Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika samsung note 4,den islam bilgisi4

replika samsung note 4,den islam bilgisi4 bugün replika samsung note 4 szin icin islam bilgisini hazırladı ve replika samsung note 4 sizin icin dediki TAbiilorden sonr& gelen müetehid fcdcihlerin ekserisi de, seha, binin re yini hüccet olarak kabul etmişlerdir. Çünkü sahabiler, ilim lerini bizzat Peygamber (S.A.)’den almışlar ve bir kısım meseleleri, Peygamber’den sözle nakletmemişlerse de, amelî olarak nakletmiş-lerdir. Onlann görüşleri Peygamberimizin rehberliğine dayanmakta dır Bunun içindir ki onlar Peygamber (S.A.)’in getirdiği dinî anla makta daha kuvvetli ve ictihadlan akli olmaktan ziyade Peygamber (SA )’den görüp öğrendiklerine daha yakındır.îbni Kayyim el-Cevziyye, sahabînin rey’inin sağlamlığını açıklarken şöyle der;

«Şahabı bir söz söylediği, bir hüküm veya fetvâ verdiği zaman onda bizde bulunmayan anlayış imkânları vardı Bazı hususlarda sahabfnin sahip olduğu anlayış imkânlarına biz de sahibiz. Fakat, sahabînin anlayış özelliği, Peygamber (S A.l’den veya başka bir sa habiden şifahen işitmiş olmeısı ihtimalidir. Sahabîlerin kendilerine has bilgileri pek çoktur. Çünkü her sahabî, işittiği şeylerin hepsini rivayet etmemiştir. Ebu Bekr Sıddık ve Ömer el-Fânik gibi büyük sahabîlerin işittiklerine nispetle rivayet ettikleri çok azdır Meselâ, Ebu Bekr’in Peygamber (S.A.)’den rivayet ettiği hadis sayısı yüz e varmam aktadır. Halbuki O, Peygamber (S.A.)’den hiç ayrılmaz ve O’nun yaptığı herşeye vâkıftı. Hattâ peygamberliğinden önce başla yıp vefatına kadar O’na arkadaşlık etmişti. Peygamber’i, O nun sö zünü, işini ve yaşayaşını en iyi tanıyan zat O idi Diğer büyük sa-habllerin de rivayetleri, Peygamber (S.A.)'den işitip gördüklerine nispetle pek azdır Onlar işitip gördüklerini rivayet etselerdi, Ebu Hüreyre’nin rivayetinden kat kat fazla olurdu. Ebu Hüreyre dört seneye yakın bir zaman Peygamber (S.A.)’e arkadaşlık ettiği halde O’ndan pek çok hadis rivayet etmiştir. Sahabîlerin hal ve yaşayışla rını bilmeyenler, herhangi bir vak a hakkında sahabiler birşey bil selerdi, rivayet ederlerdi, derler. Halbuki sahabiler Peygamber’den birşey rivayet ederken fazla veya noksan yaparız diye korkarlardı Peygamber (S.A.)’den işittikleri şeyi defalarca konuştukları halde bunu Peygamber (S.A.)’den işittiklerini açıklamazlar ve «Peygam ber (S.A.) şöyle buyurdu» demezlerdi.
«Sahabînin verdiği fetvâ şu altı şıkkın dışına çıkmaz
«1 — Sahabî, onu Peygamber (S.A.)’den işitmiş olabilir
«2 — Peygamber (S.A.)’den işitenden işitmiş olabilir
«3 — Kur’andan böyle anlamış olabilir
«4 — Saiıabİler bu hususta ittifak etmiş oldukları halde onla nn bu ittifakları değil de, sadece bu fetvâyı veren sahabînin sözü bize naJdedilmiş olabilir.
«5 __ Sahabiler, arapçayı ve kelimenin delâlet ettiği mânâyı biz-
den daha iyi bilmekle, yahut Allah ın emri ile ilgili durum ve kari nelerle veya Peygamber (S.A )’e uzun zaman arkadaşlık etmek, O’ nun hal ve yaşayışlarını muşahade etmiş olmak, sözlerini işitmek ve bu sözlerin maksatlarını kavramak, vahy in gelişine şahid olmak, bilfiil Peygamber (S A )’in bu vahy’i açıklamasını görmek gibi hu-suslau*ın yardımıyla birçok meseleleri bizden daha iyi anlamış ola bilirler.
«6 — Şahabı. Peygamber den kendisinin rivayet etmediği birşey den anladığı mânâya göre fetvâ vermiş, fakat bu anlayışında yanılmış olabilir Bu takdirde sahabînin sözü hüccet olmaz..
«Bu altıncı şık bir faraziyeden ibaret olup vâki olması da uzak bir ihtimaldir Bu itibarla sahabîlerin sözleri sünnet makamında-dır.» --
Burada açıklamamız gerekir ki, sahabilerin sözlerini birçokları sünnet veya Peygamber (S A.) in hadisi gibi kabul etmişlerdir. Do layısıyle, onlara göre, sahabiler ibadete taalluk eden ve akılla izahı mümkün olmayan hususlarda bir fetvâ vermişlerse bu fetvâlar kesin olarak Peygamber in sünneti sayılır. Bu fetvâ ile Peygamber (S. A )’den naklolunan hadisler arasında tercih yapılabilir. Zira hiçbir sahabi. Peygamber den işitmedikçe re’y ile halledilmeyecek bir meselede fetvâ vermez0te yandan bilginler, Peygamber (S A.l’in sözlerini ve O na nispet edilen hüküm ve fetvâların kabul edilmesini, bunlara muhalif olan sözlerin reddini beyan etmişlerdir. Çünkü Peygamber’e nispet edilmesi ihtimalinden dolayı sahabinin sözünü kabul edip doğrudan doğruya Peygamber den rivayet edilen sözü terketmek doğru olmaz. Ancak sahabiden rivayet edilen fetvânın, onun kendi re’yi ile olması imkânsızsa durum değişmektedir. Çünkü re’y ile halledilmesi mümkün olmayan ve tamamen nakle dayanarak halledilmesi gereken hususta sahabînin fetvâsı sünnettir.
imam Mâlik, böyle bir fetvâyı Peygamber (S.A.)'in hadîsi olarak kabul eder. Şukadar ki O, Peygamber (S.A.)'e nispet edilen bir hadisle bu fetvâ arasında tercihte bulunur. Bu yönden İmam Mâlik özel bir ihramla Umre yapmayı Hac aylarmda mekruh saymıştır. Burada O, Hz. Ömer’in re yine uymuştur. Çünkü Hz. Ömer'in böyle Umre’yi yasakladığı rivayet edilmiştir. Sa’d b. Ebî Vakkas yoluyla Peygamber den Umre ile Haccı birleştirmenin daha iyi olduğuna dair
(22) Mamul-Muvakkıin, c. IV, s. 128; Mânir rd-Dimaşkî Ubı (KahİiY)
yapılan rivayet bu görüşe aykırıdır Sa’d b Ebi Vakkas, Peygamber ^S.A ) böyle yaptıfifi için biz de böyle yapıyoruz demiştir. Fakat İmam Mâlik, Hz Ömer’in sözünü tercih etmiş ve onu sünnet saymıştır. O bu hususta; ömer„ Peygamber’in sünnetini Sa’d’dan daha iyi bilir, demiştir.
İmam Mâlik. Ömer’in sözünü, her nekadar bir saraJıat yoksa da. Peygamber den bir nakil olarak kabul etmiştir. O. Sa’d b. Ebi Vakkas’ın Peygamber (S.A.) den naklettiğini açıkça söylemesine rağmen, Hz. Ömer’in sözünü tercih etmiştir.
4— MÜCTEHtD İMAMLAR DEVRİNDE İCTİHAD
Tabiilerden sonra talebeleri gelmektedir ki, bunlara, «Teba-ı Tâ biin» (Tâbiîlere tâbi olanlar) denilmektedir. Fıkhı mezheplerin ku ruluşu bunların çağlarma rastlar. İmamların en yaşlısı Teba i Ta biln’den. diğer tabirle tâbiîlerin talebelerinden Ebu Hanife’dir. O’ nun bütün hocaları, İbrahim Nahaî .Şa’bi, Hammad b. Ebi Süley man, Atâ b. Ebî Rabah gibi yaşlı ve genç tâbiilerdir. Müctehid imam larm bir kısmı doğum ve zaman itibariyle birçok sahabilerin dev rine rastladıkları için tabiî iseler de, daha çok ilimlerini başka bir tabiiden almışlardır. Meselâ; Ebu Hanife, Hammad’dan tahsil gör müş; Mâlik b. Enes, Abdullah b. Ömer’in talebelerinden ilim öğren miştir. Yani Mâlik, Abdullah b. Ömer’in oğlu Salim den, onun azat hsı Nâfi’den ve diğer Medineli yedi fakihten ve bunların talebele rinden tahsil görmüştür.
Medineli yedi fakih ise şunlardır;
0— Süleyman b Yesar (Öl. 100 H ) olup Peygamberimizin ha nımı Meymune bint’ıl-Hâris’in kölesi idi Meymune (R.A.), sonra O -nu mukAtebe akdiyle a^at etmiştir. Bu zat. Zeyd b. Sabit, Abdullah b Ömer, Ebu Hüreyre ve Peygamberimizin hanımları olan Meymu ne. Aişe ve Ümmü Seleme’den rivayetler yapmıştır
7 — Hârice b. Zeyd b. Sabit (öl. 99 H.) olup babası sahabiler arasında feraiz âlimi idi. Bu zat da, babasından ilim tahsil etmiş ve babası gibi re’y ile şöhret yapmıştır Aynı zamanda babası gibi fe raizi de çok mükemmel bilirdi ve halkın miraslarını Kitab ve Sün nete göre taksim ederdi. O’nun hakkında Mus’ab b. Abdillah şöyle söyler; Harice ve Talha b. Abdirrahman b. Avftan halk fetva sorar dı ve onların sözüne bağlanırdı. Bunlar ev, hurma v.s. gibi mallan mirasçılar arasında taksim ederler ve halka çeşitli belge (vesikâ)’ler yazarlardı.
Bu yedi fakih’in çoğu dikkatli ve doğru rivayetle, re ye dayanarak hüküm çıkarma ve fetvâyı birleştirmişlerdir. Bunların hepsi Medine’de toplanmış olup Medine ilmini yaymışlardır. Sâid b. el-Mü-seyyib de. re’y ile hüküm çıkanr ve ona göre fetva verirdi. Onun hakkında çağdaşlanndan biri şöyle söyler: Bir vakit bir adam gördüm O. birşey sormak için toplantılara sokulup duruyor ve birçokları onu bir meclisten başka bir meclise gönderiyorlardı. Sorusuna fetva vermek istemedikleri için nihayet onu Said b. el-Museyyib’in meclisine gönderdiler Çünkü Said b. el-Museyyib’e (Cesaretli Said) derlerdi.-^
Kasim b Muhammed, Ubeyduilah b. Utbe b. Mes’ud, Süleyman b Yesar ve Hârice, re’y ile hüküm çıkarıp fetva vermekle meşhur idiler Re’y ile hüküm çıkarma işinin çok olduğu yerde re’y ile fıkıh da çok bulunmaktadır
Bu itibarla re ye dayanan fıkhın Medine’de de mühim bir mevkii olduğunu burada belirtmek isteriz. Bu adı geçen yedi fakih, Me dine fıkhını temsil etmekle beraber, onların fıkhı, Medine’de re’ye dayanan fıkhın derecesini de açıkça gösterir. Gerçi bu türlü fıkhm derecesi, orada, Irak’ta olduğu gibi yüksek değil ve metodu da farklı idi
Bu yedi fakıh ve diğerlerinin ilmim, genç bir tâbil olan îbni Şı hab ez-Zührt ve Rabiatu’r-Rey nakletmişlerdir. tmam Mâlik bunlann her ikisinin de talebesi idi
Bu tarihi seyir, tâbıller asnndakı fıkıh ve ictihadia. müctehid imamlar asrındaki fıkıh ve içtihadın birbiriyle nasıl irtibat halinde olduğunu açıklamaktadır. Bu tarihî seyir, aynı zamanda fıkıh ekol lerinin kurulduğu tabiîler asrı ile, büyük fıkıh mezheplerinin kurulmaya başladığı asrın birbiri içine neısıl girmiş olduğunu göstermektedir.T&biiler devrinde İslâmî fırkaiann meydana gelmesi ile Peygam ber (S A.) den yalan hadis rivayetleri eulmıştır. Bu devirde, yuka nda da işaret ettiğimiz gibi, kasıtlı birtakım kimselerin İslâm’a giri şi, bu uydurma hadis rivayetini artıran sebeplerden biridir. Fakat bu uydurma hadis rivayeti, tâbiîler devrinde kendilerine beışvurula cak ve gerçeği hakiki kaynaklardan öğrenecek imamlar bulunduğu için mühim bir tesir göstermemiştir. Çünkü o devirde İslâm’ın kaynaklan henüz bulanmamış ve tertemizdi. Fakat, teba-i tâbiin asrında ve daha sonraki asırlarda Peygamber (S.A.)’den uydurma hadis rivayeti, çeşitli sebeplerden şiddetini artırmıştır. Kadı İyaz, bu uy durma hadis rivayetinin sebeplerini şöyle anlatır:
«Hadis uyduranlar birkaç sınıftır. Onların bazısı Peygamber (S.A.)’in aslâ söylemediği bir şeyi birbirini küçümsemek veya bü yüklük satmak maksadı ile uydurmuşlardır. Bunlar zındıklar ve ben zerleridir. Diğer bir kısmı, kendilerine göre, dindarlık maksadıyla birtakım hadisler uydurmuşlardır. Bunlar, bazı hususların faziletle ri hakkında hadis uyduran câhil dindarlardır. Bazı hadisçi (muhad dis) geçinen sapıklar, şöhret yapmak için acayip hadisler uydurmuş lardır. Bazı sapık mezheplerin dâvetçi (dâî) leri taassup ve gizli maksatları sebebiyle, bazı müteassıp mezhep taraftarları da kendilerini savunmak için, bir kısımları da dünyaya bağlı kimselerin is teklerini yerine getirmek ve onların yaptıklarını meşru göstermek için hadis uydurmuşlardır.
«Bu hadis uyduranların kimisi, hadis metni uydurmamış; fakat zayıf bir metin için doğru ve meşhur bir sened uydurmuştur. Bazı lan da, hadis senedlerini altüst etmiş ve bunlara bazı isimleri eklemiştir. Onlar bunu, ya bir fevkalâdelik göstermek veya cehaletlerini örtmek için yapmışlardır. Başka bir gurup da, yalan yere, işitmediği şeyi işittiğini, görmediği kimseleri gördüğünü ve sahih hadisler rivayet ettiğini iddia etmiştir. Diğer bir kısmı da, kasden sahabîler
Bu uydumuı hedie rıveyeumn bırum sebeplen, leberi tAbün dev* mide ve fıkıh mezheplerinin kuruldogıı çe^de er evcuUur, dıyeeae-yiz. Çünkü bunların bir kıeett daha tonraya aittir Bunlardan tAbü* ler devrinde bulunan zındıklık, ikmca eenn burna yarısında daha da artmışur HAfidler ve ŞıUer'ın sapıklan ifulâtri fial mn temsil eiu«ı bid at hareketlen de bdyledsr Katta Hariciler den bazısı tav bekar okluktan eoora şöyle söylemiştir «Peycambenmi2in hadisle nnı iyice inceleyiniz, çünkü biz. yaymak letadıgımiz herşey ıçm bir hadis söylerdik - Emeviler devrinde dünyaya ba^lı olanların nefsi arzuları da aynı şekilde hadis uydurmada rol oynamıştır Çünkü Emevl hükümdarlarına yakın olan ve kalbinde dinin bir yen bulun mayan kimseler, hûkumdarlan memnun etmek için hadis uydur muşlar ve âhıretlerıni dünyalık şeylere değişmekten çekinmemişler dır
Bu yüce din ve kıyamete kanar baki olacak parlak IslAm mira Si uzenne itelen bu tehlike dalamasının büyüklüğü nispetinde, onu. bu gibi şüpheli şeylerden kurtarmak, uydurmaian gerçek hadislerden syıklamak için önem ve çaba ;^fr>terılmiştır Dolayısiyle İslâm bilgin ten. bu tehlike başgostenr göstermez <ıraştırma. inceleme ve mus »umanların ortak mirası olan fıkhı korumak cihetine yönelmişlerdir Onlar bu Islâm mirasını korumak ona sokulan uydurmaları ayıklamak ve onu gelecek nesillere tertemiz vp dosdo^u bir şekilde tes im etmek için ıkı yönde çalışmışlardır
I— Gerçek rivayetleri araştırmak, uydurmaları onlann arasın dan çıkarıp atmak maksadıyla hadisten rivaye» edenlenn şahsiyetlerini. yaşayışlarını incelemişler ve hadis i anlayarak, doğru olarak nvayet edecek güvenilir râvilerJc bu vasıflan taşımayan râvlleri lesbıt etmişlerdir Hâvileri doğrulukta derecelere ayırmışlar, daha sonra bizzat had islen İslam! gerçeklerle ve doğruluğunda şüphe olmayan hadislerle karşılaştınp ölçmüşler. Kuran a ve gerçek hadislere uymayanları atmışlardır
Daha sonra büyük imamlar, sahih hadisleri kitap halinde yazmak işjne girilmişlerdir Bu maksatla İmam Mâlik Muvatta’mı, Süf yan b Uyeyne Kitabu^l-Cârni’ıni, Süfyanı Sevri el-Câmi’u l-Kebir ini ve imam £bu Yusuf. Ebu Hanjfe’den rivayet ettiği Kitab uI-Asârını yazmıştır
Bilginler, râvüerın doğruluk ve adaletle meşhur olup olmadıklarını. o devirde bid at e düşüp düşmediklerini tesbit etmek için hadislerin senedlorinı araştırmışlardır Bu sened araştırması iki devreye aynlır
a)Önceleri senedler (râviler) birbirine baglanmazdl. Bu du rum, tâbiilerle görüşmüş olan Ebu Hanife ve Mâlik gibi mûctehid imamların asrında mevcut idi. Çünkü bu imamlar, ilimlerini tâbii-lerden almış olcuı teba i tâbiinden idi. Gerçi birçok hallerde onlar, genç tAbiÜerden ilim tahsil etmişlerse de, senedin Peygamber (S.A.)’e ulaşmasını şart koşmuyorlardı. Bu itibarla onlar, tâbiînin «Peygamber buyurdu» diyerek söylediklerini kabul ediyorlardı. Çünkü tâbii ne güveniyorlar ve şüpheye düşmüyorlardı. Tâbii de, sahabînin ismini mecbur kalmadıkça zikretmiyordu. Aralarında karşılıklı itimad hâkim idi. Hattâ bu tâbiîler, hadisi birkaç sahabiden rivayet ettikleri zaman sahâbi ismini zikretmediklerini açıkça söylüyorlardı. Bu cümleden olmak üzere bir tâbiî olan Hasen el-Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir
«Bir hadisi dört sahâbi rivayet etmişse o hadisi ben mürsel olarak (sahabî ismini zikretmeksizin) rivayet ederim. Bir hadisi bana faleuı rivayet etti, dersem onu sadece o zat söylemiştir. Peygamber şöyle buyurdu, dersem o hadisi yetmiş veya daha fazla kişiden işit mişim demektir.»
Bu hususta el-A’meş de şöyle rivayet etmiştir; «İbrahim’e, ba na Abdullah’tan bir hadis rivayet ettiğin zaman onu sened olarak göster, dedim. O da dedi ki, Abdullah’tan herhangi bir hadisi bana falan rivayet etti dersem, onu rivayet eden o şahıstır. Abdullah şöy le dedi dersem, onu bizzat bana Abdullah rivayet etmiştir.»
Bu sebeple Ebu Hanife, hadisi çok zaman mürsel olarak zikre derdi. Mâlik, hadisi aldığı kimseye önem verir ve sened zikrini ıs temezdi. Mâlik şöyle derdi: «Dört kişiden ilim alınmaz, diğerlerin den ahnır. Bunlar; 1 — Sefih, 2 — Bid’ate sevkeden nefsi arzulara uyan, 3 — Uydurma hadis rivayet etmekle itham edilmese dahi ko nuşurken yalan söyliyen, 4 — Dindar olmakla beraber câhil olan kimselerdir.»
îmam Mâlik bu dört sınıftan olmayanlara itimat gösterir ve on lann rivayetini kabul ederdi
b)îlk mûctehid imamların çağından sonra insanlar arasmda, ahde vefasızlıkları nisbetinde yalancılık da artmıştır Bu devirde ha dis öğrenenler, öğrendikleri hadisi ne tâbilden. ne de teba-i tâbii
den almışlardır. Bundan dolayı onlar, rivayetin dogruluj^unu kabul etmek için hadisteki senedin Peygamber (S.AJ’e kadar ulaşmasını şart koşmuşlardır. Meselâ, Ebu Hanife ve Mâlik'ten sonra gelen İmam Şafii, sahabiyi zikretmiyen râvinin hadisini veya senedler arasında herhangi bir kesiklik (inkita’) bulunan hadisi aslâ kabul etmemiştir. Ancak, mürsel olarak hadis rivayet eden ravide şu iki şart bulunursa, onun rivayet ettiği böyle bir hadisi kabul etmiştir:
1— Tâbii, sahabinın ismini zikretmeksizın mürsel olarak bir hadis rivayet ederse, o tâbilnin Said b. el-Mûseyyib gibi birçok sahabi-leri gören büyük tâbiilerden olması lâzımdır.
2— Böyle bir hadis rivayet eden tâbiiyi, şu gibi destekleyici hususiyetler bulunmalıdır:
aJ Hadis’i başka bir yoldan Peygamber’e mânâ itibariyle isnat etmiş olmak,
b)Bu hadis i destekleyen ilim ehlinin kabul ettiği ve başka bir yolla rivayet edilen diğer bir mürsel hadis bulunmak,
c)Sahabi’lerin kabul etmesiyle bu mürse' hadis desteklenmiş olmak.
d)Bilginlerden bazılannm mürsel hadisi kabul ederek ona gö re fetvâ vermiş olmaları gerekir. Meselâ, «Vârise vasiyyet yoktur» hadisi böyle bir mürsel hadistir ve bunu pek çok fukahâ kabul etmiştir.
Bu saydığımız şartlar bulunmadığı takdirde mürsel hadisi Şafii kabul etmez. O’na göre bu şcutlan ihtivâ eden mürsel bir hadis, sened bakımmdan muttasıl (Peygambere ulaişan) hadisten daha aşağı bir derecededir. Eğer böyle bir hadis, musned (Peygambere şahabı vcısıtasiyle dayanan) bir hadisle çatışırsa, bu şartlan ihtivâ etse dahi, Şafii onu reddeder.
Şafii’nin çağmda mürsel hadisin durumu bundan ibarettir. Ondan sonra gelen Ahmed b. Hanbel asrmda ve büyük hadis mecmua-lannm meydana geldiği asırlarda ise, mürsel hadisin durumu daha da zayıflamıştır. Meselâ; Ahmed b. Hanbel. mürsel hadisi zayıf hadislerden saymış, ancak muttasıl bir hadis bulunmadığı takdirde mürsel bir hadisle amel etmiştir. Hattâ Nevevî «Takrib» adlı eserinde fakih, muhaddis ve usul bilginlerinin büyük çoğunluğu gibi düşündüğünü ve mürsel hadîsi, zayıf sayarak, reddetmesinin sebebini şöyle açıklamaktadır: «Çünkü bu hadisi Peygamber’den rivayet
eden sahabl bilinmemektedir. Bilinmeyen bir şahıstan rivayet edilen hadisin reddedilmesi gerektiğine göre, sadece isim vermeyen râvinin rivayetinin de reddedilmesi daha doğru olur.
Mürsel hadisin Peygambere nispetindeki zincir (silsile) üzerin de bu kadar durulması, İslâm bilginlerinin Sünnete ne kadar önem verdiğini; isnadlan, sened teşkil eden râvilorin durumlarını tek tek iyice tetkik ederek, uydurma hadisleri nasıl ayıkladıklarını göster mektedir. Hattâ bu devirde adalet, doğruluk, emanet, idrak ve ög rendığini iyice muhafaza etme (zabt) gibi sıfatlarla meşhur olma yan kimsenin rivayeti kabul edilmemiştir. Onların gösterdiği böyle sine bir titizlik, gerçek hadislere Peygamber’m söylemediği bir şeyi sokmak istiyenlerin yolunu tıkamak için tam bir çare ve tedbir ol muştur.
Müslüman ismi taşıyan veya musluman olduklarını ilân ettik leri halde İslâm’ı yıkmaktan başka bir şey istemiyen ve Peygam ber’den uydurma hadis rivayet eden bir kısım kimselerin sapıklık lan neticesi alman bu tedbir, ilk basamak olmuştur. Bu sayede uy durma hadisi sahih hadislerden ayırd etmek için İslâm bilginleri şâ yân-ı hayret ölçüler koymuşlardır.
Re’y’e dayanarak fetva vermek, ikinci merhaleyi teşkil eder Çünkü bu bir zaruret idi. Şehristâni *el-Milel ve’n-Nihal» adlı ese rinde bu hususu şöyle anlatmıştır: ^İbadet ve muamelât hususun daki yeni olaylar sayılamıyacak kadar çoktur. Kesin olarak biliyo ruz ki her olay hakkında bir nass gelmemiştir. Böyle olması da du şünülemez. Nass’lar mahdut olup bunlar mahdut olmayan bütün olayları içine alamaz. O halde içtihadın, kıyasın, hattâ her yeni olay üzerinde yeni bir içtihadın zarureti kendiliğinden anlaşılmaktadır.»
Bu itibarla sahâbiler ve tâbiîler devrinde re’y’ın büyük bir önemi vardı. Tâbiîler devrinde çeşitli fıkıh ekolleri kendini göstermiş ve her ekol, az-çok ve değişik metodlarla da olsa, re’y’e kıymet vermiştir. Teba-i tâbiin asrında ortaya çıkan mezheblerin imamları re’y ile daha çok ictihad’da bulunmuşlardır. Pek çok yeni olaylar karşısında bu, bir zaruretten doğmuştur. Re’y ile içtihadın çoğedmasına sebep olan ikinci âmil, birtakım yalancılar vasıtasıyla meyd£uıa gelen uydurma rivayetleri ayıklamak zaruretidir. Medine'de de IraJc’ta da re'yi görmekteyiz. Bu iki memleket, fıkhın geniş bir şekilde gelişme alanlarıdır. Bu memleketlerden başka yerlerde de fıkıh çalışmaları olmuş ise de, buralarda o iki şehre nisbetle fıkıh daha az gelişmiştir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Irak’ta re’y Medine’de-kinden daha çok idi. Irak ve Medine fıkıhları arasındaki farkı şu dört noktada özetliyebiliriz:
Hüreyre ve Ebu Sald el-Hudri gibi sahabilerin rivayetlerine sahipli. İraklılar ise Abdullah b. Mes’ud’un hadis ve fetvâlanna. Ali b Ebî Talib ve Ebu Mûsâ el-Eş’arî’nin fetvâ ve hükümlerine. Kadı Şureyh gibi Irak’ta buluncun scüıabi ve tâbiilerin hüküm ve fetvâlcu^ına malik idi.
2— Medineliler daha çok hadis kaynaklarına sahip Olup, ha dis’e itimad da o zaman daha çoktu. Hadis e dayanan fıkhın sahip olduğu malzeme, sahabilerin hükümlerinden meydana geliyor ve hadislere dayanan görüşler daha büyük bir kuvvet kazanıyordu.
3— Tâbiilerin fetvâlan Medine’deki müctehidlerin yanında büyük bir mevki işgal ediyordu. Çoğu zaman bu fetvâlara, doğrudan doğruya uyuluyordu. Gerçi bu fetvâlara uymak mecburî olmayıp istih.san yoluyla tercih ediliyordu. Irak fıkhında tâbiilerin re’yleri böyle bir mevki işgal etmiyordu; ama Irak’ta da tabiîlerin re’yleri-ne çoğu zaman uyuluyordu. Ne var ki bu, sırf onların re’yleri olduğu için değil, fıkıh ekollerince varılan fikir birliği! ittifak) olmasından dolayı idi
4— Yukarıda işaret edildiği gibi, Irak’ta re’y. kıyasa dayanıyordu. Hicaz’da ise re’y, devlet işlerinde yaptığı ictihadlarda Hz. Ömer’e uyularak, maslahata (yaklaşık olarak kamu yararına) dayanıyordu
rüyorlardı Her ne ise. hakikat odur ki çillik, Hz Osman zamanın da bir realite olarak ortaya çıkmış ve İslâm devletlerinin teşekkül ve seyrinde büyük etkilerde bulunmuştur
Genel olarak Şiller, Hz Ali’nin halifeliğe diğer muslümanlar-dan daha lâyık oluşuna ve onun Peygamber tarafmdan halife ola rak tâyin edilişine kani idiler Ayrıca onlar, imametin, ümmetin gö rüşüne terkedilebilecek âmme menfaatlanndan sayılamıyacağına. aksine, imeunetin. dinin en esaslı prensiplerinden biri olduğuna, Peygamber’in bu konuyu ihmal ve ümmete havale etmesinin aslâ caiz olmadığına, bilâkis, Peygamber’in bir imam tâyin etmek mec buriyetinde olduğuna incuıırlar
Şia adını taşıyan çeşitli fırkalar vardır. Bunların bazıları. Hz Ali’yi takdis ederek Islâmiyetten dışarı çıkmışlardır. Bu türlü sapık Şii fırkalara, yahudi dönmesi Abdv'-llah îbni Sebe’ taraftan olan ve Hz Ali'yi tannlaştıran -Sebeiyye» fırkası ile Ali (R A.I’yi Peygamber sayan «Gurabiyye» fırkasını misal olarak gösterebiliriz. Gurabilere göre. Cebrail, vaıyi getirirken şaşırmış, onu Hz Ali’ye getireceği yerde, Muheunmed (S.A.)’e getirmiştir. Bunlara göre, Hz. Muhammed ile Hz. Ali aynı tipte olan iki karga gibi birbirine benzediklerinden dolayı Cebrail şaşırmıştır. Dolayısiyle bu fırkaya «Kargacılar» anlamında «Gurabiyye» adı verilmiştir.
Bu iki fırka, Hz. Ali zamanında ortaya çıkmış olup Hz. Ali bunların kâfir olduklannı söylemiştir. Çünkü birincisi Allah’a şirk koşmuş, İkincisi ise Peygamberlik makamına dil uzatmıştır.
Bu iki fırkadan başka Ehl-i Bey t taraftarı olduklannı söyleyen ve sapıklıkta küfre kadar giden fırkalar da vardır Bunlann doğuşu. Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid edilmesinden sonra ve hicri birinci asnn sonlan ile ikinci asnn başlarına rastlamaktadır. Bunlann en dikkati çekenleri şu fırkalardır:
1— Beyani5rye: Bu fırka mensuplan. Temim kabilesinden Beyan tbni Sem’an denilen bir adama tâbidirler. Bu adam. Hz. Ali’nin Fatıma (R.A.)’dan sonraki hanımından doğan oğlu Muhammed b Hanlfiyye’nin ölümünden sonra kendisinin imam olduğunu iddia etmiştir. O, daha ileri giderek. Hz. Ali’nin de tann olduğunu söylemiş-ve yer tanrısı ile gök tannsı ayn ayndır, demiştir
2— Mugîriyye; Bu fırkayı kuran kimse Mugire b. Saîd adm-da biridir. Bu adam. Ali Zeynelabidin b. Hüseyn’in oğlu Muheunmed Bakır’a bağlı olduğunu iddia etmiş ise de, O, bunu reddetmiştir.
replika samsung note 4 hazırladı ve sundu.

replika samsung note 3

replika samsung note 4

replika samsung s5

replika iphone 5s

replika iphone 6

replika iphone 6 plus

replika samsung s5 mini

replika samsung s4

replika samsung s4 mini

replika htc m8

replika lg g3

replika satış

birebir ürünler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder