğru olanını, yüksek maksadını araştırma nev'indedir, alelâ-de bir hile değildir. O da şudur: Bir kimsenin bir adama borcu olsa, alacaklı zekât vermeğe bu borçludan daha lâyıkını bulama-sa, ondaki alacağına mahsuben zekâtını ona vermek istese nasıl yapılır? Burada bâzı fıkıh şartları, onun şeriat maksadına uygun olan gayesine bir sed gibi karşı çıkıyor. Maksadı muhtaca zekât vermek, fakat fıkıh şartına göre zekâta müstahak olan fakire zekâtı teslim ederken, niyet etmek lâzımdır. Burada böyle bir niyet yok, çünkü teslim yok. Hassâf bunun hilesini, çaresini anlatıyor:
cBir adamm bir fakirde alacak parası olsa, bu alacağına bedel o fakire zekâtını verip o parayı zekâtına mahsup etmek istese, buna ne dersin? Bu zekâta sayılmaz, dedi. Bunun yolu nasıldır? dedim. Şöyle cevap verdi: Bunım yolu şöyledir: Borçlu olan kim, şeye, sana olan borcu mikdan bir para verirsin, bunu zekâttan hesap edersin, borçlu bunu aldıktan sonra borcuna mahsuben sana verirse bunda bir beis yoktur. Borçluya verdiği parayı zekâttan saymakla zekâtmı ödemiş olursun. Borçlu olan kimsenin eğer ortağı varsa, yâni iki kişiye borçlu ise zekât olarak verdiği paranın yansını diğer alacaklılann almasından endişe ederse o zaman şöyle yapılır: Borçlu olan kimse alacaklıya borcu kadar bir para hibe eder, alacaklı parayı kabzettikten sonra borçluya iade eder ve bunu zekâtından sayar, zekâtını vermiş olur. Sonra onu borcun-3an ibrâ eder, o da borcundan kurtulur, ortağı buna kanş-•naz.
<n Ahmet H^srâf. El-Hıyel ve’l-Mehârlc, s. 103, Y. Şaht tab'ı Alınıra. Bu aon surete göre fakir olan borçlunun İki kimseye borcu farto. At
Bu mülâhazayı burada kaydetmekten maksadımız, Ilancfiyye mezhebinin ilk imamlan hile yaparken bununla bir teklifi ortadan kaldırmak. Allah'ın emrinden kaçınmak istemediklerini göstermek istivoruz. Onlar şeriatın ahkâmını zahiren tatbik eder görünüp de içlerinden o ahkâmın nıcşrııLyetini ve hikmetini bozacak, yüksek gaycIcTİni saracak gizli bir maksat ve niyet gözetmiş değildirler, Hileleri dînin ruhuna a>kın değildir.
İmam Muhammed'in ve Massaf'ın kitaplarında naklolunan hileleri dikkâtle gözden geçirip inceleyecek olursak bu hileleri dört nevi' altında toplamak kabildir: »
/ — Yemine, nezire ait olanlar; ekserisi talâk yeminleri hakkındadır.
2 — Akiülcrc dair sorulan suallere müftünün yol gösterir cc-vjjiları. Bun/aidan maksat, ileride hcriıangi bir bakin zâ>i olmasın diye ihtiyat kabilinden işi teminat altına almaktır. V^eya akid sebebiyle her hangi bir zarara uğramaktan kaçınmaktır.
3— Akidlcrin meşru, olan, günah sayılmıyan maksatları ile ak idlerin sıhhati için fukahânın ileri sürdükleri şartlar ve kayıtlar arasını te'lif edip onları birleştirmek.
^ — Fıkıhta muharrer prensipleri korumak için kurulan bâzı kaidelerin araya girip engellediği sabit hakları elde etmek için yol göstermek ve ahkâm-ı şer'iyye ile insanların oynamasını menetmek için çareleri bildirmek, tşte fukalıâ lüleleri bu gibi maksatlarla ortaya çıkarmışlardır.
clacağı nisbctfnde hisse alır. Zekât veren İse kendi alacağına mahsuben vermek ritıycr. Bunun için hibe yoluna gidilir, alacaklı da borcundan ona ibrâ eder. Hassâf, zekâta şu hileyi de zikreder:
1— Maili olmıyan bir fakirin kefeni İçin zekâtından vermek İstese, zekâtı teslim şartı bulurjmadığından bu olmaz. Bunun hilesi şudur: Zekâtı ölürün ehline verir, onlar da bunu kefen almak için sarfederlcr.
2— Mejcid irşasına zekâtından vermek isteme tes.lm bulunjnadıgın-cien zekât sa!:Jt olmaz Fakat zekâtı olan parayı oranın fu alıâsına verir, 01 lar da mescidin ir.ş s*na .sarfederlcr. Ila^n, ihtiyatlı hareket ederek diyor ki: Fukaraya verse onlar da camiin İnşasına verseler bunda beis yok«> tur Parayı verirken: Bu cami İçindir demez, bu alze zskâttır, dar, fgm biter.
58— yeminlerden KURTULMAK İÇİN BULUNAN ÇARELER VE AîlSALLERt
Birinci kısım ycminicie dair hileler olup bunlar pek çoktur. Bunların içinde Ebû Hanîle'den rivâyeti sâbit olanlar da vardır. Bu hilelerden maksat, kız^mlık hâliyle yapılan yeminlejden kurtulmak için şer'I bir çare bulmaktır. Çünkü yeminde ısrar etmekle güçlük çıkar. Yeminden kurtulmak için böyle bir çare aramaktan başka yol yoktur. Zira yeminler çok defa kızgınhk hâlinde kendini tutamıyarak öfkeyle yapılır. Şöyle yapacağım, böyle yap-nıazsam şöyle olsun gibi galiz yeminler verir, öfkesi geçip, aklı başına gelince yaptığına pişman olur, fakat iş işten geçmiştir. Ken-d« başını dara soktuğuna nedamet getirir.
Bâzan talâka yemin eder, yeminden dönerse talâk vukûbula-cak, talâka yemin dört mezheb fukahâsı arasında da mûteberdir. Yeminde devam ederse karısından ayniraak var, yemini nazan iti-bare almazsa haram işlemiş olacak. İşte burada fukahânın hile adını verdikleri çare imdada yetişiyor. Bu yeminden kurtulmak için çare bulan, yol gösteren fakıh, şeriatın her hangi bir hükmünü yıkmıyor, gayesine karşı gelmiyor. Bir adamı sıkıntıdan kurtan-yor, dili kaymış olan bir mü'minin hatasını düzeltiyor, darda kalana genişlik gösteriyor, ortadan bir güçlüğü kaldırıyor. Bu kabil hileler meşru birer çare ve müstahsen birer iştirler.
Bu hususta iki misal verelim:
1 — İmam Muhammed e nisbet olunan Kitâb ul-Hıyel'de şöyle deniyor: Bir adam, filân kimseden elbise satm almam, diye yemin else, sonra yemininden d(3nmeksizin o adamdan elbise satın almak istese şöyle yapar: Bir adamı tevkil eder, vekili gidip elbiseyi alır. Bu halde yeminini bozmamış sayılır. Çünkü, alım satımda akid vekile izafe olunur. Akid hukuku ise, müvekkile aittir, örfe göre alım satımda akdi yapan kimse o işi yapmış sayılır. Yeminler de örfe göre tefsir olunur. Filâncadan almam, diye yemin etmek: bizzat
onunla akid yapmam demektir. Başkasının ondan almasına şumû-iü yoktur, başkası için yemin veremez; vekilin almasına yeminin şumulü yoktur.
İmam Muhammed, bu mes'elede böyle bir hal çaresi bulurken bu hilesinin yeminle oynamak ve yemin kelitnelerinin tefsirinde abes yere uğraşmak kabilinden olmamasına son derece dikkat ederdi. Onun için diyor ki: Yemin eden kimse Halife, Vali gibi âdet ve örfe göre bizzat alım satımda bulunmıyan bir kimse olursa, ve-
kile aldırdığı takdirde hâııis olur, yeminini bozmuş sayılır. Çünkü kendisi alış verişte bulunmadığından, daha yemin ederken bu yemin vekilinin almasına şâmil olmuştur.
Harun Reşid, İmam Muhammed'e bu meseleyi sorduğunda: — «Sen böyle yaparsan yemininde hânis olmuş olursun, dedi, ^âni bizzat akdi yapanlardan değilsin. Nasıl olsa vekilin alacak. Yemin doğrudan doğruya vekile gider. Vekilin almasiyle dönmüş olursun.» (1)
Bu misâlden görüyoruz ki, hîle bir işi zâhir emre göre şâriin hükmü üzere kılmakla kalmıyor, onu maksuda uygun bir hâle çe-
virip kolaylık gösteriyor.
2 — ikinci nevi' misâl: talâk yeminine ait bir çare bulmağa aittir. Bu da Ebû Hanîfe'den naklolunmaktadır: «Kendisine şu mes'ele soruldu: Bir adam kansına: Benden hulû’ istesen de ben de seni hulû' etmezsem benden üç talâkla boş ol, demiş. Karısı da gece olmazdan önce senden hulû' istersem kölelerim âzad, malım sadaka olsun, diye yemin etmiş. Bunun çaresi nedir?
Sual bu. Görülüyor ki, kan-koca söz yarışma çıkmışlar gibi. Biri üç talâka yemin veriyor, diğeri kölelerim âzad, mallarım sadaka olsun diye yemin ediyor. Kendi ağızlariyle kendilerini böyle çep-çevre bağlıyorlar. Ya talâk vukû bulacak, yahut da köleler âzad, mallan sadaka olacak. Başka yol yok. Her ikisi de onlar için güç geliyor, söylediklerine pişman oluyorlar. Ne yapmalıdır. îşte Ebû Hanîfe bu güç duruma gayet basit ve kolay bir çare buluyor. Hiç bir taraf günaha girmeksizin ve şeriatın gayesine karşı gidilmeksizin onlan bu dil kayması nev’inden olan sözlerinden şöyle kur-tanyor: Kadına:
Kocandan hulû yapmasmı iste, diyor. Ve kadın da kocasına hitaben:
—Senden hulû istiyorum, diyor Kadının kocasına dönerek:
—Ona şimdi şöyle cevap ver: «Seni, bana bin dirhem vermen üzere hulû' ettim, diyor.» Ve adam da böylece söylüyor.
Ebû Hanîfe bu defa kadına:
—Ona şöyle cevap ver: «Böyle hulû u ben kabul etmem, de» Kadın da: kabul etmem diyor. Bunun üzerine Ebû Hanîfe kadına:
(1) ŞamaİU-Klmfna SaraluA, ifabMii, c. la. s. 2)2
her ikiniz de yemininizi yerine
— Kalk kocanla birlikte git, gelirmiş oldunuz, diyor. (1)
Görülüyor ki, buradaki hile, yeminde kullandıkları kelimeleri, onların maksatlarına münâfî olmaksızın söyletip tenbihte bulunmağı aşmıyor. Kadın hul'û bedelini kabul etmemekle iş hallolup gidiyor. Böylece onları güç durumdan kurtarıyor. Gazap hâlinde kendilerini tutamıyarak öfkeyle söylenen sözlerin bir aile ocağını yıkmasına mâni oluyor. Daraltıcı görüşlere meydan vermiyor.
59— AKÎDLERDE İHTİYAT KABİLİNDEN OLAN hileler ve MİSÂLLERİ
Ulemanın hile ünvânı altmda topladıklarmdan ikinci nevi' hileler akde dair olup bunlar arasında akde terettüb eden umurda ihtiyatlı hareket için âkidin akdi yaparken zikretmesi gereken, fu-kahânm beyan ettiği şartlar da vardır. Diğer taraf bunları belki akidle oynamak ve zarar getirmek için kullanabileceğinden ihtiyat lâzımdır.
Bu kısım için de iki misâl verelim. Onlardan görülecektir ki, Hanefiyye mezhebi imamları buldukları bu hilelerle günahtan kaçınarak şeriatın rûhuna uygun hareket etmektedirler.
1 — Birinci misâl îcâra ait olsun. Hanefiyye fıkhına göre îcar özürlerle fesholunur. Bu özürlerin mânâsını gayet genişlettiler. Hattâ bu kaide diğer tarahn hakkiyle oynamak ve onu zarara sokmak istiyenlerin elinde bir koz gibi kullanılmak istendi. Onun için tcâr akdi yapanlardan bâzılan, mûcir özürle fesih talebinde bulunmasın diye, kendileri için ihtiyat tedbirleri düşünmüşlerdir. Zaruret olmadıkça icân feshetmezler.
îcar yapılan hilelerden birini Kitâb’ül-Hıyel kaydeder: îcânn ilk müddetinde ücret az yapılır, son müddetlerinde ücret arttınlır. Meselâ îcâr akdi üç sene müddetle ise birinci sene için 20, diğer iki sene için ikiyüz olarak gösterilir. Bu takdirde mûcir, her hangi bir mâzeret ileri sürerek îcânn feshini istemez. Meğer ki zaruri bir hal olursa, o zaman başkadır. Çünkü son senelerde îcâr bedelinin çok olması, onu müddetin sonuna kadar akdi tutmağa teşvik eder. Çünkü akdin devamında menfaati vardır. Ancak bu menfaati cidan çıkarmağı göze aldıracak bir zaruret ve mûcib sebep varsa o zaman akdi bozmağa kalkışır.
Mcbsut burada şunu da zikreder: Bu halde iş. Kadı İbn-i Ebî Lcvld nın reyini kabul eden bâ/ı kadılara arz ve murafaa olunur. Ona göre icar bedeli akid yapılırken her ne kadar muayyen müddetlere tcv7Î' edilmiş olsa da buna bakılmaz, ücret bütün müddetlere müsavi surette tevzi' edilir. Bu halde bu hilenin faydası kal mıyor. En ihtiyatlı hareket tarzı burada şudur: Icâr iki pazarlıkla yapılır. Birinci müddete az ücret konur, ikinci müddete daha yük sek ücret konur (1). Eğer birinci müddete îcân feshederse mûcir kendisi zarar görür. Müstecir zarara uğramaz. İkinci müddette feshederse yine böyledir.
2 — İkinci misâl şudur: Bir kimse diğer birine diyor ki, sen bir ev satın al, sen satın aldıktan sonra ben senden onu muayyen bir kârla satın alacağımı va'd ediyorum. Ve dolgunca bir kâr gösteriyor. Meselâ evi sen bine al, ben senden bin beşyüze alacağım.
Kendisine ev alması emir olunan kimsenin ev almak arzusu yok. Evi alırsa, kendisine almağı emreden adamın cayıp evi alamamasından korkuyor. Hiç lâzım değilken evin kendisinde kalması endişesi var. Bu halde ne yapmalı, kendisi için ihtiyatlı bir hile olarak şunr. sövliivorlar: Evi sahihinden satın alırken mııa\^en bir müd-met muhayyer olmak şartiyle alır (2). O müddet zarfında evi satmağa hakkı vardır. Eğer evi isteyen adam o müddette satın alırsa iş tamamdır. Hem evden kurtulur, hem de kâr etmiş olur. Eğer almağı emir eden adam muhayyerlik müddetinde satın almazsa beyi' fesholunur, o da kurtulduğuna şükretsin..
İşte hilelerin ikinci nev'ileri bu kabil şeylerdir. Bunlarda şâ-riin gayelerinden birini boşa çıkarmak, bir hükmü iptal etmek, herhangi bir prensibi yıkmak aslâ yoktur. Bilâkis bunlarda şahsın hukukiyle ileride oynanmasın diye tedbir almak, hakları korumak gayesi gözetilmiştir. Bunlar hakkı korumak için yol göstermektir. Fıkhın akidler hakkında ahkâmını en mükemmel bir su-rette tatbik etmektir. Halkın bu yollardan nasıl faydalanacakla nnı beyandan ibarettir.
Icştirmck gayesiyle yapılanlardır. Zira fııkahânm akidde şart edilmesine icaz verdikleri bâzı şartlar öyle tahdit edici bir daire içindedirler ki, akidlcrdcn birinin arzu ettiği bir hakkı içine almazlar. O haklan korumak için aralarında bir takım şartlar kararlaştırsa-1ar bu defa da akid ya fâsid veya mülga olur. İşte bunun içindir ki, evvelki imamlar âkidde herhangi bir şart koşmak isteyenler için çareler gösterip hile yolları bulmuşlardır. Bu şartları icabına ihtiyaten riayet olunmak lâzım gelir. Buna iki misâl verelim:
4— Bir adam parasını diğer bir şahsa verip şirket yolivle işletmek istiyor (I). Fakat işi yapacak olan ortağının paravı yemesinden, bir oyun yapmasından korkuvor. Parayı teslim ederse emin savılır, emin ise zâmin olmaz. Akidde tazmini şart koşsa bu şart sahih olmaz, akdi bozar. Şimdi bu adam iki şey arasındadır: Ya şirket kurmaz, bundan vazgeçer. Bunda ise hem kendisine, hem de diğer ortağı olacak adama zarar vardır. Çünkü ikisi de bu paravla Vurulacak işin sai^lavaca^^l menfantlardnn rn«'ihnırn knlacaklardır. Eöcr parayı teminatsız verirse malı zâvi' olmak tehlikesine mâruzdur. Bu durumda ne yapmalı? Bu halde hile yolu şöyledir diyorlar: Sermave sahibi parayı ortağına karz = ödünç olarak verir, valnız bir dirhemini istisnâ edip onu şirkete sermave dive verir. Sonra ödüne verdiği parayla onu şirkete ortak yapar. Şirketi işletip Ccnâb-ı Hakk'ın ihsan edeceği kân aralarında muavv'en nisbette pavlaşacaklardır. îşte böyle yaparlarsa sahih olur. Çünkü ödünç para alan kimse paravı kabzctmekle para sahibine zâmin olmak icabeder. Hem böylelikle işi görecek adam parayı daha dikkatle işletir, çünkü zarardan kendisi de zarar görecektir. Sermaye mik-darı farklı da olsa şirket sahihtir. Kâr ise kararlaştırdıktan şartlara göre paylaşılır. Nasıl ki Hz. Ali de şöyle buyurmuştur:
Kâr ikisinin şartlarına göredir. Noksanlık sermayeye aittir, ister ikisi çalışsın, ister biri çalışsın, hep müsavidir. Kâr paylaşılır (2). Şirkette sermayeyi korumak için bulunan çare budur. Fu-kahâya göre bu câiz birşey değildir. Çünkü şart koşmak sahih değildir.
Fakat bâzan bu ihti^'ac bâ^d olur. Bu b’V, hacet ve zaruret Sünnetin nassından alınmış bir hüküm de değildir. Bu maslahata göre içtihadı bir emirdir. Akidler arasında tazminatı şart koşmak
(1)Bu. fıkıhta murlârebe dener, bir nevi .«irkettir. Parayı biri verir, ditterl la pörtir. Kâr aralarında malûm bir nl.^bette paylaşılır. Bu aennaye azalırsa, sermaye sahibinin h^'sabınadır. Dikeri ona karışma
da maslahau uygun olunca bu hîlc neden câiz olması/ı. Biz arzu ederdik ki. fukâha tazminat şartına cevaz versinler. Fakat onlar kaideleri ıttırad üzere yürüsün diye bu şarta cevaz vermiyorlar. Böylelikle de bu hileye başvurmak zorunda kalıyorlar.
2 — ikinci misâl de sulha aittir. BedcI-i sulhu muayyen bir şahsın zâmin olması sulhta şart koşulsa, bu şart sulhu bozar. Çünkü sulh mübâdeledir. Mübadele âkidlerini, âkidlerden birinin men-faatına olan şartlar bozar. Çünkü bunda aldatma vardır. Onun için ihtiyaç zamanında buna da bir hile bulmak zorunda kalmışlardır. Şöyle ki:
«Kefil orada hazır bulunur ve zâmin olur. Zira bu şartla sulh akdi sahih olmaz. Kefilin zâmin olup olmıyacağı bilinmez. Kefil bulunup da zâmin olunca aldanma ihtimâli ortadan kalkar. Kefil hazır olmazsa o zaman şöyle yapılır: Eğer filân zâmin olursa sulh oluyorum der ve sulh tamam olur. Yoksa aralarında sulh yapılmaz. İşte musâleha akdini böyle yaparlarsa sulh tamam olur. Zâmin olunca ortada aldanma kalmaz.» (1)
Görülüyor ki bu iki hile, bâzı ahvalde, maslahat ve ihtiyaçla uyuşup birleşemiycn bâzı akid kayıtlanndan kurtulmak için başvurulmuş çarelerdir. İhtiyat ihtiyacı bu hilelere sevk ediyor. Hem akid ittifakla yapılmış oluyor, hem de iki tarafın maslahatları gözetiliyor ve meşrû' gayelerden de aslâ inhiraf edilmiyor.
61— BAZI KAİDELERİN ENGELLEDİĞİ HAKLARIN İSBATI İÇİN BULUNAN ÇARELER
Dördüncü kısım hilelere gelince bunlar, bâzı kavaid-i fıkhıy-yenin, sübûtunu engellediği bir hakkı ilzam için yapılan hilelerdir. Dînî ve ahlâkî hükümler, maksad ve gayeye tâbi* olduğundan bu halde buradaki hile ve dînî ve ahlâkî fazilet emirlerine muvafıktır. Çünkü bunlar hakkı ehline ulaştırmak ve hakkı zâyi' olmaktan korumak içindir. Bunlara dair üç misâl veriyoruz:
1 — Sâbit bir kaidedir ki, ölüm hastası olan bir kimsenin vereseden birisine borç ıkran ancak veresenin izniyle nâfiz olur. Çünkü bunda mal kaçırmak ihtimâli var. Hakikaten eşine veya mirasçılardan herhangi birine borcu varsa, bunu ancak ikrar yoliy-le isbat edebilecek, başka yol yok. Mirasçılar bu ikrara belki izin vermezler, hattâ ekseriya lenfiz etmezler. Böylccc mirasçının hakkı zâyi* olur, borçlu olarak ölenin de zimmetinde bu hak kalır. Allah
indinde bundan meşguldür. Fukahânın bu hkıh kaidesi borçlunun zimmetinin berâeti ve hakkı sahibine ed etmesi arasına giriyor; hâli oluyor. Ya fukahâ kaidelerini bozacaklar, halbuki bu kaide mirasçılar için ihtiyatça kurulmuştur, tâ ki biri diğerinden Allah’ın taksim ettiğinden fazla miras almasın. Çünkü ölüm hastalarının böyle miras kaçırdıklan oluyor. Bu kaideyi bozmak, miras nizamını himâye için konmuş olan bu ihtiyatı altüst etmek olur, öyle ise burada yapacak şey şudur:
Zâyi' olmasından korkulan hakkı sahibine ulaştırmak, hastanın zimmetini Allah huzurunda kurtarmak ve mirâs nizamım korumak için bir hile bulmak, bir çare aramak.
İşte bu hileyi Hassâf, Kitâb ul-Hıyel ve’l-Mehâric de şöyle anlatıyor: «Hasta olan adamm karısına yüz dinar veya daha çok borcu olsa, hakkını almak için çare şudur: Kadın güvendiği bir adanru frrtirir, hasta ona borç ikrar eder ve der ki: Karım şu âdamda alacağı olan yüz dinarı kabzetmek için, beni vekil etti, o yüz dinarı şu adamdan aldım. Böylece kendi üzerine borç olan yüz dinan ikrar etmiş olur. Bu ikrarla kadm yüz dinar kocasının malından doğrudan alamaz. Fakat kadın, hastanın bu ikrarına dayanarak o adamdan parayı ister, o adam da kadının parasını kendisinden aldığını ikrar eden hastadan ister. Çünkü o, ölen hasta benden bu kadının olan yüz dinan aldı ve bunu ikrar etti diyebilir. Bu borcunu da ödemeden öldü. Şimdi kadın benden bu parayı istiyor, halbuki ^rn kadmın olan o parayı ölen adama verdim, nasıl ki kendisi bunu böylece ikrar etti. Şimdi o borcu malından istiyorum, diye müracaat eder ve bu isteği yerine getirilir. Bu adam kendisinden yemin istenilmesinden korkarsa o zaman kadm bu adama bu yüz dinara bir elbise satar, adam borçlanmış olur, yemin ederken doğru yemin etmiş olur.» (1)
Görülüyor ki fukahânm hile namım verdikleri bu yol, hakkı elde etmek, her iki tarafm hakkını yerine getirmek için bulunmuş güzel bir çaredir. Mirasçılann hakkını korumak ve hastanm terekesini mirascılan arasmda adaletsiz bir surette taksim etmesine mâni olmak için konmuş bir ihtiyât kaidesi, burada uygun gelmiyor ve hakkın -hak sahibine ulaşmasına hâil oluyorken onu da hile yoliyle hallediyorlar.
2 — İkinci misâl şudur: Bir kadım kocası boşamış, kadının kocasmdan alacağı vardır, fakat şahit de yok. Adam borcumı inkâr
ediyor ve yemin de ediyor. Kadın adamdan hakkını alabilmek için ne yapmalı? Burada şovle bir hile yolu var: Kadın kocasından id-det nafakası alıyor ya işte bir fırsattır, iddetim bitmedi diye iddet müddetini uzatır, alacağına muâdil olacak kadar fazla nafaka alır, böylelikle hakkını almış olur. Hancfiyye mezhebi imamlan bu hî-levi kabul ederler. Diyorlar ki: Kadın böyle yaparsa olur. Çünkü kadın kocasından olan hakkı cinsinden birşey eline peçirdi mi kocasının haberi olmadan da onu alabilir. Burada da öyle. Bu yolla hakkını alma çaresini bulmuş olur. Kocası ona her ne kadar iddet nafakası dive veriyorsa da o bunlan alacağına mahsuben alıyor. Her ne voldan olursa olsun kocasından borcuna mahsuben para almak kadının hakkıdır. Buna mâni yoktur. Kadı, iddetinin bitmediğine kadından yemin isterse, o da başka bir şey kastederek yemin etse olur. Çünkü o mazlum olduğundan niyetine bakılır. Başkasının iddetini kastederek iddet bitmedi diye yemin edebilir (I).
Bundan da görülüyor ki bu hileler hakkı elde etmek ve isbat İçmek içindir, yoksa başkasının hakkını zayi' ettirmek için değildir.
3— Bu zikredeceğimiz misâli, menakıb kitapları ve başkaları îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfc'den nakletmektedirler. Bu en münasip ve en rnm'nfık olanı sf'rmrV vc aile ahvâtine cfrndı arasın-
daki alâkalan en güzel şekilde tanzim etmek kabilinden bir çare bulmaktır. Hassâf anlatıyor: Ebû Hanife'ye şöyle bir hâdisevi sormuşlar: İki kardeş evlenmişler ve iki kız kardeşi almışlar. Düğün gecesi yanlışlıkla kadınlar nikâhlı olmadıklan erkekle zifafa girmişler. Sabah olunca işin farkına varmışlar. Herkes mahcup olmuş. Ebû Hanîfe buna şöyle bir hal çaresi bulmuş: İkisi de nikâhlı oldukları kadınlan boşarlar ve sonra zifafa girdikleri kadını nikâhlarlar (2).
62 — BU HİLELER BİR HAKKI İPTAL İÇİN DECİL İSBATDA KOLAYLIK İÇİNDİR
İmam Muhammed'in ve Hassâfın Kitâb’ül-Hıyerindeki hileleri (araştırma neticesi bulduğumuz hile ve nevileri bunlardır. Bu mi-kllcr okuyucuya gayet açık bir surette gösteriyor ki, fukahâ bu hî-
<11 Berahsi. Mebzul, c. SO. s. r*S. Son hısım cdeteriyor ki bir kimse ;lr*n r^yrl bireey ederek hAkimm ÖDiuMİe yemin ederse, mazlum
ffiinah deflldlr Mazlum detiU- ^nah olur. Çünkü başkaamm hakkını Sybettinr. Mazfura t«e kandisınden zalmu detetm^ke çalışır.
İçlerle fıkıh kaidelerinden herhangi bir kaideyi yıkmağa asla kas* detmiyorlar. Belki bunun aksine fıkıh kaidelerini en güze! yolda tatbiki gösteriyorlar, dar kayıtlar içinde kalanlara kolaylık buluyorlar, bâzı kaidelerin araya girip kapadığı yolları açarak hakka götürüyorlar.
Ebû Hanîfe'nin açmış olduğu bu hile = çare bulma çığırında yürüyen Hanefiyye fukahâsı, bunu hiç bir zaman şâriin maksatla-|rına karşı gelmek için vasıta yapmamışlardır, böyle bir maksatları yoktur. Onlar bu yollarla o maksatların gerçekleşmesine çalışmışlardır. Yukarıda verdiğimiz misâllerden görülüyor ki, Ebû Hanîfe ve ona tâbi* olanlar, bu hileleriyle şâriin maksatlarının kolayca tahakkukunu nasıl araştırıyorlar ,onlara asla karşı durmuyorlar. Şeriat ahkâmını tslâmın gayesine uygun olarak kolaylaştırıyorlar. Çünkü din kolaylıktır, onda güçlük yoktur.
63 — ŞUFA HAKKINI ÎSKAT ÎÇÎN HlLEDE ÎHTÎLAF
Şuf'a hakkından mahrum etmek hususunda hile câiz olup olmadığı hususunda îmam Ebû Yusuf’la tmam Muhammed arasında ihtilâf olduğunu görüyoruz. Ebû Hanîfe’nin bu hususta görüşünü zikretmiyorlar. Biz o iki imamın görüşlerini arzedeceğiz. Onlardan da görüyoruz ki, Ebû Hanîfe’nin açtığı bu çığırda gidenler buldukları hilenin şâriin maksatından birine karşı gelmemesi için nasıl gayret sarfediyorlar, ne kadar ince arıyorlar. Yoksa Şuf’a hakkında hilenin cevazı etrafında bu ihtilâf kopmazdı.
İmam Ebû Yusuf diyor ki, şufa hakkını düşürmek veva arzusunu kırmak için, hak'ki fiyatı gizleyip de meydanda yüksek bir fiyat göstermek suretiyle hile yapmakta bir beis yoktur. Yalnız bunun suf’adan önce olması lâzımdır.. îmam Muhammed’e göre ise. )u, şiddetle mekruhtur.
tmam Muhammed’in nokta-i nazarı açıktır. Çünkü: Şufa hakimi bu yolda düşürmeğe çalışan kimse, Cenab-ı Hakk’ın meşrû :ıldıgı bir hakkı hükümsüz bırakmağa çalışıyor, demektir. Bu ise aiz değildir. Şuf'a hakkını düşürmeğe çalışan kimse başkasının akkını zayi ettirmeğe çalışıyor, demektir. Halbuki o hakkı ona \Ti tanımıştır. Başkasının hakkına tecavüz etmek câiz olamaz, âri' şuf’a hakkını tanırken, şefi' olacak kimseden zararı defetme-1 hedef tutmuştur. Şimdi onu iskata çalışan kimse, şâriin defet-lek istediği zarara yol açıyor demektir. Bu ise aslâ câiz değildir.
Şuf'a hakkını istemeden önce şuf'ayı düşürmek için hile yapakta bir beis görmiyen Ebû Yusuf'un nokta! naaan İse şudur:
Şufa hakkını düşürmek için hile yolu arayan kimse bunu kendin den bir zaran defetmek için yapıyor. Kişinin kendinden zarar defetmeğe çalışmasında hiç bir beis yoktur. Defettiği zarar ise n zası olmaksızın evin ondan alınmasıdır. Mülküne bir zarar geliyor Onun men'inc çalışmak meşrCı’ bir şeydir, Şuf'a hakkını istemeder önce şefîa gelecek zarar her vecihten ihtimalli bir zarardır. Cünkvı şefr bu müşteriden ya zarar görür veya görmiyebilir. Zarar gelece ği farzolunsa bile bu zarar ya vuku' bulur veya voıku 'bulmıyabilir öyle olunca müşteriye vâki mutahakkık bir zararı defetmekte bi beis yoktur, çünkü bunun karşısında sâkıt olan hak, ihtimalli bi zarara dayanmaktadır. Bu ise katidir.
64 _ ZEKAT HÎLEStNDE EBÜ YUSUF’LA MUHAMMED ARASINDAKİ İHTİLAF VE BUNDAKİ ŞÜPHE
Mebsut sahibi Serahsî'nîn naklettiğine pörc zekâtın farz olma^ sının men için hile Ebû Yusuf’la Muhaııımed arasında böylece ih tilâfhdır. Zekâtın farz olmasını önlemek için hile havelân-ı havil den - sene dolmazdan önce paranın bir kısmını sadaka verip zekâ nisâbından düşürmek suretiyle olur. İmam Ebû Yusuf buna ceval veriyor. İmam Muhammed ise bunu menediyor. Sarahsî, Ebû Yu[ suf tan naklen şöyle diyor: «Ebû Yusuf, Emâlî'de buna şöyle deli getiriyor: Bir adamın 200 dirhemi olsa, sene dolmağa bir gün kah bir dirhemini sadaka verse, bu mekruh olur mu? Bir dirhem şada ka vermesi sene olduğu zaman zekât nisabı bulunmasın da zekâ lâzım gelmesin diyedir. Bunun mekruh olduğunu, günah olduğum söyleyen bir kimse yok.» (1)
Zekâtın farz olmasına mâni olmak için Ebû Hanîfe'den hiç biı hile naklolunmuş değildir. O büyük imamın zühd ve takvftsı, dir hususunda metâreU böyle ibadetle ilgili 'bir mes'elede hile arama sına mânidir. Hat w. Ebû Yusuf'a nisbet olunan bu sözün sıhhatim
(1) Serahsi. Mebsut, e. 30, s. 240.
Mebsut sahibi böyle diyor. Bar.. Emâli’nin I5bû Yusurtan rlvâyetlndı mütereddidim, onu kabul edemem. Cmâll zâhlr-1 rlvâye kurretinde değildir. Birinci derecede gelen kitaplardan da d^ftll ki onun Ebû Yusufa nls-betlnde şüphe edilsin. Ebû Tusufun bir ibâdetin rücubuna mâni olmak İçin hile yapacağını bia <?ok uaak buluyoruz. Burada kİ şeye tenblh etmek lâam^dıf!
1— Zekât hilesi. rOcûbıı men İçindir, TÜcubdan sonra Iskat İçin de-ır.u İmamlardan birisi söylememiştir.
2— Ebû Hanîfe’den zekâtın rücûbu ye tufa hakkım İskit İçin Mr ht> naklolunmuş ieflldlr. Hanife’nin bulduğu hileler böyle TÛplıe uyandı-ncî şeyierder çok uzaktır.
EBÛ HANlFE
467
bizim içimiz bir türlü yatışmıyor, gönlümüz inanmak istemiyor. Zira Ebû Bekir'in (Allah ondan razı olsun) uğrunda harbettiği bir mes'elenin vâcib olmasına mâni olmak için insanlara kolaylık göstermekten biz Ebû Yusuf’u tenzih ederiz, onun dînî duygusu bunun üstündedir. Emâlî'nin bu rivâyetinde bizim çok şüphemiz var. Emâll kitapları rivâyel bakımından birinci derecede gelen kaynaklardan değildir.
Ebû Hanîfe'ye nisbet olunan bâzı hileleri zikretmiş bulunuyoruz. Bunların bâzısını o kabul etmiş, onları almış veya o yolu göstermiş ve bunlarda bir beis görmemiş olabilir, bunlar hep ihtimal dahilindedir. Ebû Yusuf'a nisbet olunan garip hilelerden birini de zikrettik ve onun hakkındaki re'yimizi de açıkladık.
Bunlara bakınca görüyoruz ki, hakikaten Ebû Hanîfe Hazretlerinden rivâyet olunan tek bir hîle yoktur ki, onda şâriin maksat ve gayelerinden birine karşı gelmiş olsun. Dînin hükümlerinden birini yıkmağı kasdeden tek bir hilesi gösterilmez. Onun hileleri hep kolaylık ve genişlik göstermek kabilindendir, dînin kolaylık olduğunu beyan eder. Fakat bâzı Avrupalı bilginler hîle-i şer'iyyeden bahsederken diyorlar ki: îslâm fukahâsını hileye sevkeden âmil şudur: Onlar istinbat eyledikleri fıkıh ahkâmında idealist gibi hareket ediyorlardı. İdeal bir örnek vermek istiyorlardı. Fakat ha-'yattaki işler bu ideal ile birleşmiyordu. İşte bu idealleriyle amelî hayattaki tatbikatı birleştirmek için böyle bir yol buldular ve hîlei şcr'iyye meydana çıktı.
Daha sonra diyorlar ki, hîle tslâmda tekıyyeye müsâsildir. Bu ise zahiren İslâmî inkârdır. Veyahut da Müslüman olmıyan bir Hükümetin işkencesinden korkarak gayri Islâm) bir yol tutmaktır. Bu, zaruret zamanı mübah olan bir şeydir. Hîle de bu kabilden '»ayılabilir.
Demek müsteşrikler nazarmda hîle, şekil itibariyle şeriatın işediklerine uygun, fakat netice itibariyle dînin nüfuzu ve sultası iairesinden çıkmak ve ahkâmından kaçınmak gibi bir şey olur.
£fen kurtulmak için icadettiklcri hileler hakkında bunlar bir derece doğru olabilir. Fakat Ebû Hanifc'den ve onun ashabından, evvelki imamlardan naklolunan hileler hakkında bunlar aslâ doğru olmaz. Çünkü onların hileleri hakka vusûl içindir. Akidleri takyid ettikleri kayıdlarla hükümlerin şer'in gayesine uygun bir halde birleşme-s’ni temin maksadiylc yapılmıştır. Yoksa onlardan uzaklaşmak için değildir. Onlar halka kolaylık göstermek, öfkeyle yemin ederek kendilerini güç bir duruma soktuklan zaman onları kurtarmak için bulunmuş çarelerdir. Başkalarının oynamasından haklarını korumak ve isbat için ihtiyat yollarını bildirerek riayeti gereken şartlan göktermek içindir.
Bu büyük imamların hileleri, şâriin maksadını yıkmaz, yalnız zâhiri şeriata uydurmak için değildir. Şeriatın maksatlannı, dînin ruhunu tahakkuk ettirmek, teklifleri kolaylaştırmak, güçlükleri kaldırmak içindir. Böylece gayet uygun ve iyi bir fıkıh yolu bulundu. Akid kaideleri ve şartları kolayca tatbik edildi. Halkın ahvâlini iyi tanımak, onların maslahatlarını bilmek bu işi daha ko-layJaştırmış oldu.
Bu imamlar, hilelerinde şeriatın gayesini yıkan bir şeyin aslâ bulunmamasına çok çalışıyorlardı. Bunun için canlı misâlini şuf'a hakkını talebden önce düşürmek için hile yapılıp yapılmıyacagı hakkında Ebû Yusuf'la Muhammed arasındaki ihtilâfta görüyoruz. İmam Muhammed bu hileye müsâade etmiyor .Ebû Yusuf -yerinde beyan ettiğimiz veçhile- bu hilede bİr beis görmüyorsa da, bunun şuTaıun talebinden önce olmasını ileri sürüyor. Böylece herkesin hakkına riayet ediyor.
Fasıl: XXVII
HANEFİYYE MEZHEBİNİN TEESSÜSÜ VE GELİŞMESİ
67— HANEFİYYE MEZHEBİ EBÜ HANÎFE’NİN VE ASHABININ AKVÂLİNİ İHTİVA EDER
Asırlardan beri nesillerin benimsediği, ulemanın üzerine düşüp öğrendiği ve usulüne uygun mes'ele çıkarmak için emek verdiği Hanefiyye mezhebi, yalnız İmâm ı A’zam Ebû Hanîfe'nin kavillerinden müteşekkil değildir. İmâm-ı A'zam kavilleriyle ashabının kavilleri bu mezhebi teşkil eder. İstersen buna Kûfe'deki Ebû Hanîfe Mektebinin - ekolünün kavilleri diyebilirsin. Ebû Hanîfe'-nin vefatından sonra talebeleri Ebû Yusuf'la Muhammed'in eliyle bu fıkıh mektebi Bağdad'a geçmiştir.
Bu akvâl niçin böyle mezcolundu? İmam Mâlik'in ve İmam Şâ-fiî nin akvâli başkalarından ayrı bir halde bulunduğu gibi neden Ebû Hanîfe'nin kavilleri de böyle müstakil bir halde bulunarak ahvâlinden bu mezheb teessüs etmedi? Müteaddit sebeplerin bir araya gelmesiyle bu böyle oldu. Hanefiyye mezhebi, Ebû Hanîfe'nin ve ashabının akvâli, hattâ onun çağdaşlan olan Osman Betlî, îbn-i Şubrume, Ibn-i Ebî Leylâ gibi Irak fukahâsının re'y ve kavilleri mezcolunarak meydana geldi.
Hanefiyye mezhebi kitaplarında bu fukahânın re'yleri de zikrolunur. Bu sonuncular o mezhebden değilseler de bâzı kavilleri alınmıştır. Şimdi bu sebepleri görelim:
a — Bu sebeplerden biri şudur: îmâm-ı A'zam'ın kavilleri b*-iayette naklolunurken başkalarından aynimış bir halde rivâyet olunmuş değildir. Bunun için onun akvâlini seçip derli toplu bit ırada aynimış bir halde bulmak mümkün olmuyor. Ve ashabının cavillerinden ayırarak her cihetten onlar hakkında bir fikir hâ«ıl îtmek imkânı bulunmuyor. İmam Muhammed Irak fukahâsınm lavillerini toplarken yalnız Ebû Hanife nin kavillerini toplamakla [almadı, onun re'ylerini, ashabının ve çağdaşı olan diğer fukahâ-ıın rc'ylcrindcn ayırmadı. Belki mes'eleleri, bunlarda ittifak var-lir, bunlarda ihtilâf etmişlerdir, diyerek böyle umumi bir tâbirle
ayılarak herkesin göııişünü bildirmeden bıraktı. Sonradan peVn.
İcre bu fıkıh mecmuaları bu hâliyle intikâl elti. Bunlarda umumcı.
Irak fukahâsının akvâlı ve hassaten EbCı Hanîfe'nin ve talebelerinin akvâli toplanmış idi. Ebû Hanife*nin fıkhını rivayet edenlerden İmam muhammed’den başkaları da aynı yolu tuttular. Ziyade et tikleri birşey varsa o da zâhir-i rivâyet kitaplarında İmam Mu hammed’in ihtilâflannı zikretmeğe ehemmiyet vermediği bâzı as babının muhalif oldukbrını zikrederek bâzı isimler vermeleridir. Meselâ İmam Muhammed, İmam Züfer'in muhalif olduğu yerleıi zikretmiştir. Böylece Ebû Hanîfe’nin re'yleri ve akvâli diğerleriyle karışık bir halde rivâyet olduğunu görüyoruz. Ulema bunları bu | halde okuyup Öğrendiler. Ve bunların mecmuuna Hanefiyyc mezhebi nâmını verdiler. Bu mezhebe ünvan olarak bu imamların en büyüğü ve cümlesinin üstadı olan tmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin şerefli adını seçtiler, Hanefiyye mezhebi dediler.
b — Yine* bu sebeplerden biri şudur: Muhtelif İlmî mes’eleler incelenir, farazî veya vâki’ olanlar için hüküm verilirken, ders halkasında mes’ele mevzuubahis edilirken yalnız Ebû Hanîfe kendi rc yini söylemekle kalmazdı. Mes'ele umuma arz olunur, mes'cle etrafında mübahase ve münakaşa yapılır, talebelerinin re'ylerini dinler, herkes bildiğini söyler, sualler sorulur, cevaplar verilir, kıyasların münakaşası yapılır, hal çareleri söylenir, böylece mes'ele müşavere yoliyle her cihetten incelenerek olgunlaşır, bâ/an bir re'yde ittifak ederler, toptan karar verirler, bâzan ihtilâf eder, ekseriyetle karara bağlarlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Hazretleri, takvasından. Hakka îmanından ve re^y hürriyetine hürmetinden dolayı talebelerini delilin gösterdiği neticeyi kabule dâvet ederdi, yoksa kendi dediklerini kabul değil. Eb ûYusuf, Ebû Hanîfe'nin re'ylerini not edip yazardı. Kendi re'ylerini ^e kaydederdi, îşte bu re'yler böyle toplu bir halde sonrakilere intikal etti. îşte bu mecmualar derslerin esasını teşkil etti. Bu fıkıh mektebinin mey-ederdi, yoksa kendi dediklerini kabul değil. Ebû Yusuf, Ebû Hanîfe'nin halkasında okunan, müzakere olunan, müşavere yoliyle halledilen mes'ciclerin mecmudur, Ebû Hanîfe mektebinin eseridir. Ulema bu hükümleri verirken kâh birleşir, kâh ihtilâf ederlerdi, thtilâi veya ittifak etsinler, onlar hep bir ders halkasının adamlan-dırlar. Sonra ounlar bir mezhep altında birleşmiş oldular.
c ^— Üçüncü bir sebep de şudur: Bu büyük imomlann re yle-rini bir arada toplayan sebep yalnız birbirlerinin re'ylerini tanıma-lanna vesile olan kuru bir bağlılık değildir. Beraber talebelik, ar-l kadaşhk, kavilleri inceleyip tetkik etmek onları birbirine yaklaş
tirdi. Kavilleri ister ihtilâf etsin, ister ittifak etsin, hepsi bir usul altında toplanmış oldular. Ebû Hanîfe'nin takip ettiği usul, onun hayatında veya hayatından sonra onun talebelerinin beğenip seçtikleri usulün aynıdır. Arada bâzı ufak farklar ve tatbikatta biraz ihtilâf olsa da usul hep birdir. Meselâ Ebû Yusuf sonradan hadîs okudu. Re'y fukahâsıyla Hadîs ulemasının temasları sebebiyle Hadîs rivâyetini çok yaptı. Zamanında fıkıh mektepleri birbiriyle kaynaştı. Birbirlerinin tesiri altında kaldılar. Bu sebeple üstadı Ebû Hanîfe'den daha çok Hadîsle istidlâl yapar oldu. Ostadının almadığı Hadîsleri aldı. îmam Muhammed'in de vaziyeti aynıdır. Bunun sebebi: Hadîsi delil olarak alma aslında ihtilâf elmişler değildi. Asıl sebep şudur: Ebû Hanîfc'den sonra Hadîs rivâyeti daha şuvû' bulmuş olduğundan onlar daha çok Hadîs öğrenmiş oldular. Ebû Hanîfe'nin mevsuk saymadığı râvileri mevsuk sayıp onlardan Hadîs aldılar.
îşte bu fukahânın usulde birleşmeleri, mes'ehderi aynı görüşle halletmeleri hepsinin kavillerinin bir mecmua hâlinde toplanıp bir mezheb meydana getirmelerinin üçüncü sebebi sayılır.
63 — ASHABININ KAVtLÎ ERÎ KENDÎT.EH tNÎN OLMAYIP ONUN AKVALÎNDEN Mî İHTİYAR OLUNMUŞTUR?
Bâzı fukahâ zannediyor ki. Ebû Yusuf'un, Muhammed'in ve diğerlerinin kavilleri kendilerinin olmayıp Ebû Hanîfe'nin kavillerinden seçilmiş şeylerdir. Çünkü Ebû Hanîfe Hazretleri dîne son derece riayetkâr olduklarından ihtiyat için bir mes'ele hakkında muhtelif faraziyeler yürütür, çeşitli yönlerden onu hallederlerdi. İçlerinden birini seçer alır, diğer hal yoHannı terkederdi. Bâzan bir re'y seçer, sonra daha mükemmelini bulunca vazgeçer, onu alırdı. îşte bazı fukahâ. Ebû Hanîfe'nin ashabmm kavilleri. Ebû Hanîfe'nin vazgeçtiği o kavillerdir, zannediyorlar.
Dürr-i Muhtar sahibi Ebû Yusuf'tan şunu naklediycr:
Ebû Yusuf diyor ki: «Ebû Hanîfe'ye muhalif olarak söylediğim her kavli, £bû Hanîfe de söylemiştir.»
îmam Züfer'in de şöyle dediği rivâyet olunur: «Ebû Hanîfe'ye her hangi bir şeyde muhalif bir şey demişsem, onu Ebû Hanîfe behemehal öyle de söylemiştir.»
Ebû Yusuf diyor ’.i: «Ebû Hanîfe'ye muhalif olarmk söylediğim her kavli, Ebû Hanîfe de söylemiştir.
İmam Züfcr’in de şöyle dediği rivayet olunur; .Ebû Hanife'. yc her hangi bir ^yde muhalif bir şey demişsem, onu Ebû Hanife İxhcınchal öyle de söylemiştir.»
El Hâvi şöyle diyor: »O fukahâdan herhangi birinin kavlini alan bilmeli ki. o bu suretle de Ebû Hanîfe'nin kavlini almış olur. Çünkü Ebû Yusuf. Muhammed. Züfer ve Haşan gibi kibar ashabı-ftin cümlesinden naklolunmuştur ki, onlar: Biz bir mesele hakkında bir kavil söyledik mi. o mutlaka bizim Ebû Hanîfe'den ri-vâyetimi/dir. demişler ve bunu yeminle te’kîd etmişlerdir, öyleyse Hancfiyyc fıkıh ve mezhebindeki her kavil nasıl olsa onun kavlidir. Başkasına nisbet olunanlar mecaz yoliyledir».
EI-Hâvî'nin kaydı böyledir. Bence bu mübalâğadır. Ebû Yn suf'un ve Muhammed’in kavillerinin hepsi bu tarzda değildirler. Böyle demekle o, bu fukahâyı müstakil müetehid olmaktan çıka* nvor. belki de onların şahsiyetleri, üstadlarının şahsiyetinde erimiş oluyor. Bakınız, ordara nisbet olunan kavilleri mecaz yoliyle nisbet edilmiş sayıyor, hakikat olarak onlara nisbetini kabul etmiyor.
Şüphesiz ki Ebû Hanife bir mes cleyi hallederken kıyas ve is-1 ihsan ile çeşitli yönlerden inceler, ona göre hüküm verir, sonra o ihtimallerden birinin halkın muamelelerine uymadığını, kıyas kaidesine muvafık olmadığın veya şâriin maKsadiyle birleşmediğini görerek onu bırakır, kendisinin hayatında veya ölümünden sonra talebelerinden biri o bıraktığı ihtimâli daha iyi bulur, onu kabul ederdi. Fakat bu halde talebeleri onun kail olduğu bir kavli seçiyorlar, onun görüşünü almış oluyorlar denemez. Onlar bunu kendi görüşleriyle alıyorlar.
Bâzan Ebû Yusuf, Muhammed ve Züfer; Ebû Hanîfe'nin kail ciduğu fakat sonra ondan vazgeçtiği bir re'y ihtiyar edip alırlar. Bu takdirde o kavli Ebû Hanîfe'nin kavli olmaktan çıkmıştır, ondan vazgeçmiş olduğundan onun hükümsüz bıraktığı bir kavlidir. Fetva sahibÇolan imamlardan biri o kavli seçtiği zaman bununla Ebû Hanîfe'ye iki defa muhalefet etmiştir. Böyle iki suretle muhalefet ederek bir kavli alan kimse onun dediğini, o re'y kendisine hakikat yoliyle değil mecaz yoliyle isnad olunuyor denilemez sanırım.
Ebû Hanîfe'nin bâzı talebelerinin ona muhalefet etmelerinin sebebi şu da olabilir: Onun vefatından sonra talebeleri onun hayatında duymadığı bâzı Hadîsleri görmüşler ve öğrenmişlerdir. Onla
rin bu Hadîslere istinaden kail oldukları reyler de vardır. Nasıl olur da onların kail oldukları re’yler de vardır. Nasıl olur da onların kail oldukları her re'yi Ebû Hanife söylemiştir, bu onlara mecaz yoliyle nisbet olunur denebilir. İbn-i Âbidin bunu Ebû Hanife -nin kavli addetmek istiyor. Fakat onlara mecazen nisbeti de ayırıp atmak istemivor. Şöyle diyor: «tmâm-ı A'zam, ashabına kendi ak-vâlindcn, delilini yerinde bulduklarını almalarını emretmiş olduğundan, ashabının kail oldukları, kavil, üstadlarının tesis etmiş 'olduğu kaidelere dayandığından ve bundan her ve<;hile de rucû’ etmemiş bulunduğundan, bu itibarla bu kavil üstadlarının kavli sayılabilir...
Ebû Hanîfc'nin şöyle dediğini sağlam olarak bilmekteyiz:
«Hadis-i şerifin sıhhati sabit olunca o benim mezhebimdir; onu alırım.» Bunu ondan İmam İbn-i Abdulber ve diğer imamlar nakletmişlerdir. İmam Şa'rânî bunu dört imamdan nakletmiş-tir.» (I)
69 — EBÛ HANiFE'NtM ASHABI BİRER MÜSTAKİL MÜCTEHİDDÎRLER
Bi/c güre doğrusu Ebû Hanîfc'nin ashabı (Ebû Yusuf, Muham-nıcd ,Züfcr...) müstakil müctchidlcrdcn idiler. Her birisi müstakil bir rey vc görüş sahibi idi, bu görüş üstadının revinc vaklaşır da. ondan uzak da olabilir. Yalnız hepsinin çığırı birdir. Meselâ Ebû Yusuf'un kitaplarını okursan, orada bir çok rc'vlerdc ihtilâf olduğunu görürsün. Vakıa bu ihtilâflar usul hakkında değildir. Mes'e-lelerin hallinde ayni ihtilâfı tmam Muhammed'in kitaplarında da görüyoruz. Bunlar üstadının re'yine tâbi olup da ondan ötesine geç-miyenlerin kân değildir ki, bu re'ylerin onlara nisbetini mecâz yoliyle sayalım.
Fıkıh kitaplarını araştırıp vakfın lüzumu, sefihi vc borçluyu hacir altına almak gibi ilıtilâf mevzuu olan ana mcs'elelere bakarsan orada nokta-i nazar farkı açıkça göze çarpar. Hattâ bu fikri geçen mes elelerde biraz da usul ihtilâfı bile vardır. O imamların şahsiyetinde eritmeğe çalışmak haksızlık olur.
Kitaplarında üstadlannın kavillerini kendi kavilleriyle karışık bir halde kaydetmelerine gelince: Bunu fıkıh öğrenmek isteyenlere bu mes eleleri muhtelif nokta-i nazarlardan tedkik etme imkânını »ağlamış olmak gayretiyle yapıyorlardı, sonra beyan ettiğimiz
hile hepsinin usulleri birdir. Diğer taraftan, fıkıh öğrenmek isteyen /er mukabil reyleri de bilerek görüşler arasında mukayese yapabilsinler diye Irak fukahası, Ebû Hanîfe devrinden, hattâ ondan öncesindenberi mukayeseli fıkıh okumuga son derece ehemmiyet veriyorlardı. Hattâ Ebû Hanîfe Hazretleri şöyle diyordu: «tnsanla-nn en âlimi, insanların ihtilâflarını en iyi bilendir.»
70 — DİĞER FUKAHANIN KAVİLLERİ DE
KARIŞTIĞINDAN MEZHEBDE KAVİLLER ÇOĞALMIŞ VE GELİŞMİŞTİR
Ebû Hanîfe nin akvâline yalnız ashabının-talebelerinin akvâli kanşmtş değildir. Sonradan gelenler ne Ebû Hanîfe'den ve ne de talebelerinden rivayet olunmayan bâzı kavilleri de ilâve etmişler; bunlann bir kısmını Hanefiyye mezhebi akvâlinden sayılmış, bir kısmı da sayılmamıştır. Bâzdan da akvâli birbirine tercih etmişlerdir. Tercih fazlalaşmıştır. Fakat bunlar gelişigüzel olmamış, gayet muhkem ve ince usullerle, sağlam kaidelerle yapılmıştır. Boy içlikle mezhep gelişmiş, zamanın ihtiyaçlarına ve umumî ahvâlin jcaplanna cevap verecek surette genişlemiştir.
Mezhebin bu gelişmesini, biz birbirine bağlı üç âmil ve sebep Bİtında toplayabiliriz. Onlar da:
Birinci labaka: Müetehid-i mutlak, şeiratta ietihad hakkını hâiz müctehidler olup, Kitap ve Sünnetten hüküm çıkanrlar, ister hükümlerin istinad ettikleri umumî usulden olsun, ister o urıumî usule göre halledilip çıkarılan mes elelerde olsun, onlar bu ihtihad larında kimseye tâbi değildirler. Bunlara müetehid-i mutlak nâmı verilir. Dört büyük imam unvânını taşıyan Ebû Hanîfe, Mâlik b. Enes, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel Hazretleri ile Evzâî, Leys b. Sa'd ve diğer imamlar bunlardandır. Bunlar kimseyi taklid etmezler, ne delilde ne delilin tâbi olduğu umumî usulde, ne de bu usullere tatbik olunarak çıkarılan ve hallolunan meselelerde taklid yoluna gitmezler. Eğer usulleri birbirine uygun düşerse, bu taklid neviden değildir, her ikisinin delili de o kanaati vermiştir. Eğer kendilerine kanaat gelmezse, muhalif taraftan delil getirip isbata güçleri yeter.
Şüphesiz ki, Hanefiyye mezhebinin üstadı Ebû Hanîfe Hazretleri bu sınıf fukahâdandır. Fakat İmam Ebû Yusuf, İmam Mu-hammed ve imam Züfer gibi talebeleri ve onlann tabakasından olanlar, acaba bu sınıf müctehidlerden addolunurlar mı? İbn-i Abidin, Hanefiyye Mezhebinin bâzı kitaplanna tâbi olarak onlan bu tabakadan değil de ikinci tabakadan addediyor. Onlan müstakil müelehid değil de, mezhcpde müctehidler tabakasından sayıyor. Diyor ki: «Mczhepde müctehidler tabakası, Ebû Yusuf, Mukammed ve Ebû Hanîfe'nin diğer ashabı olup bunlar üstadlannın kurduğu kaidelere göre delillerden hüküm çıkarmağa muktedirlerdir. Onlar
bâ/ı lürıj' meselelerde üstadlarına muhalif dahi olsalar, usul kai* delerinde unu taklid ederler.» (1)
Bu hükmün söz g^ıtürcn yerleri vardır. Zira İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer ve diğer ashabı bunlar fıkıh görüşlerinde lamamivlc mür.lakil idiler, taklidin hiç bir sahasında üsiadlarınm mukallidi değildirler. Üstadlannın re ylerini okumuş olmaları, ondan ders almaları ve ilk tahsillerine onda başlayıp onun küllüıii ile aşılanmış bulunmalan onların, fikir istiklâllerine ve ic-tihaJ hüıriyellcı ine bir mâni teşkil etmez. Yoksa bir kimseden ders alan kimse mutlaka onun mukallidi sayılmak icabeder ki ,bu netice itibarivle Ebû Ilanîfc'yi de müstakil müetehidler mertebesinden indirmek gibi gülünç bir hükme vanr.
Çimkü Ebû Hanîfe de bidayette üstadı Hammâd b. Ebî Süleyman'dan İbrahim Nahaî’nin fıkhı üzere ders almağa başladı. Birçok mcs’clcleri onun yolunda halleder. Ebû Hanîfe'nin fıkıh ve ic-tihaddan nasibini küçümsemek isteyenler böyle diyor. Fakat buna rağmen Ebû Hanîfe müstakil bir fakıhtır, müelehid-i mutlaktır. Çünkü İbrahim Nahaî’nin fıkhını öğrendivse de bâzan ona muhalefet eder, delile bakarak muvafakat eder. Yoksa miiccrred taklid ederek tâbi olmaz. Ebû Hanîfe'nin talebeleri de böyledir. Onlar da onun fıkhını okudular, onun ietihad yolunu öğrendiler. Bâzısında onunla ittifak ederler, bazısında ihtilâf ederler. İttifakları taklid ettikleri için değildir, re'yleri tevâkuf etmiş oluyordu. Delile bakarak onunla birieşiyorlar, ayni kanaata varıyorlardı. Bunlar mu-kallid işi değildir.
Bu .alcbelerin hüküm istinbatında esas tuttukları usul ,üstad-lannır usuliyle ekserisinde birleşir, hepsinde değil. Onun için bâzan muhalefet ederler ve onların müstakil müetehid vasfını kazan-malan için bu kadarı kâfidir. Sonra onlar üstadlarivle istinbat volunda birleşseler bu, tâbi olduklarından değil, delilden edindikleri kanaattan dolayıdır. Taklid edenle ietihad yapan arasını ayıran had ve doğru ölçü di budur.
Bu imamların hayatını inceleyen kimse onlardan taklid vas-Uım lamâmiyle uzak bulundurur. Onlar yalnız üstadları Ebû Hanî-\fe*dcn ders almakla kalmadılar. Onun vefatından sonra da başka lüstadlardan ders almağa devam ettiler, tmam-ı Ebû Yusuf hadîs Çıkmasına devam etli, onlardan bir çok Hadîsler öğrendi. Ebû Ha-fiîfe belki de onların bir kısmına muttali olmamıştı. Sonra Ebû
Yusuf yıllarac kadılık makamında bulundu. İn«îan!arîa vakından temas edip onların dâva ve meselelerini öğrendi. t’stadi\Ic üıtilâf •etliği meselelerde de kadılık ve malık eme ivIcrinJe edindiği l''cni be ile silâhlanarak ona muhalefet elmiş uldıı. Bıiiiin b’inlnra nağmen, bu akvâlin cümlesini Ebû Hanîfe bulmuştur, l'.bû Yusuf \ab ni7 onlardan seçmiştir, demek hakikatlere karşı haksı/ld; vap-ıııak olur.
İmam Muhammed ise EbCı HanîfeVc gayel a/, devam elti. Gençliğinde İlmî hayata ilk onda başladı. Sonra İmam Mâlik’den ilim aldı. Ondan Muvatta' kitabını rivayet etli, imam Muham-ıııed’in bu rivayeti isnad bakımından Muvatla’nm en sahih rivâ-yeti addolunur. İmam Muhammed mukallid ise. hangi imnmın mukallidi sayılacak. Ebû Hanîfe’nin mi, yoksa Mâlik’in mi? Yoksa her ikisinin de mi? İnsaf ve mantık bize onun mutlaka müsta-I il bir müetehid olduğunu söylememizi emrediyor. Diğer ashabı hakkında da ayni şeyi söyleyebiliriz.
II. TABAKA
72 — MEZHEPDE MÜCTEHİD OLANLAR TABAKASI
fbn-i Abidin'in taksimine göre ikinci tabakayı teşkil eden tukahâ mezhebde müclchicllcr inbal asıdır. Punke* Ebû Hanîi'c mezhebinde istinbatın islinad ettiği dcHlIerden hüküm çıkarmağa muktedir olan fukahâdır. Mezhebin kurduğu kaidelere göre ieti-f 1(1 vaparlar. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer we Ebû Hanîfe'nin diğer ashabı hu ikinci tabakadan addolunmuşlardır. Fakat adları geçen bu imamların bu tabakadan sayılmaları i)iraz yanlıştır. Eğer bunlardan başka bu tabakadan sayılanlar f'oksa, Hanefivye mezhebinde bu ikinci tabaka mevcut değilmiş İçmek olur. Zira imam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve emsal-eri müstakil müctehidlerden sayılmaları lâzım gelir. Her ne ka-iar Ebû Hanîfe'nin onlan geçmiş olması, onları Yetiştirin okutma azileti varsa da onların da üstadlan gibi müstakil görüşleri var
Üçüncü tabakadaki fukahâ: Mesâilde müctchidlerdir. Bun-r mezheb sahibinden veya onun ashabından birinden nakil ve /âyet olunmayan mes etelerde ietihad ederler. Bunlar mczhepde ulcarrer usule göre, hakkında nas bulunmıyan mes'eleter hak
kında hüküm verirler. MezJıcpde hakkında nas bulunan meseleler hakkında ietihad yapamazlar. Yalnız eskilerin hükümleri on-lan örflerinde mevcut olmıyan bâzı itibarla verilmiş ise, o zaman bunlar o mes ele hakkında yeni bir ietihad yapabilirler, öyle ki, efer eskiler onlann zamanında bulunsalardı ayni hükmü vereceklerdi.
Bu tabakadaki müctehidlerin yaptıkları iki şeyden ibarettir:
1— Ebû Hanîfe’den ve ashabından naklolunan fürû' meşe-İçlerden onlann hüküm istinbatında tâbi oldukları umumî kaide leri süzüp almak. Yerinde beyan ettiğimiz veçhile fürû' mes eleler dağınık bir halde idi. İşte bu müctehidler onları bir araya topaldılar, onları umumî kaideler, bir kayıt altına alan zabtedici Esaslar hâlinde tesbit ettiler, onlan istinbatta esas olmuş birer asıl gibi itibar edip esas kaide yaptılar. Böylece fıkıh ahkâmım en sâlim bir tarzda çıkarmak için bunlar bir ölçü oldular, ietihad için en doğru yol olarak kabul edildiler.
2— Mezhebde hakkında nas bulunmıyan meseleleri, mez-hebden ayrılmış olmamak için işbu kaidelere güre halledip bir hükme ve karara bağlamak, tşte üçüncü tabakadaki müetehid uf-kahânın yaptıklan böyle mühim işlerdir.
Bu tabakadakilerden başlıealan şunlardır:
Ahmcd Hassâf - 261 H.. Tahâvî, 230-321 H., Ebû Haşan Ker-hî-340 H., Şems'ül - Eimme Halvânî - 456 H., Mebsut Sahibi Şems'ül - Eimme Serâhsî - 500 H., Usul sahibi Fahr*ül-lslâm Pez-devt - 492 H., Fahreddin Kadıhân - 593 H.
Hanefiyye fıkhına değerli hizmetler yapan işte bu tabakadaki fu-kahâlardır. Mezhebin gelişmesini sağlayan esasları, tahric usulünü onlar vazetmişlerdir. O akvâle göre hükümler vermişlerdir. Kavilleri tercih etmek, rc'ylcr arasında mukayese yapmak, bâzısını sahih kavil olarak alıp zayıf olam kavilleri bırakmak hep onların işidir. Hanefiyye Mezhebi ^ khına müstesna bir varlık veren bunlardır.
Dördüncü tabakadaki fukahâ tahric erbabı olanlardır. İbn-i Abidin onlara akvâlini aldıkları kimseye tâbi olanlar nâmını veri-\ jr. Bizse onlara mürcccihlcr tabakası diyeceğiz. Bunlar hükmü
bilinmiyen meseleleri istinbat etmezler. Yaptıkları iş üçüncü tabakanın tâyin ettikleri kaideler dahilinde tercih vasıtalarıylc, ri-vay'ct olunan re yler arasından tahric yaparlar. E>elil kuvvetine bakarak veya asnn ahvâline uygun olmasiyle tatbik selâhiyetini göz önünde tutarak akvâli birbirine tercih etmek hakkını hâizdirler. Bu müstakil bir istinbat sayılmaz. Bu bir tercihtir, akvâli birbirine mukayese ve müvazenedir. Bu tabakadaki müctehidlerden biri Ebû Bekir Râzî'dir. (1)
Bu tabaka ile önceki tabaka arasındaki fark belirsiz gibidir. Onun için bu ikisini bir tabaka sayan, hakikati aşmış olamaz. Çünkü usulün icabına göre re'yler arasında tercih yapmak, imamlardan hükmü rivayet olunmıyan bir mesele hakkında hüküm vermekten kolay değildir. Bu tabakadan saydıklan Ebû Bekir Râzî, üçüncü tabakadan saydıkları Kadıhân, Kerhî ve emsâlinden az değildir. Ahkâm-ı Kur'ân adlı eseri onun fazlının ve ilminin canlı bir delilidir.
Beşinci tabakadaki fukahâ mezhepdeki akvâl arasında mukayese yapanlardır. İbn-i Abidin bunlar hakkında şöyle diyor: Bunlann işi: «Bu daha evlâdır, rivayet bakımından bu daha sa-Pıihtir, bu daha vazıhtır, bu kıyasa daha uygundur, bu halka daha nuvafıktır» gibi sözlerle muhtelif rivâyctİeri birbirinden üstün ıddetmektir.
Bize kalırsa bu tabaka ile bundan önceki dördüncü tabaka ırasındaki fark açık değildir. Kısımlar birbirine kanşmadan tak-im doğru olabilmek İçin üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakalar-!an birini hazf etmek icabeder. Bunlar iki tabaka hâline İndirile-ilir. Biri:
Tahric edenler tabakası olup, bunlar mezhebin evvelki imanv ırından bir hüküm naklolunmıyan mes'eleler hakkında, mezhebin aidelerinc göre hüküm çıkaran fukahâdır.
İkincisi de tercih edenler tabakası olup bunlar da muhtelif levâl ve muhtelif rivâycticr arasında yapanlar; en kuv\'CtU rlvâ-rtleri bey an ederler; en sahih kavilleri, kıyasa muvafık, halka uy-jn olanını seçerler. Bundan önce de işaret ettiğimiz veçhile Ebû
(1) Oessâa nimlyle meşhur olan Cbû Bekir Râd 970 m miftir. (Ahkim-ı Kur'ân) 1 meşhurdur.
ILınîrc’nin ashabını, müslakil müclclıidlcr mertebesinden tâbi'ler mcıtcbcsine indirmek mevcut değildir. Bu itibarla burava kadar lxs tabaka halinde savılanlar hakikatle üç tabaka halinde toplanır Bilinci albakayı Ebû Hanîfe ashabı teşkil eder, ikinci tabaka tahıic yapanlar tabakasıdır, üçüncü tabaka da tercih yapanlar tabakası olur.
VTABAKA 76 — MUKALLtDLER TABAKASI
tbn i Abidin’in ve diğerlerinin taksimine göre altıncı tabaka VI mukallidicr teşkil eder. Bunlar ietihad yapmadıkları gibi kavillerin ve rivayetlerin arasında tercih de yapamazlar. Fakat kendilerinden yukarıda olanların tercih ve ihtiyar ettiklerini, en kuvvetli olduğunu beyan eylediklerini bilirler. İbn-i Abidin onlar hakkında şöyle diyor: Bunlar kuvvetli olanla, daha kuvvetli olan arasını temvi/c muktedirler, zayıf ile z.âhir-i rivâveyi. zâhir-i mezheb ile nâdir i rivâyeyi birbirinden ayırırlar. Kenz sahibi, Muhtar sahibi. V'ikâvc sahibi, Mecmâ' sahibi gibi mûteber metinler ashabı bunlardandır (1). Bunların vazifesi; kitaplarında merdûd kaville .i nakil ve zikretmemek, zayıf rivayetleri almamaktır.»
Bu tabakanın işi tercih etmek değildir. Fakat tercih olunanları bilmek ve tercih derecelerine göre tertip etmektir. Lâkin bu iş bâzan tercih edenler arasında hüküm vermeğe de götürür. Biri bir re’y tercih etmiştir, diğeri başka bir re'yi tercih eylemiştir. Şimdi bu, o tercihlerden en kuvvetlisini seçerek. Tercih ederken mezhebin usulüne daha çok itimad etmiş olanı alacak veya sayıca çok, daha kuvvetli olanı ihtiyar edecektir.
Havr-Remlî fetvalarında diyor ki: «Hiç şüphe yoktur ki, ihtilaflı meselelerde râcih olanı mercuhtan tagumak, kuvvet ve zaaf derecelerini bilmek ilim tahsili için kollarını sıvayarak çalışanların en son raveieridir. Müftüve ve kadıva düşen cevapda gayet dikkatli olmak, helâle haram, harama helâl diyerek Allahu Teâlâ’-ya iftira etmekten korkarak ölçüsüz süz söylemekten çekinmektir.» (2)
(1) (Kenz. Muhter Vikaye ve MecmAl nâmındaki dört kitap Hane< flyye fıkhının en mftteber ana kitapları addclurur Bunlara (Mutûn-ı Erbaa) nâmı verilir. Kenz’lr müellifi Etû Berekât Hâfızüddln Nesefl Muh-tar’ın müellifi Ebû Pazi Merdüddin Musullu. Vikaye’nin müellifi Sadr'uş-P'ria’mn büvük atası Tftcüf-Çerla Mahmud Buhârl, Mecma’nın. müellifi de Muzafferüddin b. Bââtidir.
(Mütercim.)
(2) Hayr’ül - Remil, Fetâvâ-yl Hayrtya c. n, s. 231.
ebO hanİfe
481
Ulemanın icrcıh ctJıklerini bilmek, delilin kuvvetine veya çokluğuna bakarak tercih edenlerin tercih ettikleri arasında mukayese yapmak, bu o kadar kolay birşey değildir.
VII. TABAKA
77— SIRF MUKALLlDLER TABAKA
Yedinci tabaka bu sayılan tabakaların ağı derecesinde olan mukallidler tabakası olup, bunlar yukarıda ikrolunan umurdan birini yapmağa kaadir değildirler. Onların ne tahrîc, ne de tercih yapacak kudretleri vardır. Ne de tercih olunan akvâl için den birini ihtiyar edebilirler. Onları, îbn-i Âbidin şöyle vasıflan-dırı\or: «Bunlar scmİ7İ arıktan, sağlamı bozuktan seçemezler, sağı soldan fark edemezler. Gece karanlığında odun toplayan gibi nc bulurlarsa onu toplarlar. Bunları taklid edenlerin vay hâline, onlara yazıklar olsun.*
Bu vasıfta olan kimseler bilmem ki nasıl olur da fukahâdan sayılırlar. Onlara en hafif bir isim olarak nâkil diyebiliriz.
78— BU TABAKALARIN HAKİKİ DURUMU
Hancfiv’.e kitaplarının kaydettiklerine göre fukahâ tabakaları işte bunlardır. Zannedersem onlann tertibi daha ziyade bizim zikrettiğimiz tertibe uymaktadır. Birinci tabaka müetehid-i mutlak olanlar tabakasıdır. Ebû Hanîfe ve ashabı olanlardır. Onlardan sonra tahric erbabı gelir. Bunlar da hakkında bir hüküm naklolunma an mesele hakkında müctehidlerin kaide ve usullerine göre hüküm verirler. Onlann fürûruna kıyas yaparlar. Onlardan sonra muhtelif akvâl arasında tercih yapanlar çelir. Onlardan sonra kendilerinin tercih hakkı olmamakla beraber, öncekilerin tercih ettiklerini tanımağa kudreti olanlar gelir. İlk üç tabakayı teşkil eden: Mutlak müctehidler, mezhebde müetehid olan tahric ve tercih erbabından sonra ietihad kapısı kapanıp da, dört mezhep fu-kahâsı gibi Hanefiyye mezhebi fukahâsı da buna razı olunca, artık kimse için tercih hakkı kalmamış oldu. Müfti veya Kadı'ya râcih olunca kavli araştırmaktan onu tanımağa çalışmaktan başka birşey kalmadı. Böylece mutlak müctehidler, tahric ve tercih erbâbı ve râcih akvâl i tanıyanlar olmak üzere dört tabaka oluyorlar, Mukallitler fukahâdan sayılmamış oluyor. Bu mes'eleyi mez-hebdeki akvâlin ihtilâfından bahsederken ileride izah edeceğiz.
Fasıl : XXIX
II— HANEFtYYE MEZHEBİNDE AKVALİN ÇOKLUCU
79— EBÜ HANÎFE'NtN ASHABININ KAViLLERİNÎN ÇOK OLMASI VE BUNUN SEBEPLERİ
Hanefiyyc Mezhebinde kaviller pek çoktur ve muhteliftir. Kaviller muhtelif olduğu için birbirine mübayin hükümler de vardır. Ebtı Hanîfe’dcn ve ashabından muhtelif rivâyetler naklolunuyor. Bazan bir mes ele hakkında bir hüküm rivayet olunuyor. Başka bir rivâyette ona muhalif bir hüküm rivayet ediliyor.
Mezheb imamları birbiriyle ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe*-yc bâzan Ebû Yusufla Muhammed muhaliftir. Bazan Züfer üçüne muhalefet eder. Ebû Yusuf’la Muhammed’in birbiriyle ihtilâf ettikleri olur. Hattâ bir mes'ele hakkında bâzan Ebû Hanîfc’dcn iki re'y rivayet olunur, bunlardan birinde rücû, ettiği söylenir, bâzan bu rücû' sâbit olmaz. Hangi re'y daha eski, hangisi yeni bu da bilinemez. Talebelerinden her biri hakkında da ayni şey vârid-dir. Sonraları mczhepde ietihad yapanlar da, mezheb imamlarından hükmü naklolunmıyan mes'eleler hakkında hüküm verirken, aralarında ihtilâf etmişlerdir. Hattâ onlar bâzan mezheb imamlarının örfe dayanarak vermiş olduklan hükümlerde onlara muhalefet bile etmişlerdir. Çünkü örf değişmiştir, öyle ki şayet mezheb imamları onların ’asnnda bulunsalardı, onlann hükmünün aynini verirler, onlann dediklerini derlerdi.
Hanefiy^ye mezhebinde kavillerin bu kadar çok olması ^sebeplerini dört kaide hâlinde toplamak mümkündür:
1— Rivayetlerin ihtilâfı,
2— Bir mes'ele hakkında İmâm-ı A'zarft'dan müteaddit kaviller nakli,
3— Bir meselede imamların muhtelif hükümler vermesi,
4— Tahrîc yapanlann ihtilâfı, ve bâzan imamlara muhalefet etmeleri. replika samsung note 3 sundu.

replika samsung note 3

samsung note 3

replika note 3

note 3

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder