Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika telefonlar samsung galaxy note3 vesilesi4

 http://www.replikakoremali.com/


replika telefonlar samsung galaxy note3 vesilesi4 evet arkadaslar sizlere bugünde güzel yazılar paylasmaya devam ediyorum.Adâlet, bir âmirin, bir hâkimin, memleketi idârc için koyduğu kanûn, câ’ide, çizdiği hudûd içinde hareket ctmekdir. Zulm ise, bu kanunun, bu hududun, )u dâirenin dışına çıkmakdır.

Âlemleri yaratan, yokdan var eden, mâlikimiz, sâhibimiz Allahü teâlâ, hâkim-erin hâkimi, herşeyin asi sâhibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, hâkimi, sâhi-)i mâliki yokdur ki, Onu bir hudûd içinde harekete, bir dâire içinde kalmağa mecbur etsin ve bir kanûn altında bulundursun. Bîr vezîri, bir müşâviri, bir yardımcısı yokdur ki, iyiyi fenâdan ayırmak için işâret versin, yol göstersin. Bundan dolayı, Al-ahü teâlânm, adâletin bu ta’rîfi ile zâten bir ilgisi olmaz. Ona zulm kelimesi yakla-«mıyacağı gibi, bu ta’rîfe uyarak, âdil demek dc, yakışmaz. Âdil denilmesi, zulmü ıâtırlatabilir. Allahü teâlâ için, bu ta’rîfe göre, adaleti hâtırlamak da, zulmü lıâtırla-nak gibi, câiz olmaz. Allahü teâlânın bir ismi (Adi) dir. Âdil olduğu muhakkakdır. 3u ism de, başka ismleri gibi, te’vîl olunur. Uygun bir ma’nâya çevrilir. Ya’nî, adilen murâd, adâletin gâyesidir. Meselâ, Rahmân ve Rahîm de, Allahü teâlânın ismi-lir. Rahmet ve rahm sâhibi demekdir. Rahm, kalbin bir tarafa eğilmesine denir. Al-ahü teâlânın kalbi yokdur ki,meyi etsin. Kalb, mahlûkda bulunur. O hâlde, rahm iemek, rahmin gâyesi demekdir ki, ihsân etmek, iyilik etmekdir. Adi isminin de jâyesi, netîcesi, iyilik edici, nefse uygun gelen, tatlı gelen şeyleri verici demekdir.

Allahü teâlâ, adle, adâlet yapmağa mecbûr değildir. Mecbûr olsaydı, muhtâr almazdı. Ya’nî, irâdesi, isteği bulunmazdı. İrâdesi olmıyan, mecbûr olur.

Bu ta’rîfe göre, (Filân şey adâlete uymuyor) denilemez. Allahü teâlâya, bu na’nâda âdil denilemiyeceği gibi, böyle adâlete mecbûr da değildir.

2.Adâletin yüksek ta’rîfi, (Kendi mülkünde olanı kullanmak) demekdir. Zulm de, başkasının malına, mülküne tecâvüzdür. Adâletin, dînimizdeki ta’rîfi de, şte budur.

Âlemlerin hepsi, ulvî, süflî, cismânî, arazî (sıfatlar), bedenî, ruhî, melekî, insâ-nî, cinnî, hayvânî, ncbâtî, cimâdî fcânsız], felekî [göklerJ, kevâkib [yıldızlar], büyük /e küçük cismler, Arş ve Kürsî, yer ve gökler, elementler ve mineraller, madde ve na’nâ âlemleri, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın kemîne [âciz, muhtâc] mahlûkları ve nülkü olup, hepsinin tek yaratanı, müstckıl sâhibi, yalnız O’dur. O, her hâlde, her rakımdan kemâldedir. Noksânlık yokdur ki, ikmâl etmek, temâmlamak lâzım olsun. Ondan başka herşey, O’nun mülkü ve mahlûkudur. Memlûk mâlike, mahlûk lâlıka, mülkde ve yaratmakda şerîk [ortak] olmadığı gibi, birşeye de mâlik değildirler.

Bu her iki ta’rîfe göre, Allahü teâlânın işleri için, (adâlete uymayan) birşey olmaz. Böyle birşey görmek, yaratanı, ba’zı şeylerde, yaratdığı şeylere benzetmek 3İur. Bu ise, büsbütün haksızlıkdır. Yaratan, hiçbir sûretle yaratdıklarına benzemez.

[Süâl: — İslâm memleketlerinde dünyâya gelen müslimân çocukları, ana, babasından, komşularından, hocalarından görerek, öğrenerek müslimân oluyor. Başça memleketlerdeki kâfir çocukları ise, kâfir olarak yetişdirilip, müslimânlıkdan mahrum ediliyor. Bunlar da İslâm terbiyesi ile yetişdirilseydi, müslimân olur, Cen-ıete giderlerdi. Böyle yetişenlerin Cehenneme gitmesi haksızlık olmaz mı?


Akl, insanlık gibi mütevâtı midir, yoksa ilm gibi müşekkık mıdır? Llbetı şekkikdir. Ya’nî, nev’inin ferdlerindc müsâvî olarak bulunmaz.O hâlde, en ) akl ile en aşağı akl arasında binlerce dereceleri vardır. Şu hâlde, (aklın kabCıl e< ceği) sözü nasıl doğru olabilir? Hem hangi akl, ya’nî kimin aklı, en çok ak kimsenin mi, yoksa her akili denen kimsenin mi?

Akl, başlıca iki kısmdır: (Selîm akl), (Sakîm akl). Bunların her ikisi de Tâm selînı akl, hiç yanılmaz, hatâ etmez. Pişmân olacak hiçbir hareketde maz. Düşündüğü şeylerde asla hatâ etmez. Hep doğru ve sonu iyi olan işlerd' nur. Doğru düşünür ve doğru yolu bulur. İşleri hep doğrudur. Böyle akl, ancı gamberlerde “aleyhimüssalâtü vesselâm” bulunur. Her başladıkları işde mu olmuşlardır. Pişmân olacak, zarar görecek birşey yapmamışlardır. Bunların yakın, Eshâb-ı kiramın, Tâbi’în ve Tebe-ı tâbi’înin, din imâmlarının “rıdvâ aleyhim ecma’în” akllarıdır. Bunların aklları, alıkâm-ı şer ıyycye uygun ak Onun için, bunların zemanında, islâmiyyet genişledi. Müslimânlar çoğaldı, iyi anlıyan, bunu pek iyi görür.

Sakîm akllar, bunların aksî, tam tersi olan akllardır. Düşündükleri şeyi yapdıkları işlerde yanılır. Hepsi üzüntüye, pişmânlığa, zarara, sıkıntıya sebt

Bu iki kısm akl arasında, çok ve çeşidli dereceler vardır. Şunu da bildir mü’minlerin, dînî aklı ve dünyevî aklı olduğu gibi, kâfirlerin de, dînî ve dün> vardır. Kâfirin dünyâ işlerine eren aklı, âhıret işlerine eren akimdan üstün oh bi, mü’minin âhıret işlerini anlıyan aklı, dünyâ işlerini anlıyan aklından üs Fekat, bu hâl devâmlı değildir. Dünyâ geçer, biter. Geçici işlere yarayan akl, lı olan, bitmiyen işlere yarayan akldan dahâ kıymetli olamaz.

[Aklı ve zekâyı birbirine karışdırmamalıdır. Zekâ, sebeb ile netîce ar; bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamakdır. İsviçreli Claparede (Yeni îcâb ve vaz’ıyyetlere, zihnin en iyi şeklde uymasıdır) diye anlatmışdı muhîtimize uymamızı sağlıyaıı bir kuvvetdir. Tek hücreli hayvanlar, muhîti te’sîr etmesi ile hâl değişdirerek, bu tepkiye uyar. Dahâ ileri olan eklem ba da, tepkilere sevk-ı tabî’î (iç güdü) 1er de katılır. Kemikli hayvanlarda, bu ik te, alışkanlık da karışır. En yüksek hayvanlarda ve insanlarda ise, muhît< için, yeni bir fe’âliyyet, bir davranış ortaya çıkar ki, bu da zekâdır. Bergsı ki: (İlk insanların ve her asrın, geri kalmış kısırdan, tabî’ate uymak, hayv kendileri arasında münâsebet kurmak için âletler yapmışdır. Bu âletler, zel pılmışdır). Görülüyor ki, âlet yapmak, tekııikde yükselmek akla değil, zel metdir. Alman psychologue ve pedagogue’larından VVilliam Stern, (Zekâ, ı yi, hayâtın yeni şartlarına uydurmakdır), dedi. Ya’nî problem, mes’ele çözr vetidir. Amerikalı Terman ise, (Zekâ mücerred fikrlerle düşünebilmekdir) c Bütün bu ta’rîfler gösteriyor ki, zekâ, sevk-ı tabî’îden yukarı, akldan a şü’ûr basamağıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder