saldırdı. Mubârek yakasından tutdu. Gömleğini yırtdı. Murdar salyasını akıtarak dePoldu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» de, (Yâ Rabbî, bunun üzerine canavarlarından birini gönder!) buyurdu, Cenâb-ı Hak, Peygamberinin düâsını kabûl buyurdu. Habis, Şâma giderken (Zerka) denilen bir yerde, bir gece, bir arslan gelip, kâfile içinde, koklıyarak bunu buldu. Yalnız bunu parçaladı. Bu alçaklar, o iki dilberi boşadıkları zeman dahâ düğünleri olmamış idi. Böylece Resûlullahı geçim sıkıntısına sokmak istemişlerdi. Fekat, hazret-i Osmân «radıyallahü anh», bu firsatdan istifâde edip, Utbenin boşadığı hazret-i Rukayyeyi kız olarak nikâh etmekle, Resûlullahın dâmâdı olmak şerefine kavuşdu. Hazret-i Osmân, çok güzeldi. Sarışın beyazdı. Ebû Lehebin vcledlerinden katkat dahâ zengin idi. Resûlullaha çok eziyyet edenlerden biri, Ukbe bin Ebî Muayt idi. Resûlullah mescid-i harâmda nemâz kılarken, bu habis gelip, mubârek başına işkembeler koymuşdu. Bir kerre de hûcûm ederek mubârek gömleği ile mubârek boğazını sıkmışdı. Oradan geçen hazret-i Ebû Bekr, (Benim Rabbim Allah diyeni mi öldürüyorsun?) diyerek, Resûlullaha yardım eyledi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» orada bulunan kâfirlerin ismlerini sayarak, (Yi Rabbî! Bunlan azâb çukuruna doldur) buyurdu. Abdüllah ibnı Mes’ûd buyuruyor ki, (Bedrgazâsında, bunlann hepsi kati edilip, bir çukura doldurulduğunu gördüm. Yalnız Ukbe bin Ebî Muayt, o gazveden dönüşünde yolda kati edildi). Görülüyor ki, Resûlullaha çok işkence eden Uteybe ye Ukbe kâfirleri, halifeler zemanlarına yetişmemişlerdi.
Evet, hazret-ı Mu’âvıye, kardeşi Utbenın oğlum, Medîneye vâlî yapmışdı. Fekat, onun adı Velîd bin Utbe id, Velîd, elliyedı senesinde vâlî olunca, Hazret-i Hüseyne ve başka Sahâbîye çok saygı gösterdi. Hattâ, Yezîd, halîfe olunca Medînede kendine bî’at edilmesini sıkı emr etdiği hâlde, bunu sağlıyamadığı ve hazret-i Hüseyni serbest bırakdığı için, Velîdı azl etmişdi.
Sonbehâr Şî’î mecmû’asındaki bu yazının, hazret-i Osmâna alılan bir taş olduğu meydândadır. Çünkı Hazret-ı Osmân, üvey kardeşi, ya’nî ana bir kardeşi olan Velîdi Küfe cmîri yapmışdı. Fekat bu, yazann dediği gibi, Ukbe bin Velîd değildir. Velîd bin Ukbe idi. Ya’nî Ukbe kâfirinin oğlu idi. Bunun adını tersine yazmakdadır. Bu Velîd, Mekkenın fethinde îmâna geldi. Alçak işi yapan, bu değildi. Resûlullah, dokuzuncu yılda, bunu Benî Mustalık zekâtını toplamağa me’mûr etmişdi. Yazann, ismleri kanşdırdığmı kabûl ederek, buna da cevâb verelim.
Sâ’d ibni Vakkâs «radıyallahü anh» Büytülmal me mûru olan Abdüllah ibni Mes’ûddan «radıyallahü anh» ödünç mal almışdı. Bunu ödiyemedi. Bu iş. Küfe şehrinde ağızdan yayıldı. Halîfe Osmân «radıyallahü anh», bunu işitince, Sâ’d hazretlerini emîrlikden azl etdi. Yerine, güvendiği Velîdi getirdi. Velîd, iyi bir idâreci idi. Küfedeki dedikodulara son verdi. Kendini halka sevdirdi. Azerbeycân halkı isyân etdi. Velîd, asker topladı. Birliklere kuvvetli emirler ta’yîn etdi. Askerin içinde, Medayn emîri olan Huzeyfe-i Yemânî hazretleri de vardı. Velîd, kendisi idâre ederek isyânı basdırdı. Kâfirlerle de gazâ edip, çok ganimet aldı. Büyük bir rum ordusunun Sivas ve Malatyaya doğru geldiği işitildi. Velîd, Şâm askerine Irakdan yardım gönderdi. Anadoluda çok yerler feth olundu. Hicretin otuzuncu yılında, Velîdi çekemiyenler, şerâb içiyor diye, Abdüllah ibni Mes’ûd hazretlerine şikâyet eldiler. O da, (Biz günâhı açık olmıyan kimse ile uğraşmayız) buyurdu. Halîfeye de şikâyet etdiler. Hazret-i Osmân Velîdi Medîneye çağırdı. Araşdırdı. Şerâb içdiği anlaşıldı. Had vuruldu. Yerine Sa’îd bin Âs ta’yîn edildi. Velîdi, hazret-i Ömer de vaktîle Cezirede me’mûr yapmışdı. Hazret-i Osmânın vâlîleri üzerinde aşağıda geniş bilgi vereceğiz.
Hascnın tabutuna ok atdırdılar ittirin ise. ^i'i ya/arUrın kuyruklu yalanlarındandır. Bunun dojrusunu (Kısas-ı Knhiyâ) kitâbı şöyle anlatıyor:
Hazret-i Hüseyn «radıyallahU anh», hicretin kırkdokuzuncu senesinde, büyük kardeşi ha/rct-ı i iaşeni, Mucre-i se'âdete defn etmeğe hazırlanırken, işinden atılmış olup Medînede bulunan Mervan, biz buraya kimseyi detn etdırmeyiz, dedi. Medînede bulunan Emevîleri topladı, ilişim oğullan da silâhlanıp, bunlara karşı koymağa hazırlandı, übû Hureyre «radıyallahü anh**, hazret-i Hüseyne na.sthat verip, o da, kardeşini (Bakî') kabristanına götürdü. Böylece, bir karışıklığın önü alınmış oldu. Emevîlerden, Medine vâlîsi olan Sa'îd bin Âs, cenâzede bulundu. Âdet üzere, cenflze nemlzınt bu kıldırdı.
Mısırlı Seyyid Kutb adındaki bir yazann*da hazret-i Osmâna «radıyallahü anh>» dil uzatması, Şl’îlerden geri kalmamakdadır. Belirli birkaç kişi tarafından İslâm âlimi, hatta müetehid olarak tanıtılmağa çalışılan ve kitâbları türkçeye terceme edilip gençlerin önüne sürülen bu adam, 1377 (m. 1958) senesinde basılmış olan (El adfiletül İctimâ’iyyettt fll-islâm) kitâbının yüzseksenaltıncı ve sonraki sahifelerinde, Müslimânlann gözbebeği olan bu mubârek halîfeye karşı çok çirkin ve saygısızca kelimelerle iftirâlar etmekdedir. Hepsini yazmağa İslâmî hayâmız mâni’ olduğu için, birkaç sahifesinden birkaç satırını terceme etmekle iktiffl ediyoruz:
(Çok yaşlı olan Osmân'ır. hilâfete geçmesi, tâli'in kötülüğü oldu Müslimânlann işlerini idâre etmekden âciz idi Mervanın ve Emevîlerin aldatmalarına karşı za’îf idi. Müslimânlann mallarını gelişi güzel hare ediyordu. Bu hâli çok zeman dedikodu konusu oluyordu Akrabâsını milletin başına geçiriyordu. Bunların arasında, Resûlullahın tard etmiş olduğu Hakem de vardı Bunun ogiu Hânsın kızını kendi oğluna aldığı zeman Beytülmaldan Ikiyüzbin dirhem ihsânda bulundu. Beytülmal hâzini olan Zeyd bin Erkam. ertesi sabâh ağlıyarak geldi. İşinden afv edilmesini diledi Müslimânlann malını akrabâsına dağıtdığı için isti'fâ ettiğim anlayınca, akrabâma iyilik etdıgim için mi ağlıyorsun, dedi Hayır, onun için değil. Fekat bu malları Resûlullah hayatda iken. Allah yolunda verdiğin mallara karşılık olarak aldığını düşünerek ağlıyorum, dedi Osmân. bu söze kızıp, Beytülmalın anahtarlarını bırak git' Başkasını bulurum dedi Osmânın ısrâflarını gösteren, böyle dahâ nice misâller vardır
Zubeyre altıyuzb(n, Talhaya ıkıyuzbm ve Mervana Afnk harâcınm beşde birim verdi Eshâb ve öncelikle Ali bm ebi bunları işitince onu azarladılar
Mu âvıyenın mulkunu genişletip Fılıstını de ona verdi Hakem ve sut kardeşi Abdullah bin Sa'd ve başka akrabâsını vâlî yapd,* Islâmın rûhundan bu ayrılığını gören Eshâb, Medîneye toplandılar Halîfe pek yaşlı ve gücü tükenmiş olup, işler Mervanın elinde kaldı Halk, Osmâna nasihat vermek için Alî bin ebî Tâlıbı gönderdiler Uzun konuşdular Bu arada: Şimdi vâlî olan Mugîre. Ömer zamanında da vâlî değil mı idi? Evet vâlî idi dedi Osmân yine sordu Ömer, butun hilâfeti muddetınce, Mu’âviyeyi vâlî yapmadı mı'? Evet yapdı Rekat Mu'âvıye ömerden çok korkardı Şimdi o, senin haberin olmadan işler çeviriyor. Millete de, Osmân böyle emr etdı diyor Sen bunları işitiyorsun da Mu’âviyeye birşey diyemıyorsun, dedi. Osmân zemanında. hak ile bâtıl, hayr ile şer karışdı. Osmân dahâ önce halîfe olsaydı, genç olurdu. Dahâ sonra halîfe olsaydı, ya’nî Alî onun yerine olsaydı, Emevîler işe karışmazdı. İyi olurdu) gibi şeyler yazıyor. Bundan sonra da, İslâm halîfelerine, en çok hazret-i Mu’âviyeye çatıyor...Beytülmalı keyfleri, zevkleri için hare eldiler. Bütün bu yolsuzluklara Osmân sebeb oldu diyor.
Seyyid Kutbun bu yazılarının yalan ve yanlış olduklan, (Tuhfe) kitâbında vesikalarla isbât edilmekdedir: Hazret-i Osmân «radıyallahü anh», Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile halîfe seçildi. Onu seçenler arasında hazret-i Alî de vardı. Seyyid Kutb, hazret-i Osmâna dil uzatmakla, Eshâb-ı kiramın sözbirliğine ve hattâ (Ümmetim yanlış bir iş üzerinde sözbirliği yapmaz) hadîs-i şerifine karşı gelmekdedir.
(Mir*ât-ı kâinat) da diyor ki: Üçüncü halîfe olan hazret-i Osmân bin Affân bin Ebil’âs bin Ümeyye bin Abdi Şem** Abdi Menâf bin Kusey, Resûlullaha ilk îmân eden erke dördüncüsüdür. Amcası Hakem bin Ebil’âs, hazret-i C bağlayıp, dedelerinin dînine dönmezsen seni çözmem d^ ölürüm de dînimi aslâ terk etmem dedi. Amcası üm^ kesip bağlarını çözdü. Resûlullahın «sallallahü ale)^ sellem** vahy kâtibi idi. Resûl «aleyhisselâm», Allahü teâ" emri ile kızı Rukayyeyi buna verdi. Rukayye, Bedr gaJ yapılırken, Medînede vefât edince, ikinci kızı Ümm-i Gülsll verdi. O da, hicretin dokuzuncu senesinde vefât edince, (DaS kızlarım olsaydı, onları da Osmâna verirdim) buyurdu. ÜmmJ Gülsümü verince, (Kızım, zevcin Osmân, ceddin tbrâhim^ peygambere ve baban Muhammede «aleyhimesselâm»
herkesdea dahi çok beazemekdedir) buyurmuşdu. Bir Peygamberin ıkı kızım mkâhlamak. hazret-ı Osmândan ba^ka hiçbir insana naslb olmamızdır. Resûl aleyhısselâmın yanına hazret-ı Osman gelince. Resul alev hisselim, eteklen ile mübarek ayaklanm örtdü. Hazret-ı Âı^e bunun sebebini sordukda. (Ondan melekler haya ediyor. Ben havi etmez miyim) buyurdu. Bir hadis-i şerifde (Osman Cennetde benim kardeşimdir ve hep vanımdadır) buyurdu. Tebük ga/vesındc islim asken pek çokdu. Gidi maddesi ve harb vâsıtası a/dı. Sıkıntı çekılecekdı. Hazret-i Osman «radıyallahü anh^. o/ ticâret malından üçbın deve, yetmiş at, onbın altın getirdi. Resûlullah. bunlan askere da^tıp (Bugünden sonra, Osmâna günâh yazılmaz) buyurdu. Imâm-ı Süyûtî hazretlerinin (Cimi'ussagîr) kitabındaki hadîs-i şerifde (Cehenneme girmesi lâzım gelen yetmişbin günahkâr müsliman, Osmânın şefâ'ati ile, süâlsiz, hesâbsız Cennete girecekdir) buyuruldu. Hazret-ı Osmânın din bilgisi pekçokdu. Din bilgileri üzerinde ha/ret-i Ömer ile öyle konuşmalar yapardı ki, işitenler kavga ediyorlar sanırlardı.
(Tuhfe) kitâbında diyor ki, hazret-i Osmân «radıyallahü anh», halîfe iken, herkese lâyık olduğu vazifeyi verirdi. Herkesi yapabileceği işde kullanırdı. Halîfenin gaybı bilmesi lâzım değildir. Hazret-i Osmân da, güvendiklerini, iş adamı olarak bildiklerini ve emîn, âdil olarak tanıdıklannı ve emrlerine karşı gelmez zan etdıklerini iş başına getirmişdir. Bundan dolayı kimsenin ona dil uzatmağa hakkı yokdur. Ona karşı olanlar, onun bu haklı hareketlerini de kötü gösteriyorlar. Hazret-ı Osmânın vâlîleri, emîrleri, onu sevmekde ve emrlerini yapmakda, askerlikde, memleketler feth etmekde ve çalışkanlıkda, en seçme kimselerdi. Onun zemanında, İslâm memleketlerini garbda İspanyaya kadar, şarkda Kâbil ve Belhe kadar, bunlar genişletdi. İslâm ordularını denizde ve karada zaferden zafere ulaşdırdılar. İkinci halîfe zemanında, fitne fesâd ocağı olan Irak ve Horasanı o kadar temizlediler ki, kıpırdanmalanna meydan bırakmadılar. Eğer bu vâlîlerden birkaçında, hazret-i Osmânın umduğu gibi çıkmıyan işler görüldü ise, ona niçin kusûr sayılsın? Böyle işleri görünce, hiç susmazdı. Y'âhud çekemiyenlerin iftirâları olunca, işin doğrusunu araşdınrdı. Çünki hükümet adamlarının düşmanı ve çekemıyenleri çok olur. Herkesin şikâyeti ile me'mûr
dcgişdirilirsc, memleketin idâresi altüst olur. Araşdın h Şikâyetler doğru çıkarsa, hemen azl ederdi. Böylece, Velîdj aiı etdi. Hazret-i Mu’âviyc, ona ısyân etmedi. Şâmda, herkti kendini sevdirmişdi. Bunun emrinde bulunanlardan hic kimsenin burnu kanamıyordu. Müslimânlan adâletlc idârc ediyor, kâfirlerle de cihâd ediyordu. Böyle bir kahramanı kim azl eder? Mısr vâlisi olan Abdüllah bin Sa*di de niçin azl etsin? O, hazretti Osmândan sonra, bir yana çekildi. Kanşıklıklardan uzak kaldı. Mısrdan Medîneye, onun için gelen şikâyetler, hep tbni Sebe’ yehûdisinin başı altından çıkıyordu. Muhammed bin Ebî Bckr de az fitneci değildi. Abdüllah bin Sa’d ile aralan açılınca, Medîneye jurnallar yağdırmağa başlamışdı. Sözün kısası, hazret-i Osmân, vazifesini tâm yapdı. Fekat, takdir, tedbîrine uygun olmadığından, yehûdîlerin çıkardığı fitne ateşi söndürülemedi.
Hazret-i Osmânın hâli, her bakımdan, hazret-i Alîye benzemekdedir. Hazret-i Alînin de çeşidli tedbîrleri fâidesiz kaldı. Yalnız, hazret-i Osmânın vâlîleri, kendisini seviyorlar, emrlerini hep yapıyorlardı. Ganimetleri halîfeye muntazam gönderiyorlardı. Bütün müslimânlar, mal sâhibi, râhat ve huzûr içinde idi. Hattâ, fitne çıkmasına bu zenginlik de yardım etdi. Hazret-i Alînin vâlîleri ise, kendisine ısyân Vazifelerini yapmadılar. Devlet işleri aksadı. Hazret-i Alînin akrabâsı, amcasının çocukları da böyle yapdı. Hazret-ı Osmânı lekelemeğe kalkışanlar, Ehl-i sünnet âlimlerine inanmazlarsa, Şî’î kitâblannı okusunlar. O zeman anlarlar. Şî’îlerin en kıymetli kitâblarından olan (Nehc-ül-belâga) kitâbında, hazret-i Alînin amcasının oğluna yazdığı mektûb var. Burada, o münâfıka olan güvenini bildiriyor. Nehc-ül-belâga, sonra bunun hıyânetlerini uzun yazıyor. Hazret-i Alînin vâlîlerinden Münzir bin Cârut da hâinçıkdı. Halîfenin ona yazdığı tehdîd mektûbu, Şî’î kitâblannın çoğunda vardır. Hazret-i Alî de, bu vâlîleri için lekelenemez. Peygamberler bile münâfıkların tatlı dillerine aldanmışdı. Fekat, onlara vahy gelerek, münâfıkların çoğunun yüzkarası meydana çıkarıldı. Şî’îler, imâmlann gaybı bilmesi lâzımdır diyorlar. Hazret-i Osmâna bunun için dil uzatıyorlar. Bu inançları ile, hazret-i Alîyi de lekelemiş oluyorlar. Bunlara göre hazret-i Alî önceden bildiği hâlde, hâinleri Müslimânlann başına getirmiı oluyor. Meşhûr Ziyâd bin Ebîh hâinini de hazret-i Alî vf“ yapmışdı.
Mervinın babası dan Hakem bin Âsi Medîneye kabul ctd:ği için de, bazret-ı Osmina çatıyorlar. Resûlullah •sallallahu aleyhi ve sellem». Hakemi münâfıklarla dost olduğu için ve Muslımânlar arasında fitne çıkardığı için, Medîneden sürmûşdü. İki halife zemanında kâfirler temizlendi Münafıklar kalmadı. Hakemin sürgünde kalması sebebi madan kalkmış oldu. İki halife, onun geri gelmesine izn vermerruşlerdi. Çûnki. fitne ve fesâd, yine çıkabilirdi. Hakem. Beni Ümeş^eden idi. İki halife. Temim ve Adiy kabilelerinden idiler. Câhiliyyet zemanındaki düşmanlıklar hatırlara gelebilirdi. Hazret-i Osman ise Hakemin erkek kardeşinin oğlu idi. Bu korku aradan kalkmış oldu. Bunun için, (Onu .Medineş'e getirmek için Resûlullahdan izn almışdım. Halîfe Ebû Bekir söylemişdim. izn aldığıma şâhid istedi. Şâhid olmadığı için susmuşdum. Halîfe Ömer, belki benim sözümü kabûl eder demişdim. O da şâhid istemişdi. Ben halîfe olunca, bildiğime göre izn verdim) buyurdu. Resûlullah «sailallahü aleyhi ve sellem» hasta iken, (Bana sâlih biri gelse de, ona birşey söylesen) buyurmuşdu. Ebû Bekri çağıralım dediler. (Hayır) buyurdu. Ömer’i çağıralım dediler. (Olmaz) buyurdu. Alîyi ça^raJım dediler. Yme (olmaz) buyurdu. Osmânı çağıralım dediler. (Evet) buyurdu. Hazret-i Osmân gelince ona birşeyler söyledi. Bu arada, belki Hakem için de şefâ’at dilemiş ve kabul buyurulmuşdur. Hakemin son zemanlannda nifak ve fesâddan tevbe etdığ] de biünmekdedir. Zâten, Medîneye geldiği zeman çok thtiyâr idi. Birşey yapacak hâlde değildi.
.Akrabâsına verdiği ihsânlarda, Şî’î kitâblannın ve Seyyıd Kutbun yazdıklan gibi Beytülmaldan değildi. Kendi öz malından idi. .Abdülganî Nablüsî hazretleri (Hadîka) kıtâbında. ıkınd dld, yediyüzondokuzuncu sahîfesinde diyor ki. (Dört halîfeden üçü. Beytülmaldan. ya’nî devlet hazînesinden maâş alırlardı. Yalnız hazret-i Osmân maâş almazdı. Çünkı. çok zengindi. Maâşa ihtiyacı yokdu). (Berîka) kitabında da. bındörtyüzotuzbirinci sahîfede, böyle yazdıkdan sonra. (Osmân «radıyallahü anh» şehid olduğu gün hizmetçisinde, kendi malı olarak, yüzellibin dînâr altın ve bir milyon dirhem gümüş ve ikiyüzbin altın değerinde elbise bulundu) diyor. Kendisi kumaş tüccârı idi. İhsânlan, yalnız akrabâsına değildi. Herkese ikramı boldu. Allah rızâsı için, çok hayr yapardı. Her Cum’a günü, bir köle âzâd ederdi.
He^ CkWbH kirimâ n>ifet verirdi.
mâllara mti[ diyen kimse yokdur. Akrabâva yapıUn BC, ıb kat sevib olduğu hadis-i serifde bıl'dınlmışdır. 1^’'» Onnin. Eshâbs kırkmı topladı. Içlcnnde .Ammir bin Yi^'’ vardı. (Şihıd olunuz b, ResûluUah -sallallahü aleyhi ^ seilea>, ihsân edilecekler arasında Kureyşi ve Beni Hâşınuö^ almadır. Eğer Ceımean anahtarlarını bana verseler, ^ ümeyyeyi Cennete doldururum. Dışarda kimseyi bırakmaıaj buyurdu. Hazret-i Osminm bu sözüne kar>ı, Esh&b-ı kirin, bir>e> demedi. Bütün ihsanlarını beytülmaldan veriyor sanm^, te'assub ve inâddır. Ona düşman olmanın alâmetidir Kendisine sordubannda (Adâlete ve takvâya sığmayan bıı hareketi bana yüklemeyiniz) buyurmuşdu. Hazrct-ı Osmân oğlunu Mervânın kardeşi Harisin kızına nikâh ederken, kend malından bin dirhem gümüş gönderdi. Kızı Rumânı Mervânı nikâh ederken de, bin dirhem verdi. Bunların hiçbir Beytülmaldan değildi.
Seyyid Kutbun, ŞH kitâblanndan ve Abbâsî târihlerinde alarak yazdığı (Afnkıyyeden gelen ganimetin beşde bini Menâna bağışladı) sözü de iftirâdır. Hazret-i Osmâi .Abdüllah bin Sa’di, bm suvâri ve piyâde ile Afrikay gondermışdi. Başşehri olan Afrikıyye şehrinde kan muhârebeler oldu. .Muslımânlar gâlib geldi. Çok ganimet e geçdı. Abdullah, bunun beşde birini Mervân ile halife; gönderdi. Yalnız para olarak beş bin altından ziyâde idi. Ara< birkaç aylık yol olduğu için, bunlan Medîneye getirmek ç( guç ve tehlükelı ıdı. Bunun bin dirhemini Mervân satdı. G< kalanını Medineye getudı. .Müjde haberlerini de verdi. Ç< düilar aldı. HalÛ'e onun bu zahmetine ve müjdesine karşıl olarak, satılan kısmın parasından noksan kalanı Mervâ: bağışladı. Bunu yapmak halifenin hakkı idi. Hem c Sahâbenın yamnda vâki' olmuşdu. Bu kimseye bin ali getuseler bunun birini veyâ dahâ çok mıkdârını ona bah olarak verse, buna kimse ısrâf demez. Nitekim, zekât toplıy âmile de, ihtiyâcı kadar verilmesini, Allahü teâlâ eı etmekdedır. Abdüllah bin Hâlid için bin dirhem verdi sözü iftirâdır. Ona ödünç verilmesini emr eylemişdi. Abdüllah ı borcunu ödemişdi. Dâmadı olan Hârisin, Medinede tâarlerden zekât toplarken haksızlık yapdığmı işitince, oı hemen işden çıkardı ve cezâ verdi.
Osmin-ı Zinnûreyn «radıyallahü anh», Hicâzdaki ve Irakdaki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere, yakınlarına venr, zırlat İkileri de te’min ederek çalışdınr, millete çok toprak kazandırırdı. 2^rlati gelişdirdi. Bağlar, meyve bagçelen yeti^rdi. Kuyular kazdırdı. Kanallar açdırdı. Arabıstanın kuru topraklan onun zemanmda en bereketli yerler gibi olmufdu. Emmyyet ve huzûr da böykce, kendiliğinden hâsıl olmufdu. Hırsızlık ve yırtia hayvanlar târihe kanşmışdı. Bunlann yuvalan yerine, hanlar, müsâfırhâneler yapıimışdı. Ticâret ve naklıyyâtda kolaylık da, bunlara bağlı olarak, grlişmişdi. Bunlar, Arabistan için, acâyib ve hârika sayılacak peylerdi. Şimdi, yirminci asnn motorlu vâsıtalan ile bunlar yapılamıyor, (.^rabistânda nehrier akmadıkça, kıyâmet kopmaz) hadis-i şerifi, sanki hazret-i Osmânın zemanındaki medeniyyeti haber vermekdedir. Adî bin Hâtem Tâîye söyknen hadis-i şerifde (Ömrün çok olursa, bir kadınm Hire şehrinden Kl’beye râhat rahat Allahdan başka kimseden korkmadan geleceğini görürsün) buyurulmuşdu. Hazret-i Osmân zemanmda malın, servetin anacağım, iş hayâtının gelişeceğini bildiren çok hadis-i şerif vardır. Eshâb-ı kirâm, bu bereketi ve huzûru görünce, hazret-i Osmânın idâresini, başansım takdir eylediler. Onlar da, halife gibi çalışmağa başladılar. Hazret-i Alî, Yenbû’ ve Fedek ve Zühre denilen yerlerde, Talha, Gâbedde, Zübeyr, Zihaşebde, tarlalar ve bağlar yapdılar. Hicâz kıt’ası, ma’mûr oldu. Hazret-i Osmânın hilâfeti birkaç sene dahâ uzasaydı, Şirazın gül bağçelerini ve Hiratın korularını geride bırakacaklardı, ölü toprakları. Halifeden izn alarak, herkesin kendi malı ile işletmesi câizdir. Bunu yapmak halifenin kendisi için de niçin câiz olmasın? Böyleoe yctişdirdiği mahsûl, kendisine neye halâl olmasın? Hazret-i Osmân, kendi malı ile, çok topraklan ihyâ etdi. Bağlar, bağçeler yapdı. Kuyular kazdırdı. Sular akıldı. Herkese önayak oldu. Millete iş imkânı sağladı. Yeni bir çığır açdı. (Mal malı çeker) sözü gereğince gelirleri katkat artdı. Onun zemanmda, Medinede tarla sürmeyen, bağ yetişdirmiyen kimse kalmadı. Hindli Mevdûdi ile Mısriı ^yyid kutb. İslâm târihlerini veyâ hiç olmazsa, Hindistânda yazılmış olan (Tukfe) kitâbını okumuş olsalardı, Resûlullahın halifelerini lekeiemekden belki hayâ ederlerdi. Onlan medh ve tenâ etmekden de âciz olduklarını anlarlar, edebli davranırlardı.
Beytülmaldan Zeyd bin Sâbitc bin dirhem bağışladı sÖ7(i de. hâdiselere kötü gözle bakmanın ifâdesidir. İşin doğrusu şöyledır kı, bırgün beytülmaldan hakkı olanlara dağıtım yapılmasını emr eylemişdi. Bin dirhem kadan artmışdı. Bunun, müslimânlann hizmetinde kullanılmasını emr buyurdu. Zeyd bu para ile mescid-i Nebeviyi ta’mîr eyledi.
Beşyüzyetmişaltıda vefât eden Şâfı’î âlimlerinden hâfız Ahmed bin Muhammed Ebû Tâhir Silefînin (Meşihat) kıtâbında ve ayrıca İbni Asâkir Ali bin Muhammedin bildirdikleri hadis-i şerifde (Ebû Bekri sevmek ve ona şükr etmek, ümmetimin hepsine vâcibdir), buyuruldu. Bu hadis-i şerifi, imâm-ı Münâvî de, Deylemîden naklen yazmakdadır. Hâfız Ömer bin Muhammed Erbili (Vesile) kitâbındaki hadîs-i şerifde (Allahü teâlâ size nemâzı, zekâtı ve orucu farz etdiği gibi, Ebû Bekri, Ömeri, Osmânı ve Alîyi sevmeği de fara eyledi) buyuruldu. Abdüllah ibni Adînin bildirdiği, Münâvîde yazılı hadis-i şerifde (Ebû Bekrie Ömeri sevmek îmândandır. Onlara düşmanlık münâfıklıkdır) buyuruldu. İmâm-ı Tirmüzî buyuruyor ki, Resûlullahın yanına bir cenâze getirildi. Nemâzım kılmadı ve (Bu adam Osmâna düşman idi. Onun için, Allahü teâlâ da, buna düşmandır) buyurdu. Tevbe sûresinin yüzbirinci âyetinde (Muhâcirlerin ve Ensârın önce îmâna gelenlerinden ve onlann yolunda gidenlerden Allah râzıdır. Onlar da Allahdan razıdırlar. Allah, onlar için Cennetler hâzırladı) buyuruldu, tik üç halîfe^ önce imâna gelenlerdendir. Hazret-i Mu’âviye ile Amr ibni As da, onlann yolunda olanlardandır. Bu din büyüklerine dil uzatanlar, âyet-i kerimeye ve hadis-i şeriflere karşı gelmiş oluyorlar. Âyet-i kerîmeye ve hadîs-i şerife karşı gelen, dinden çıkar, kâfir olur. Müslimân olduğunu açıklarsa, münâfık veyâ zındık olduğu anlaşılır.
(Diğeri acûze kadın. Safvân ile gerdanlık gaybı behânesi ile örtmeğe çalışıyor. ıMî'iü boşanma sebebini hazret-i Alîye yüklüyor. Böyle doğuyor) diyor.
Şn kitâblan, burada mü’minlerin annd sevgili zevcesi olan Âişe-i Sıddîka hazretle., saldırmakdadır. Hadîs âlimlerinden Abdü., hazretleri, (Medâric-ün-nübüvve) kitâbında buyuruyor;
Âişc-i Sıddîka hazretlerinin faziletleri, üstünlükleri, sayılamıyacak kadar çokdur. Eshâb-ı kirâmın fıkh âlimlerindendi^ Çok fasih ve beliğ konuşurdu. Eshâb-ı kırâma fetvâ verirdi. Âlimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtde birini hazret-i Âişc haber vermişdir. Hadis-i şerifde (Dininizin üçde birini Humeyrâdan öğreniniz!) buyuruldu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», hazret-i Âişcyi çok sevdiği için, ona (Humeyrâ) derdi. Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbi'inden çok kimse, hazret-i Âişeden işitdikleri hadîs-i şerifleri haber vermişlerdir. Ürvetübni Zübeyr hazretleri buyuruyor ki, Kur’ân-ı kerimin ma’nâlannı ve halâl ve harâmlan ve Arab şi’rlerini ve neseb ilmini, hazret-i Âişeden dahâ çok bilen kimse cörmedim. Resûlullahı medh eden şu iki beyt, hazret-i Aişenindir;
>'e lev semi’ü fi Mısre evsâfe haddihî, Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin. Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebinehû Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.
Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş jlsalardı. Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para lermezlcrdi. Ya’ni, bütün mallarını, onun yanaklarını ;örebilmek için saklarlardı. Zelihâyı kötüliyen kadınlar, onun iarlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı).
Hazret-i Âişenin şân ve şereflerinden birisi de lesûlullahın sevgilisi olmasıdır. Resûlullah «sallallahü aleyhi e sellem», onu çok severdi. Resûlullaha, en çok kimi îviyorsun denildikde, (Âişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi? ediler. (Âişenin babasını) buyurdu. Ya’nî en çok hazret-i Ebû ekri sevdi^ni bildirdi. Hazret-i Âişeye sordular ki, Resûlullah 1 çok kimi severdi. Fâtımayı severdi dedi. Erkeklerden ençok mi severdi dediler. Fâtımanın zevcini buyurdu. Bun^n ılaşılıyor ki, zevceleri arasında, hazret-i Âişeyi, çocuklan asında, hazret-i Fâtımayı, Ehl-i beyti arasında, hazret-i liyi, Eshâbı arasında ise, hazret-i Ebû Bekri en çok severdi, azret-i Âişe buyuruyor ki, (Birgün Resûlullah «sallallahü ;yhi ve sellem» mubârek na’lınlannın kayışlarını çakıyordu. ;n de iplik iğriyordum. Mubârek yüzüne bakdım. Parlak nından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr
saçıyordu. Gözlerimi kamaşdınyordu. Şaşakaldım Bana doğru bakdı. (Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun'! buyurdu. Yİ Resûlallah! Mubârek yüzündeki nûrlarm parlaklığına vc mubârek alnındaki ter dânclerinin saçdıklan ışıklara bakarak kendimden geçdim, dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını öpdü ve (Ya Âişe! Allahü teâJâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim) buyurdu). Ya"nî, senin beni sevindirm^en, benim seni sevindirmemden çokdur, dedi. Hazret-i Âişenin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullahı severek, onun cemâlini anlıyarak gördüğü için âferin ve takdir olmakdadır. Mısra*:
Aferin gözlerime ki, senin güzelliğini görebiliyor!
Ne iyi o gözler ki, güzele bakmakdadır.
Ne tâirii o kalb ki, onun için yanmakdadır!
Tâbi'înin büyüklerinden olan imâm-ı Mesruk, hazret-i Âişeden gelen bir haberi bildirirken (Resûlullahın sevgilisi ve Ebû Bekr-i Sıddîkın kerîmesi olan hazret-i Sıddîka buyuruyor ki) diyerek söze başlardı. Ba’zan da (Allahü teâlânın^ ve göklerde olanlann sevdiklerinin sevgilisi eliyor ki) derdi. Âişe «radıyallahü anhâ», kendisinin, ezvâc-ı tâhirâtın hepsinden dahâ üstün olduğunu söyliyerek, Allahü teâlânın ni’metlerini sayar, öğünürdü. (Resûlullah beni istemeden önce, Cebrâil aleyhisselâm, benim resmimi getirip gösterdi ve bu senin zevcendir dedi) derdi. O zeman canlı resmi yapmak harâm olmamışdı. Hem de, resmi, insan yapmamışdı ki, ona günâh olsun. (Buhârî) ve (Müslim) kitâblanndakj hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» anhâ»» valdemize buyurdu ki, (Seni üç g*
Melek, beyaz ipek üzerindeki resmini baı* zevcendir dedi. Rü*yâda, meleğin gösterdi Tam sensin). Âişe valdemiz buyurdu nemâzı kılıyordu. Ben yanında yatmış idim, mahsûsdu [diyerek öğünürdü]. Secdede, ayaklanma değince, ayaklanmı çekerdim), faziletlerinden birisi de, aynı kabdan, birlik almalarıydı. Bu da, Resûlullahın hazret-i Âişeyi sevdiğini göstermekdedir. Resûlullaha,
zevcesinin yatağında (vahy) gelmedi. Bu da, hazret-i Aışenın Allahü teâlâ indinde kıymetinin pekçok olduğunu göstermekdedir. Ümm-i Seleme hazretleri, Resûlullaha Âışe iı^in bir^y söylemışdı. (Âişe için beni incitme. Bana vahy, yalnız Aişenin yatağında iken gelmekdedir) buyurulmuşdu. Ümm>ı Seleme de, (Seni bir dahâ incitmem, tevbe yâ Resûlallah) demişdi. Bırgün hazret-ı Fâtımaya (Benim sevdiğimi sen de sever misin?) buyurdu. Evet dedi. (Öyle ise, Ai^yi sev!) buyurdu.
Hazret-i Âişe, (Bana karşı yapılan iftirânın yalan olduğu AllahU teâlâ tarafından bildirildi) diyerek öğünürdü. Allahü teâlâ, Nûr sûresindeki onyedi âyeti göndererek, Âişeye iftırâ edenlerin Cehenneme gideceklerini bildirdi. Hazret-i Âişenin izzeti ve şerefinin yüksekliği bu âyet-i kerîmelerle de anlaşıldı.
Hazret-i Âişeye iftirâ, hicretin beşinci yılında (Müreysi*) gazvesinde olmuşdu. Bu muhârebeye (Benî mustalık) gazvesi de denir. Resûlullah, bu gazâya bin kişi ile gitmişdi. Hazret-i Âişe ile Ümmi Selemeyi de götürmüşdü. Ganimete kavuşmak
Sin, çok sayıda münâfık da gelmişdi. Askerin önüne hazret-i meri koydu. Kanlı savaşdan sonra beşbin koyun ile onbin deve ve yediyüzden ziyâde esir alındı. Cüveyriyye de bunlar arasında idi. Resûlullah, bunu satın alarak, tezvîc buyurdu. Eshâb-ı kirâm, bunu görünce, Resûlullahın akrabâsı nasıl esirimiz olur diyerek, ellerindeki esirleri âzâd etdiler. Cüveyriyye ne bahtiyâr kız imiş ki, kavminin esâretden kurtulmasına sebeb oldu. Resûl-i ekrem, Selmân-ı Fârisîyi, yehûdî olan sâhibinden bu sene satın alıp âzâd etmişdir. Selmân hazretleri, hicretin birinci senesinde müslimân olmuşdu.
(Me'âricünnübüvve) kitâbının türkçe tercemesi olan (Altıparmak) kitâbında diyor ki, Resûlullah gazâya giderken, zevceleri arasında kur’a çekerdi. Hangisinin adı çıkarsa, onu birlikde götürürdü. Hazret-i Âişe buyuruyor ki, (Kadınların örtünmesi için âyet gelmişdi. Bana bir çadır yapdılar. Çadırla deveye bindirirlerdi. Gazâdan dönüşde, Medîneye yakın conmuşduk. Seher vakti göç sesleri işitildi. Abdest bozmak çin, askerden uzaklaşmışdım. Hemen geldim. Gerdanlığımı >ulamadım. Geri gitdim. Aradım, buldum. Yerime gelince, ıskeri göremedim. Gitmişler. Beni çadırın içinde sanıp deveye Yükletmişler. O zemân az yirdim. Zaîf idim. Ondört yaşında
M5~
buliAiJijıııca jumıiar (kyertk, Rsûs{iellah «sallaUabû alcyiu ^ i emr cyictmydi. Gdıp ban btlsraış. ScsdcD ■^'modını. Onu g6rteoe, çoUûrdîL UzaklaşaraİL, (Dcveyt teni deâL Sıfi'ia ymİMn nıtdu. Sıcak basmca, askere
jiftîaM. ır jnJf'kbua rastladık. Çirkin çcylcr sdyieşdüer.
Olttac îhs Ebî Sdûl kışiartıyofdn. M ûskmânlardan Hasâa w >fmıh da onlara a>ımı$du. Mediııeye yetince, tftırâ söylencîlcn lıcrycrc yayılmış. Benim haberaa yokd^ Fekat Resûhdtab bc^ eskisi gibi aramıyor.
yoklamıyordu. Sebebini aniryamıyordum. Bir gece, Motakm anaca ie balâya çıkdan EtekJcn ayağına sarılarak duşdk Opa VCntaha ia*net ctdL Niçin sarsın? deckm. söylemedi Birkaç kcrrc sordum. Ey Âıjc? Onun ne löyiedikiem mî?detk. Sordum. İftira sözlerini bana
ınlatdLHastaL^un hemen artdk. Ateşim yükseldi. Tepemden duman çduk zan gtAm Akbm gruk. Oûşdum. Aklım başıma gelince evı=e geldin. Babamın evine gitmek için, ResûiuIIabdan m İzn vmk Ne olduğunu öğrenmek
mıyordona kmeme sordian. YasTum hiç ûzulmef Senin ışın koûydv. Gâad obn ve zrva tarafnıdan çok sevilen her kadın için böylt şeykr soyierkr deda Şaşmüm. Böyle sözler acabâ ResûhıflaİMi mııbâ^ kulağma da gsmtşmıdır? Babam da duymuş nnakır diye özûldûnL Çök agfadım Babam başka odada Kut'İhh kerim okuyonkL Sesnnı duymuş. Anneme^ somaş. Annem de. diDerde dolaşan sözkn şmwk işîtdi demiş. Baban da ağiadL Sonra yammageup.(Yavrum sabret! Allahû rtlâffafi ne âyet gekceğus bekbyehmı dedi. O gece, sabaha kadar uyamadım. Gozienmın yaşı
detil Rcsûlullah, bırgün evinde ü/untülü oturuyordu. Ömer-iıM ârûk ha/rctlcrı geldi. Rcsûlullah, onun ne düşündüğünü sordu (Yâ Rcsûlallah! İyi biliyorum ki, munifıklar yalan sovlüyorlar. Allahu teâlâ, senin ü/enne sinek kondurmuyor. Hır mırdar yere konup da, sonra senin üstünü kirletmesin diye muhâla/a ediyor. Seni a/ bir pıslıkden saklıyan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbet saklar) dedi. Hazret-ı Ömenn bu sö/u Resûlullahın hoşuna gitdi. Mubârek yüzü güldü. Sonra, hazrel-i Osmânı çağırdı. Ona da sordu. (Bu sözü münafıkların yaydığından ve yalan olduğundan şübhem yokdur. Hepsi iflırâdır. Allahü teâlâ, senin gölgeni yere diışürmiyor. Mubârek gölgenin bile pis bir yere düşmesini, yâhud habis bir kişinin, o gölgeye basmasını önlüyor. Mubârek evine pislik sokmasını hoş görür mü?) dedi. Bu sözden de, mubârek kalbi ferahladı. Sonra hazrei-i Alîyi çağınp sordu. O da, (Bu sözler yalandır, iftirâdır. Münâfıklarm uydurmasıdır. Sizinle nemâz kılıyorduk. Siz nemâz içinde iken mubârek na’lınınızı çıkardınız. Size uyarak biz de çıkardık. (Na'lmlarmızı niçin çıkardınız) dediniz. Size uymak için dedik. Siz de, (Cebrâil aleyhisselâm geldi. Na'lında necâset bulaşığı olduğunu bana haber verdi. Onun için çıkardım) buyurmuşdunuz. Nemâz içinde bile vahy ederek seni pislikden koruyan Allah, mubârek zevcelerine böyle pislik yapılmasına izn verir mi? Böyle birşey olsaydı, bunu da hemen haber verirdi. Mubârek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, vahy edip, mubârek zevcenizin pâk olduğunu elbette size bildirir) dedi. Bu söz de, Resûlullahı sevindirdi. Hemen hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkm evine teşrif buyurdu.
Hazret-i Âişe diyor ki: O gün ben durmadan ağlıyordum. Lnsârdan bir hanım gelmiş, o da ağlıyordu. Annem ve babam >anımda ötüyorlardı. Ansızın Resûlullah gelip selâm verdi. Yanımda oturdu. O zemandan beri yanıma hiç gelmemişdi. Bir ay geçmişdi. Hiç vahy inmemişdi. Resûlullah oturunca, Allahü leâlâya ham^d-ü sena eyledi. Şehâdet kelimesini okudu. Bana dönüp, (Fy Aişe, senin için bana şöyle söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değil isen, Allahü teâlâ, yakında senin doğru olduğunu bildirir. Eğer bir günâh hâsıl oldu ise, tevbe istiğfâr eyle! Allahü teâlâ, günâhına te\be edenlerin tevbesini kabul eder) buyurdu. Resûlullahın mubârek sesini işitince, ağlamakdan vazgeçdim. Babama dönüp, cevâb vermesini söyledim. (Vallahi bilmem ki, Resûlullaha ne cevâb vereyim. Biz câhilliyyet zemanında
putperest idik, tnsan heykellerine tapmıyorduk, tbâdeı etmesini bilmezdik. Hiçkimse bizim kadınlarımıza böyle bır>ey söyliyemezdi. Şimdi elhamdülillah kaJblerimiz isUm nûru ile parladı. Evimiz İslâm ışığı ile aydınlandı. Herkes bızun için böyle söyliyorlar. Ben, Resûlullaha ne diyeyim?) dedi Sonra anneme döndüm. Sen cevâb ver, dedim. O da, (Ben şaşırdım kaldım. Ne söyliyeccğimi bilmiyorum. Sen söyle) dedi. Sonra, ben söze başladım. Dedim ki: Allahü teâJâya yemin ederim ki, mubârek kulağınıza gelmiş olan lâflann hepsi yalandır. Eğer onlara inanmış iseniz, temiz olduğumu ne kadar söylesem, bana inanmazsınız. Allahü tcâlâ biliyor ki, benim birşcydcn haberim yokdur. Yapmadığım bireye evet dersem, kendime iftirâ etmiş olurum. Vallahi başka diyeceğim yokdur. Yalnız Yûsüf aleyhisselâmın dediğini derim ki, (Sabr etmek iyidir. Onlann söyledikleri şey için, Allahü teâlâdarı yardım beklerim). Şaşkınlığımdan, Ya’kûb «aleyhisselâm» diyece^m yerde, Yûsüf «aleyhisselâm»» dedim. Sonra yüzümü çevirip dayandım. Rabbimin beni temize çıkaracağını, Allah hakkı için hep bekliyordum. Çünki, kendimden emindim. Suçum yokdu. Fekat^ Allahü teâlânın benim için âyet-i kerîme göndereceğini sanmıyordum. Kıyâmete kadar heryerde, benim için âyet-i kerîme okunacağını aklıma sığdıramıyordum. Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kendi aşağılığımı bildiğim için, benim için, âyet-i kerîme göndereceğini hiç ümmîd etmiyordum. Yalmz günâhsız olduğumu, kalbimin temizliğini Peygamberine rü’yâda bildirir veyâ kalb-i şerîfıne ilhâm eder diyordum. Allah hakkı için doğru söyliyorum ki, Resûlullah, oturduğu yerden dahâ kalkmamışdı ve kimse odadan dışp^^ çıkmamışdı. Mubârek yüzünde vahy alâmetleri görün Oturanların hepsi, vahy geldiğini anladı. Babam bu görünce, deriden bir yasdık vardı. Yasdığı ResûlulU mubârek başının altına koydu. Bir yemenî çarşaf ile üzc örtdü. Vahy gelmesi bitince, mubârek yüzünden örtiİ kaldırdı. Gül ^bi kırmızı yüzünden, inci gibi parlıyan terle! mubârek elleri ile sildi. Gülümsiyerek (Müjdeler olsun sana e Âişe! Allahü teâlâ, seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şahidi oldu) buyurdu. Babam hemen (Kalk yâ kızım! Resûlullaha^ çabuk teşekkür et!) dedi. Ben de, vallahi kalkmam, Allahü teâiâdan başkasına şükr etmem! Çünki, Rabbim benim için âyet-i kerime indirdi, dedim. Sonra Resûlullah, «sallallahü aleyhi ve sellem*», Nûr sûresinin onbirinci âyetinden başlıyarak.
Âişe «radıyallahü anhâ» hakkında bu âyet-i kerime gelmeden önce, hazret-i Ebû Eyyûb Hâlidin zevcesi, (Âişe için ağızlarda dolaşan sözlere ne dersin?) diyerek, hazret-i Hâlidden sormuş. Hazret-i Halid de, (Allah için, bu sözler yalandır. Sen bana karşı böyle kötülük yapar mısın?) demiş. (Hâşâ yapmam) deyince, hazret-i Hâlid de (Âişe, dîni bizden dahâ bütün iken, Resûlullaha karşı böyle şey yapmış olabilir mi? Biz böyle söylemedik. Bu sözler büyük iftirâdır) demiş. Hak teâlâ da, hazret-i Hâlidin tâm bu sözü gibi âyet-i kerime göndermişdir. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem-, hemen Eshâbını mescide topladı. Gelen âyet-i kerîmeleri okudu. Âyet-ı kerîmenin bereketi ile, müzminlerin kalblenndeki şübhcler kalkdı. Mistah, hazret-i Ebû Bekrin akrabâsı idi. Fakır idi. Hazrct-ı Ebû Bckr, onun geçinmesine yardım ederdi. Mistâh, bu işte münâfıklıklarla bir olunca, ona yardım etmemeğe yemin etdi. Bunun üzerine, Allahü teâlâ, Nûr sûresinin yirmiıkinci âyetini gönderdi. Ebû Bekr Sıddîk, bu âyet-i kerîmeyi işitince, (Allahü teâlânm beni afv etmesini severim) dedi. Mistaha eskisi gibi yardım etdi. Hazret-i Âişenin temiz olduğunu bildiren âyet-i kerîmeler gelince, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem»», bu sözleri söyliyenlerc (Kazf) haddi vurulmasını emr buyurdu. Dört kişiye seksen değnek vurdular. Birisi kadın idi ve Resûluliahın baldızı idi. (Me’âric) kitâbının yazısı temâm oldu.
Hazret-i Âişe için gelen onyedi âyet-i kerîmeden birincisinin tefsirini (Mevâkib tefsiri) şöyle bildiriyor: (Âişe «radıyallahü anhâ»» ya iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu sizin için hayriidır. [Bu iftirâ sebebi ile çok sevâb kazandınız. Onlann j;alanı meydâna çıkdığından, sizin şanınız, şerefiniz artdı. Âyet-i kerime, sizin temiz olduğunuzu bildirdi.] O iftirâ edenlerden herfoiri için kazandıkları günâh kadar cezalan vardır. Büyük iftirâyı icâd edip, çok çirkin şeyi söyliyenlere dünyâda ve âhıretde büyük azâb vardır). Bunlara had vuruldukdan sonra, Abdüllah bin Ebî, hakir, zelîl oldu. Hassân, ölünceye kadar kör oldu. Mistahın eli çolak oldu. Onikinci âyet-i kerîmede, (Bu iftirâyı işitince, mü’min erkek ve kadınlar, kendi âilelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydânda bir yalan ve iftirâdır demelidirler), ondokuzuncu âyet-i kerîmede, (Müzminlerin kötü olarak
buyuruldu. Resûlullah ve hazret-i Âişe ve Safvân «radiyaF anhümâ» o alçakların söylediklerinden uzakdırlar. Onlar i afv, mağfiret ve Cennetde ni’metler vardır.
Görülüyor ki, hazret-i Aişeye iftirâ edenlere, Allahü lcİ alçak demekdedir. Onlara çok acı azâblar vereccg bildirmekdedir. Allahü teâlâ, bu alçaklann cevâbını t verdiği için, bizim birşey eklememize lüzûm kalmamışt Yalnız (Mir’ât-i kâinat) kitâbının ikiyüzdoksaniki sahîfesindeki fetvâyı bildireceğiz:
(Hasâis-ul habîb) kitâbında diyor ki, Resûlullal mubârek zevcelerinden birini (KazO edenin, kötüliyenin kj olduğuna ve tevbesinin kabûl olmıyacağına, Abdullah il Abbâs hazretleri fetvâ vermişdir. Hele, hazret-i Aişeye k( demek, Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek olur. Bunun küfr oldt sözbirliği ile bildirilmişdir. Eshâb-ı kirâmdan birinin annes kötü diyenin cezâsı da, kazf cezâsımn iki katıdır. Allahü tC2 Şniere akl, fıkr versin! Böyle belâya düşmekden pnlan bütün Müslimânları kurtarsın! Âmîn.
7 — (Birçok erkemin aşk mâceralarının şöhretli kadını, Utbe kızı Hind, hazret-i Hamzanın ciğerlerini yirken, habeşli_ köle sevdâsını yaşamış. Kocası İbni Mugiyre tarafından, fahişe sebebiyle boşanmış ve Ebû Süfyân tarafından da karı olarak ke edilmışdi. Ebû Süfyânla evliliği Hindin diğer erkeklere vazgeçmesini sağlıyamadı. Şöhretli hayâtına devâm etdi. İşte evlilikden doğan, hangi erkeğe oğul olarak nisbet edilec bilinmiyen, fekat görünürde Ebû Süfyâna nisbet kılınan Mu’â' mel’ûnunun zulmü başladı) diyor.
Resûlullahın «sallallahü alehi ve sellem» en h" düşmanı olan ve kendisine la’net edilen Ebû Cehle v karşı bile, insan bu kadar çirkin, bu kadar iğrenç ke’ kulianmakdan hayâ eder. Fekat, Kur’ân-ı kerîmde sözler, habîs insanlara yakışır) buyuruldu. Söz, kV aynasıdır. Kanalizasyondan gül kokusu beklene’me<| Yukarıda yazılı çirkin yalanlar, kötü iftirâlar, Allahü teâlî afv buyurduğu. Cenneti ve ni’metleri müjdelediği bül insanları lekeliyemez. Fekat bu sözlerin sâhibleri* alçaklığını meydâna çıkardıkları için de, bir tarafa atılan
(İmân, geçnıiş günâhtan temizler, yok eder) hadîs-i şerifi, hı/rct-i Mu’âviycnin ve mubârek babası
ha/rct-ı mu avıycnm vc muDarcK oaoası Ebû Süfyân hazretlerinin ve iffetini, asâletini, Mekkenin feth gününde Resûlullahm huzûrunda isbât eden mubârek Hindin «radıyallahü anhüm» tertemiz olduklarını ortaya koyan sarsılmaz bir vesikadır.
Bu üç sahâbinin büyüklüğünü, üstünlüklerini yazan kıtâblar sayılamıyacak kadar çokdur. Biz, herkesin bulması kolay olan (kısas-ı Enbiyâ)dan birkaç satır alacağız;
(Arablar arasında âile hayâtı ve akrabâlık gayreti pek kuvvetli idi. Herbiri kendi aşiret ve akrabâsının şerefini fevkaPâde gözetirdi) diyor. (Ömerin hareketi tehlükeli idi. Çünki, âdet-i arab üzere, büyük bir kan da’vâsı açılacakdı) diyor. (Arablar, şi’r söylerler, panayır yerlerinde, toplantılarda, va’z ve nasihat verirlerdi) diyor. (Fahr-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» hazretleri Safâ tepesine çıkıp Olurdu. Ömer-ül-Fârûk hazretleri de, alt yanına oturdu. Önce erkekler, sonra kadınlar gelip birer birer müslirnân oldular. Kadınların arasında hazret-i Alinin kız kardeşi Umm-i Hâni ile, hazret-i Mu’âviyenin annesi Hind de vardı. Resûl-i ekrem • sallallahü aleyhi ve sellem» kadınlara (Hırsızlık etmiyeceğinize söz verin) buyurunca, Hind ileri gelip, (Eğer hırsızlık etseydim, Ebû Süfyânın malından çok şey çalardım), dedi. Fahr-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem», o vakt Hindi tanıdı. (Sen Hind misin?) buyurdu. (Ben Hindim. Geçmişi afv et! Allah da seni afv eylesin!) dedi. Resûl-i ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem» zinâ etmemek şartını söyleyince, Hind, (Hür olan kadın hiç zinâ eder mi?) dedi. Sonra evlâdlarını öldürmemeği şart buyurunca, Hind, (Biz onları küçük iker büyütdük. Büyük iken, sen onları Bedrde öldürdün. Artık m oldu ise orasını sen ve onlar dahâ iyi bilirsiniz) dedi. Hazret-Ömer çok sert ve ciddî olduğu hâlde. Hindin bu sözün dayanamayıp güldü. Kadınların iftirâ etmemesini teki' buyurunca, Hind, (Vallahi iftirâ çirkin şeydir. Sen bize güz ahlâkı emr ediyorsun) dedi. Nihâyet ısyân etmemeği tekJ busurunca, Hind, (Biz bu yüksek huzûra, sonra ısyân etm» nİNşeti ile gelmedik) diye söz verdi. Hindin öldürülmesi eı olunmuşken, böylece afva kavuşdu ve hâlis kalb ile îmân et/ Hemen evine gelip, ne kadar heykel var ise, (Bu kadar zem sı/c
•sâllâlUhü alc>hi w seUcm- oradaki kadınlara hayr d diyor. Hindin afv ve îmâna kavuşması, başka kaçani *** ceslrct vierdı Gelip afv dilediler. Kabul buyuruldu. Hind b^iylece. çok kimsenin ölümden kurtulmasına ve imân gelmesine sebeb cırnakla bahtiyâr oldu. (Ebû Süfyân ofuüın kuvvetli müslımân oldular. Resûl-i ekrem. onlar kluUıkde kullandı) divor.
Şnier. hazret-i Mu’âviyenin islâmiyyete hizmetleri hadisH şerifle övülmesi karşısında, ne yazacaklarını şaşırarak babasınm âıle hayâtını kurcalıyor.'üazret-i Mu’âviyeyi, bı yoldan lekeleme|e çalışıyorlar. Babası ne kadar kötülense, Ebi Leheb kâfin derecesine düşüremezler yal Adına âyet nâzil olaı Ebû Leheb kâfirinin oğlu Utbe, ResîUullaha çok eziyye yapardı. Bunlar yetmiyormuş gibi, sıkıntısı artsın diye mubârek kerimesini boşamışdı. (Kısâs-ı Enbiyâ) da^ diyor ki (İşte bu Utbe, Feth günü imâna geldi, afv diledi. Resûlullah af buyurup, hayr düâ eyledi. Utbe. Huneyn gazvesinin en kızgu zemanında Resûlullahın önünden ayrılmadı). Şî’î yazarlaı Ebû Leheb kâfirini hiç kötülemiyor. O habisin oğlu olduğu içiı ve Resûlullaha çok işkence yapmış olduğu için Utbeye birşe demiyorlar. Çünki Utbe, birinci halîfenin hazret-i Al! olmasır istiyordu. Bunun için şi’r söylüyordu. Görülüyor ki, yazan kıymet ölçüsü, İslâm ve küfr veyâ Resûlullaha hizmet v eziyyet etmek gibi ana da’vâlar değildir. Hazret-i Alîy oy verip vermemek da’vâsıdır. Din yolunda değil, siyâsi yolundadır. Eshâb-ı kirâmı geçimsiz ve aşağı kimseU göstermek da'vâsındadır.
Yukarıda, (Kısas-ı Enbiyâ) nın çeşidli sahifelerinde aldığımız yazılar, Sonbehâr Şî’î mecmû’asındaki iftirâlan yalan olduklannı açıkça göstermekdedir. (Kâmûsul-a’lâm) d diyor ki, (Hind bin Utbe bin Rebî’a bin Abd-i Şems, Kureyş asıizâdelerinden idi. Ebû Süfyânın zevcesi idi. Ebû Süfyândi önce. Fâkıh bin Mugîrenin zevcesi idi. İslâmda sebât ve hüsı hareket etdı. Akili, ileriyi gören, idâreci bir hanımdı. Yermil gazâsında zevci Ebû Süfyân ile birlikde bulunup, müslimânla rumlara karşı hücûma teşvik ederdi).
Hindin «radıyallahü anhâ«* îmânının kuvvetini ve iffetini derecesini bütün kitâblar yazmakdadır. İslâmiyyetden önı Arabistanda nikâh ve âile hayâtı vardı. Lütfen, otu zahiri maddeye bakınız! Şî’îler, âile hayâtını, kendi müt’a denile
mrtiTS hayâtlarına benzetiyorlar. Kendileri gibi herkesin de harâm işlediğini sanıyorlar. (Me'âric-ün>nübüvve) kitabında diyor ki (Hınd «radıyallahü anhâ» imâna gelip evindeki he\kelleri kırdıkdan sonra. ResûluIIaha iki kuzu hedıyye gönderdi. Resûlullah kabul buyurup. Hinde bereket ile düâ eyledi. Hak teâlâ, onun koyunlarına. o kadar bereket verdi kı, .sayısı bilinmez oldu. Hind, her zeman, bunlar Resûlullahın bereketidir derdi). Abdülganf Nablusî, (Hadîka) nın yuzyırmialtıncı sahîfesinde buyuruyor ki. (ResûluIIaha îmân eden herkesin kalbinde. Onun büyüklüğü ve sevgisi vardır. Fckal. mikdârı başkadır. Kalbleri bu sevgi ile dolup taşanlara/ değildir. Sö/birliği ile bildirildi ki. Ebû Süfyânın «radıyallahü anh** zevcesi Hind «radıyallahü anhâ», (Yâ Resûlallah? Mubârek yüzünüzü hiç sevmezdim. Şimdi ise, o güzel yüzün, bana herşeyden dahâ çok sevgilidir) demişdir.)
Hazret-i Mu’âviyenin zulm etdiğini bildiriyor. Hâlbuki, hazret-i Mu’âviye halîfe olunca, İslam memleketlerine sulh, sükûn, huzûr geldi. Geçimsizlikler sona erdi. Cihâd ve fütühât başladı. Adaleti, ihsânlan her yere yayıldı. Târih kitâblan bunları uzun uzun anlatıyor.
8— (Saltanat gâyesıyle hurâfeler yaratan, güzelim ıslâm dînini koyu te'assub ve ümmetçiliğe çeviren zihniyyetin tohumu Osmân/ı padişahlarının ba zılarının zihninde ve gönlünde yeşerdi. Butun bu olanlar Şî'iler içindi Çünkı Şî'îler, birlik istemişlerdi. Vahdâniyyetın (Muhammed-Alî) ile başladığım biliyorlardı. Amaçları Ehl-i beyti sevmek ıdı Ümmetçilik tahakküme başlayınca. Şî’îler ve aydınlar bunun karşısında olmuşlardır Halifelik zemanı, seçimle ilk halîfe olan hazret-ı Alî değil miydi) diyor.
Allahü teâlâ Müslimânlara (Resulümün ümmeti) diyor. Peygamber efendimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», Müslimânlann kendi ümmeti olduğunu bildiriyor. Meselâ (Ümmetimin büyük günâhı olanlarına şefâ’at edeceğim) ve (Ümmetimin âlimleri. Benî Isrâîlin Peygamberleri gibidir) gibi dahâ nice hadîslerde (Ümmetim) diyor. Kendisinin Şî’î olduğunu bildiren bu yazar ise, Osmânlı pâdişâhlan güzelim ıslâm dînini ümmetçiliğe çevirdiler diyerek, Müslimânlann halîfelerini kötülüyor. Ümmetçiliği de sonradan meydana çıkmış göstererek beğenmiyor. Yazarın bu sözü de, müsiimânlıkla taban tabana zıddır. Şî’îlliği savunmakdadır. Şî'îlerın bütün plânları müslimân görünerek islâmiyyete
saldırmakdır. Birlik istiyorlarmış. Bu sözleri kasabın kese koyuna (Ben seni çok seviyorum, canına kıymak istemiyorul demesine benziyor. Şnierin, islâmiyyetde, kardeşi kard< öldürtmek fitnesini ortaya çıkaran Ibni Sebe’in yolun olduklarını örtmeğe çalışıyor. Şî’îlerin azgınlarından ol Hasen Sabbâhın, kıydığı canlan, akıtdığı binlerce müslim kanını târihler uzun uzun yazmakdadır. Yalnız Has Sabbâhın cinâvetlerini, hıyânetlerini okuyanlar bile, ^ olduğunu bildiren bu kimsenin yanlış yazdığım pek anlarlar.
(Kısas>ı Enbiyâ) nın sekizyüzseksenyedinci sahîfesin diyor ki, Hasen Sabbâh bir Şî’î sapık, bir mülhid iı Harâmlara halâl diyerek, çok kimseleri yoldan çıkan (Elemut) kafası ve civârı bunun tarafdarlan ile doldu. V kesicilik yaparlardı. Ehl-i sünnete yezidî diyorlardı. Bir yez: öldürmek, on kâfiri öldürmekden dahâ sevâbdır biliyorlı Bunun için, hâcılan, hâkimleri, âlimleri, askerleri han^ saplayıp öldürürlerdi. Bunlara (Bâtınıyye) veyâ (Ismâîliy] denir. Kâfir ve azgın kimselerdi. Hasen Sabbâh, otuzbeş se çok kimselerin dinlerine ve canlarına kıydı 518 [m. Ilî senesinde Cehenneme gitdi. Beşyüzelliyedide (557) başk olan torunu Ahund Hasen, hepsinden dahâ alçak zındık Müslimânlan aldatmak için, Şî’îlere (Alevî) adını takan I hâindir. Hazret-i Alînin şehîd edilmiş olduğu Remezâr onyedisinde, beşyüzellidokuzda (559) bir meydanda minbt çıkıp (Beni Alî gönderdi. Ben bütün Müslimânların imâmıyıı Islâmiyyetin aslı, faslı yokdur. îş kalbdedir. Kalbi temiz ola günâh zarar vermez. Herşeyi halâl etdim. Keyfinize bakını: dedi. Kadın erkek karma kanşık şerâb içdiler. O günü başlangıcı yapdılar. Bu zındık beşyüzaltmışbirde (561) kaj tarafından öldürüldü. Torunu Celâleddin Hasen, bu bozı yolu bırakdı. Ehl-i sünnet mezhebine girdiğini halîfeye bildir Hasen bin Sabbâhın yazdığı zındıklık kitâblannı topla> yakdırdı. Fekat (618) de öldü. Yerine geçen oğlu Ahuı Alâeddin Muhammed, İsmâîliyye devletinin yedinci başka olup, dedelerinin bozuk yolunu tutdu. Harâmlan halâl yap< Oğlu Ahund Rükneddîn (652) de, bu habîsi yatağını öldürtdü. Babasının habs etdiği Şî’î âlimlerinden Nasîreddîı Tûsîyi vezîr yapdı. Fekat altıyüzellidörtde (654) Hülâgünt kardeşi, Mâverâünnehrde, bunu i’dâm etdi. Hülâgü, Ismâ
mulhıdlcrını kılmçdan geçirdi. Muslımânlan bu zındıklardan kurtardı. (Dinsizin hakkından îmânsız gelir) sö/unün doğru olduğu bir kerre dahâ görüldü.
(Kâmûsul-a'lâm) da tsmâîlıyye kelimesinde diyor kı; (ŞP-îlerın yirmi fırkasından birisidir. İmâm-ı Câ’fer Sâdık hazretlerinin hayâtında ölen büyük oğlu fsmâilı son imâm tanıdıklarından bu ismi almışlardır. Tenâsuha inanırlar. Harâmlara halâl derler. Her ahlâksızlığı sıkılmadan yaparlar. Çok müslimân kanı döken (Karâmıtf) zındıklan ile Hasen Sabbâh hâini ve Mısrda islâmiyyeti yıkmağa çalışan (Fâtımi) devleti hep İsmâîli idi. Şî’îlerin azgın olanları ve Durzîler ve Vehhâbîlcr de, bunlardan türemişdir). şnierin kendilerine (Alevf) dedikleri (Müncid) kitâbında yazılıdır.
Şı’îlcr (Muhammed-Alî) birliğinde toplanıyor, diyor. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde medh-ü senâ buyurulan Eshâb-ı kirâm, bu birlikden dışarıda imiş. Cennet ile müjdelenen ilk üç halîfe ve bunlar zemanında İslâmiyyeti üç kıt’aya yayan İslâm mücâhidleri, başka birliklerde imiş. Fekat, yazar (Muhammed-Alî) sözünde de samimî olmadığını anlatmakdadır. Çünki, hazret-i Alî, üç halîfeyi, hattâ, kendileriyle harb etdiği Eshâb-ı kirâmın hepsini çok severdi. Onlann mü’min olduklannı, kıymetli olduklannı hutbelerinde ve her toplulukda söylerdi. Onlan medh-ü senâ buyuruyordu. Alevî ismi ile şereflenen kimsenin de böyle olması lâzımdır. İrandaki Şî’îler, Ehl-i beyt yolunda olduklarını söylüyorlar. Yurdumuzdaki alevîlerin ve Sünnîlerin birlikde sevdikleri mubârek alevî ismini kendilerine maske yapıyorlar. Hâlbuki, bütün yazıları ve bütün hareketleri alevî olmadıklarını göstermekdedir. Bunların iç yüzünü meydana çıkarmak için o zeman yazılmış olan (Tuhfe) kitâbında diyor ki:
1)Şî’îler (Muhammed-Alî birliği) parolası altında, Resûlullah ile, hazret-i Alîyi bir derecede sanıyorlar.
2)İster yehûdi, ister hıristiyân, ister müşrik olsun, hazret-i Alîyi seven herkes Cennete girecek diyorlar. Eshâb-ı kirâmı sevenler, çok ibâdet yapsalar da, Ehl-i beyti de şevseler de. Cehenneme gireceklerdir diyorlar.
3)Alîyi sevenlere, günâh zarar vermezmiş.
5)Kur’in-ı kerimi hazret-i Osman de^şdirdi diyorl Birçok âyeti inkâr ediyorlar.Hazret-i ömere la’net etmek, zikrden ve Kur’ân oku. makdan daha sevâbdır, diyorlar.
7)Eshâb-ı kirama ve Zevcât-ı zevil ihtirâma la’net etmek ıbâdetdır. Nemâz gibi, onlara hergün la’net farzdır diyorlar.
8)Hazret-ı Ebû Bekre, hazret-i Ömere bir kerre lâ’net etmek, yetmiş ibâdet gibidir diyorlar.
9)Hazret-i Rukayye ile Ümm-i Gülsüm, ha/ret-ı Osmân ile evlendikleri için. Resülullahın kızı değildirler dıvorlar.
10)Hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osmân "«Radıyallahü anhüm» münâfık idi diyorlar. Bu sözleri ile, bu üç halîfeyi medh eden hadîs-i şerifleri inkâr ediyorlar. Bu hadîs-ı şerifler, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin (İzâlet-ül-hafâ) ki’.âbında, vesikaları ile birlikde yazılıdır.
II) Hazret-i Ebû Bekr, (Temîm) kabilesinden ve hazret-i Ömer (Adî) kabilesinden olduğu için. Temim ve Adi bir putdur. Ebû Bekrie Ömer gizlice bu putlara tapınırlardı diyorlar. Hâlbuki hazret-i Ali, Hazret-i Ebû Bekrin oğlu Muharnmede kızını verdi ve onu vâlî yapdı. Bir kızını da hazret-i Ömere verdi. Şiryandan, hazret-i AH ma’sûmdur, hiç yanılmaz diyorlar. Bir yandan da, hazret-i Alinin kızlarını verdiği din büyüklerine ve Resülullahın kayın pederine ve dâmâdına münafık diyorlar.
12) Ehl-i sünnet olan Müslimânlan, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte düşman biliyorlar. Hâlbuki Ehl-i sünnet, hazret-i Alîyi ve Ehl-i beyti çok sevmekdedir. Bunları sevmek, son nefesde imânla gitmeğe sebeb olur demekdedir. Evliyâ olmak için, bunları çok sevmek ve izlerinde bulunmak lâzım olduğuna inanmakdadır.replika satış sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder