Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

spot telefon,dan islam bilgisi5

 spot telefon


spot telefon,dan islam bilgisi5 bugün sizin icin spot telefon islam bilgilerini sizlere sunarken
 spot telefon cok çalıstı ve sizin icin spot telefon dediki sebebiyle meydana gelen ihtilâf: Bu. çok geniş bir itgal eder. Çünkü, her mûctehıdin kendine göre bir görüşü ve düşünüş tarzı vardır. Birinin bir türlü cuıladı|ruıı dij^eri başka türlü Öyle anlaşıhyor kı bir çok ihtilâfın menşei re'y farkıdır. Görüş aynilik yüzünden meydana jelen ihtilâıTlı meseleler pek çoktur. Meselâ; bunlcurdan biri, babanm babası olan dedenin ölünün kardeşleriyle mirasçı olup olmaması meselesidir. Ebu Bekr’e göre ölünün kardeşleri dede ile mirasçı olamaz; ölünün kardeşleri baba ile mirasçı olmadıkları gibi. İşte Ebu Hanife bu görüşü benimsemiş tir. Ömer (R.A.). bu meseleyi sahâbîlere sorup öğrenmeden hallet-memiştir. Zeyd b. Sabit, üçtebirden az olmamcüc şartiyle, dedeye, bir kardeşe verilen hisse miktarı bir miras tanımıştır. Bu hususta feraiz kitaplarmda geniş bilgi vardır. Ali b. Ebi Talib, dedenin altıdabirden az olmamak şartiyle. bir kardeşin alacağı hisse miktarı miras hakkı olacağını söylemiştir. İslâm hukukçularının çoğunluğu Zeyd b. Sabitin fetvâsını kabul etmiştir, öyle anlaşılıyor ki Hz. Ömer de bu görüşü benimsemiştir.
Sahâbİlerin. yeni meseleler karşısmda yaptıkları ictihadlarda rehberleri ihlâsları idi. Çünkü sahâbîlerin fakihleri, müslümanların seçkinleriydi. Onlar, fetva verirken dinî hakikati arıyorlar ve mutlaka doğru bir çözüm yolu bulmak için çalışıyorlardı. Sahâbİlerin bu türlü ictihad ve anlayış farkları onlardan sonra gelen nesillere iki şekilde faydalı oldu:
1— Sahâbiler ictihad için çok sağlam bir metod koymuş oldu 1ar. Hcûeikatı ararken ihtilâfa düşseler dahi, rehberleri ihlâs olduk ça bu ihtilâf m, birliği bozmayacağını, bilâkis akıl ve idrakleri kuvvetlendireceğini ve her yönüyle meseleyi inceleyen kimseleri gerçeğe ulaştıracağını göstermiş oldular.
2— Sahâbiler fıkıhta öyle zengin bir araştırma, şuurluluk ve açıklık miretsı bıraktılar ki. onlar, ihtilâfa da düşseler, ittifak ha linde de olsalar, yaptıkları ictihad, kendilerinden sonra gelenlere çok büyük faydalar sağladı.
İmam Şâtibi, el-rtisam adlı eserinde sahâbilerin ihtilâfını üm met için bir rahmet olarak vasıflandırır ve şöyle der: «Kasım b Mubammed’den şöyle rivayet edilmiştir: Allah, Peygamber’in arka d aşlarının ihtilâfları İle amel hususunda bizi çok faydalandırdı. Sa-hâbilerden birinin ilmi ile amel eden kimse ancak onları yetkili gördüğü için amel etmektedir. Damra b. Recâ’dan da şöyle rivayet edilmiştir : Ömer b. Abdilaziz, Kasım b. Muhammed ile birlikte hadis müzakere ediyorlardı. Ömer b Abdilaziz bir meselede Kasım’a mu-
halefet etti. Durumu anlayıncaya kadar bu Kasım a ağır geldi. Ömer b. Abdilaziz de O’na: Yapma, onların ihtilâfı beni çok memnun etmektedir, dedi, tbni Vehb de. Kasım dan şöyle rivayet eder: Ömer b Abdilaziz’in şu sözü beni ha3nrete düşürdü Sahâbîlerin ihtilâfı beni çok sevindiriyor. Çünkü onlar tek bir görüşe sahip olsaJardı in-scmlar sıkmtıya düşerlerdi. Zira sahâbiler, kendilerine iktidâ edilen imam mevki indedirler. Dolayısiyle herhangi bir kimse, onlardan birinin sözü ile amel ederse Sünnete uymuş olur Bu sözün mânâsı şudur: Sahâbiler insanlara ictihad kapışım açtılar ve bu hususta ihtilâfa düşmenin caiz olduğunu gösterdiler. Eğer onlar bu kapıyı açmasalardı müctehidler sıkışıp kalırlardı. Onlar arasmdaki ihtilâf sebebiyle Allah ümmete genişlik verdi ve ümmetin bu rahmete dahil olması için bir açık kapı bırakılmış oldu.»
Sahâbîlerden bize Peygamber (S.A.)'in hadislerine dayanan bazı fıkıh mecmuaları intikal etmiştir. Hadîs’e de, sahâbîlerden intikal eden sözlere de «Sünnet» denir. Sadece Peygamber’e nispet edilen şey «hadis» adını alır. Buna göre hadis kelimesi sünnetten daha hususi bir mânâda kullanılır. Sahâbîlerin sözlerinin daha sonra îslâm Hukuku’nun teşri’ tarihinde çok büyük bir önemi vardır. Ömer b. Abdilaziz, sahâbîlerin sözünü hüccet olarak kabul ederdi. Sahâbîlerin sözlerinin toplanmasını ve bunların halk için tatbik edilmek üzere bir kanun teşkil etmesini istemişti.
Abdullah b. Mukaffa, Abbasî halifesi Ebu Cafer el-Mansur’a devlet için bir kanun yapmasını teklif eden risalesinde, Ömer b. Abdilaziz’in fikrini benimseyerek, bu kanunun sahâbîlerin sözlerinden derlenmesini, onların ittifak halinde olan görüşlerinin esas olarak kabul edilmesini, ihtilâf ettikleri hususlarda ise onların insanlarm menfaatlarına uygun olan görüşlerinin alınmasını ileri sürmüştür. Ebu Cafer el-Mansur, bu fikri kabul etmiş ve İmam Malik’ten, Sünnet olarak intikal eden sözlerin kanun olmak üzere, kitap halinde yazılmaısını istemiştir. Medîneli İmam Malik, bu isteği yerine getirdi ve Halife el-Mehdi devrinde tamamladığı bu kitab (Muvatta’)’m kanun olarak kabul edilmesinden vazgeçti. Çünkü O, Medine’deki rivayetleri bu eserinde toplamıştı. Her ne kadar sahâbiler, sayı bakımından Medine'de daha çok iseler de. diğer îslâm ülkelerine de dağılmışlardı.
Netice ne olursa olsun, sahâbîlerin sözleri bir hüccet olarak kabul edilmiş, ileride açıklayacağımız üzere, ictihad da onun sınırlan dahilinde yapılmıştır.

Sah&biler, birçok talebeler yetiştirmişler ve onlara. Kur an ın. «(Isl&mda) birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar... âyetine uyularak «Tâbiin = Tâbiiler» adı verilmiştir. Asimda bu isim, onlara Allah tarafından verilmiş olup büyük bir şereftir.
Tâbiiler, sahâbilenn birçok rivayet ve fıkhi ictihad servetini hazır bulmuşlardı. Bu durum karşısında onlarm yapacağı iki iş vardı
1— Bu iki serveti toplamak Onlar, gerçekten Peygamber (S.A.)’in hadislerini, sahâbîlerin söz ve ictihadlannı topladılar. Bu, onlar için çok kolay oluyordu. Çünkü her tâbiî, bir sahâbînin veya birkaç sahâbînin talebesi idi. Birçok talebesi olan sahâbîler de vardı Meselâ; Abdullah b. Ömer birçok kimseleri yetiştirmişti; Said îbnü’l-Müseyyib, Abdullah b. Ömer’in azatlı kölesi Nafi’ ve oğlu Sâlim v s gibi. Her sahâbînin ilmini nakleden özel bir talebesi vardı. Bu tale belerin ekserisi Arap asıllı olmayan müslümanların çocuklarıydı. Bu durumda. Peygamber’den ilim alma mevkiinde bulunan sahâbîlerin sözlerini onlar bir hüccet sayıyorlardı
2— Hakkında sahâbîlerin re’y’i veya Kur an ve Sünnetten herhangi bir nass bulunmayan meselelerde ictihadlarda bulunmak. Ger çekten onlar, naklettikleri hadis ve fetvaların ötesinde birçok icti-hadlar yapmışlardır. Fakat sahâbîlerin çizmiş oldukları yoldan çıkmamışlardır. Şüphesiz ki hadisleri toplamak hususunda bazı güçlüklerle karşılaşıyorlardı Çünkü sahâbîler îslâm ülkelerine dağılmış olup bazısı Irak ta, bazısı Şam’da ve bazısı da başka yerlerde bulunmakta idiler Fakat, onlar için bu hadis toplama işini kolaylaştıran cihet, her tâbii’nin sadece karşılaştığı sahâbîden hadis rivayeti ile yetinmesi idi
Emevîlerin ilk devirlerinde Medine’den ayrılan sahâbîlerin çoğu, sonra tekrar oraya döndü ve Medine önceki gibi yine ilim ve irfan merkezi haline geldi. Sahâbilerin ve ekseri tâbiî’lerin ilmi işte bu şehirden yayıldı. Gerçekte Emevîler devrinden önce Medine’den ayrılan sahâbiler, sayı bakımından orada kalanlara nispetle çok az idiler. Çünkü Hz Ömer (R A ), büyük sahâbîleri Medine’de oturmağa mecbur etmişti Hz. Ömer (R A ), onları evvelâ görüşlerinden faydalanmak için, saniyen siyaset ve devlet işlerinin güzel gitmesi ile ilgili sebeplerle Medine’de alıkoymuştu. Fakat. Hz. Osman (R A )
halife olunca Medine'den ayrılmak isteyen sahâbîlere izin vermiş ve onlardan bir kısmı dışarı etmiştir. Bununla beraber bilgin ve bu yük sah&bllerin çoğu oradan gitmemiştir Ancak Abdullah b. Mes’ud, Ebu Musâ el-Eş’ari gibi bazı bilgin scüıâbiler, ta Hz Ömer zamanında Medine’den ayrılmışlardı.
Çok talebe yetiştirmekle meşhur olan sahâbilerden Irak’ta Abdullah b. Mes’ud; Medine’de Hz. Ömer, Abdullah b Ömer, Zeyd b. Sabit ve başkaları dikkati çekmektedir Bu hususta İbn-i Kayyım el-Cevziyye şöyle söyler:
Dîni ve fıkhı ilimler, Isl&m ümmeti arasmda İbni Mes’ud, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas’ın talebeleri vasi tasıyla yayılmıştır. Yani Medine’de Zeyd b. Sabit ve Abdullah b Mes’ud’un talebeleri tarafmdan bu ilimler yayılmıştır.» îbn-i Kayyım el-Cevziyye, İbn-i Cerir’den şöyle rivayet etmektedir; «Denilebilir ki Abdullah b Ömer ve Medine’de ondan ronra yaşayan sahA-bilerden bir gurup. Zeyd b. Sabit’in mezhebine göre fetvA verirlerdi Onlar Peygamberden işitip ödenmedikleri şeyleri Zeyd b. Sabit’-ten almışlardır.-’*
Şüphesiz İbn-i Kayyım, sahAbilerden fetvâ ve fıkıh üzerinde ihtisası olan bazılarını burada zikretmektedir. Halbuki onlardan başka Ali b Ebî Talib, Aişe (R A.) ve Ömer b. Hattab gibi birçok sahAbi-1er re’yleri ile ön plAnda yer alırlar. İbn-i Kayyım’ın zikrettiği sahA-bilerin bir kısmı, Ömer (R.A.)’dan rivayet etmişlerdir. MeselA; Abdullah b Ömer, babasının fıkıh görüşünü naklederdi Zeyd b. Sabit, İbni Mes’ud ve diğerleri bazan Ömer (R.A.)’in görüşünden uzaklaşır; çoğu zamcuı da onun görüşüne katılırlardı
TAbiiler’den bazıları, nass veya sahâbilerin fetvAsını bulamadıkları zaman kendi re’yleri ile içtihad ederek fetvA verirlerdi. Bazıları da. dayanacak Kitab ve Sünnet’te herhangi bir nass bulamadıkları zaman ictihad’da bulunmaktan çekinirlerdi. Bu iki türlü içtihad metodu sahAbiler devrinde mevcut idi. Fakat sahAbîlerin çoğu. Peygamber’den aldıkları sünnetleri iyi bildikleri için bu iki türlü ic-tihad tarzı arasındaki fark pek açık - seçik değildi
Tabiiler devrinde bu iki ictihad metodu arasındaki fark ve mesafe iyice ortaya çıktı. Çünkü müslümanlar prasındaki ihtilAf-İ€W şiddetlenmiş ve müslümanlar birbiriyle sert tartışmalara girişmişlerdi Bu tartışmaların neticesinde birbirini küfür ve sapıklık-

Hariciler birbirine zıt görüşlere sahip fırkçılara aynimışleur ve Ezrakller, ^ecedât, tbâzıye*” gibi bir çok fırkalar doğurmuştur. Şiî-1er de çok farklı fırkalara ayrılmış, hattâ bazıları Islâmiyetten ta mamen uzaklaşmışlardır. Şiîlik iddia eden bazıları da İslâm’a, sırf onu bozmak için girmişlerdir. Dolayısiyle onlar için İslâm’ın ayakta durması değil, temelinden yıkılması önemli idi. Tâ ki onlar, eski dinlerine ve iktidarlarına dönmüş ve hiç olmazsa devletlerini yıkan müslümajılardan öçlerini almış olsunlar; veya müslümanlar koyu bir karanlık içine gömülüp gönüllerindeki İlâhi nur sönmüş olsun.
Bunun bir neticesi olarak, bazı insanlarda dîni duygu :c:a: ıtla mış ve Peygamber (S.A.V.)’den asılsız hadis rivayetleri çoğalmıştır Bu durumdan endişeye düşen İslâm büyükleri, bu uydurmaları çu rûtmek için gerçek hadisleri toplayarak kitap haline getirmişler ve gerekli tedbiri almışlardır. Bu yüzden Ömer b. Abdilaziz, gerçek hadislerin yazılmasmı emretmiştir. Onun gerçek (sahih) hadislerin derlenerek yazılmasmdaki ikinci bir maksadı da, şer’i hükümlerin doğru olarak tatbikini sağlamak idi
Bu gibi sebeplerle yukarıda bahsettiğimiz iki ictihad metodu arasındaki mesafe ve görüş açısı büsbütün büyümüş, her iki zümre de sahâbîlerin yolundan oldukça uzaklaşmışlardır. Bu itibarla rivayeti tercih edenler ona daha çok sarılıyorlar, kuvvetini arttırmış olan fitnelerden bu suretle korunacaklarını düşünüyorlar ve kur tuluşu Sünnete sanimakta buluyorlardı. Diğer bir gurup, Peygam ber (S.A.)’den bir çok uydurma hadis rivayet edildiğini ve bunların rivayet sebeplerini gözönüne alarak, ciddi olaylar karşısında dini hükümlerin ictihadla açıklanmasını zaruri görüyorlardı.
Dolayısiyle iki türlü fıkıh doğdu ;

Buna göre İslâm hukukçularının bir kısmı re y taraftarları, bir kısmı da hadis taraftarları olarak meşhur olmuşlardır.
Burada tekrar işaret etmek isteriz ki ihtilâfın esası, Sünnetin delil olarak alınmeısı veya onun sabit olduğu takdirde kabul edilmesinin lüzumu meselesi değildir. İhtilâfın es€isı. re’y’in derecesi ve yeni hükümleri re’y’in otoritesi altmda halletmek meselesidir. Bu itibarla hadisçiler. mecbur kaldıkça re’y’e beışvuruyorlar ve onunla içtihada müsaade ediyorlardı. Re’y taraftarları da ietihad ettikleri konularda sahih bir hadis bulamadıkları zaman re’y ile daha çok fet-vâ veriyorlardı. Bazıları da mevcut meselelerin hükümlerini ortaya koymakla yetinmiyor, mevcut olmayan bir kısım meseleleri varsayıp onların re’y ile hükümlerini açıklıyordu Bu türlü fıkha «farazi* (takdiri) fıkıh adı verilir
Bazı ilim adamları, ekseri hadis taraftarlarının Hicaz’da, ekseri re’y taraftarlarının da Irak’ta olduğunu yazarlar. Bunun esası şudur; Medineli fakihler. Iraklı fakihleri Sünnetten uzaklaşmak ve re yleri ile fetva vermekle itham etmişler, İraklılar da bu ithamı reddetmişlerdir. Hakikatte ise Irak’ta re’yin yanında hadis. Medine’de de hadis’in yanında re’y bulunmaktadır.
Fakat bunlar, iki hususta birbirinden ayrılırlar:
1— İraklılara göre re’y’in derecesi Hicazhlardan daha fazladır.
2— Re'y ile ietihad, İraklılara göre daha çok kıyas metoduna
dayanır Hicazlılara göre re’y. maslahat (menfaat) metoduna dayanır Buna göre Irakta fıkhın fer’i meseleleri çoğalmıştır, kıyaslar yapılarak mevcut olmayan meseleler hakkında dahi fetvalar verilmiştir Fıkhın bu çeşidi Medine’de bulunmamaktadır. Çünkü Medineli-lerin ictihadlarına esas teşkil eden maslahat, mevcut olmayan konularda düşünülemez Dolayısiyle Medine’de farazi (takdirî) fıkıh gelişmemiştir
Iraklı fakihlc"* arasında Şa’bî ve benzeri hadisçiler mevcut olduğu gibi Alkame. İbrahim Nahai, Ebu Hanife’nin hocası Hammad gibi kıyasa dayanan fakihler de çoktur. Bunların imamları sahâbî-lerden Abdullah îbni Mes’ud ve Ali Ebî Talib gibi Irakta uzun zaman oturmuş olan büyük sahâbllerdir
Medine’de hem hadis’e bağlı olan, hem de re’y ile ietihad yapan tabiilerin sayısı Irak tâki 1 erden daha çoktur. Medine’de kendine has özellikleri bulunan bir fıkıh ekolü teşekkül ettiği gibi. Irak’ta da başka bir fıkıh ekolü kurulmuştur Mekke’de ise, bu her iki ekole

yakın diğer bir fıkıh ekolu meydana gelmiş, hattâ her îslâm mem leketinde ayn bir fıkıh ekolü doğmuştur. Bu yüzden fıkıh genişle nıiş ve fıkıh metodlan çeşitli dallara ayrılmıştır.
Fıkıh ekollerinin ihtilâfları hakkında Veliyyullah Dehlevi şöyle söyler:
«Tâbiilerin âlimlerinden herbirinın kendine göre bir mezhebi vardı Her memlekette onlardeuı bir imam bulunmaktaydı. Meselâ. Medine’de Said b. el Müseyyib, Salim b. AbdiUah b. Ömer, bunlar dan sonra Zührl. Kadı Yahya b. Said. Rabia b. Ebî Abdirrahman; Mekke’de Atâ b. Ebİ Rabcüi; Küfe de İbrahim Ncdıai ve Şâbî; Basra’ da Hascm el-Basri; Yemen’de Tâvus b. Keysan gibi.
«Birçok kimseler bunlann ilimlerini almış, onlardan hadis ve sahabilerin fetvâ ve sözlerini nakletmişlerdir. Onlar bu bilginlerin görüş ve âraştırmalcunnı öğrenmiş, birçok kimselere fetvâlar ver miş, aralarında pekçok meseleler konuşulmuş ve kendilerine bir hayli mesele arzedilmiştir. Said b. el-Müseyyib ve İbrahim Nahai gibi bazı bilgin tâbiiler, fıkhı bölümlere ayıraralc toplamışlardır Onlar seleflerinden aldıkları her konuda bir metoda sahip idiler. Said b. el-Museyyib ve arkadaşları, Mekke ve Medinelileri fıkıh ba kımından daha sağlam görüyorlardı. Bunlann mezheblerinin aslını, Abdullah b. Ömer. Aişe ve îbni Abbas (R.A.)’ın fetvâlan ile Medine kadılarmm hükümleri teşkil eder. Onlar bu fetvâ ve hükümleri im kânlan dahilinde derlemişler, sonra bunlan inceden inceye gözden geçirmişlerdir. İbrahim Nahai ve arkadaşlan ise Abdullah b Mes’ ud’u fıkıhta en kuvvetli sayarlardı. Nitekim Alkame . «Abdullah b Mes’ud’tan fıkıhta daha kuvvetli kim vardır?» demiştir İmam Ev-zaî’ye, Ebu Hanîfe: «İbrahim Nahai Salim b. Abdillah’tan daha bil gindir. Eğer şahabı olmak şerefine sahip bulunmasaydı. Abdullah b Ömer’den Alkame daha bilgindir, derdim. Abdullah (b. Mes’ud) ise, işte o Abdullah’tır» demiştir. Ebu Hanîfe’nin mezhebinin aslı, Abdul lah b. Mes’ud’un fetvâlan, Ali b. Ebî Talib’in fetvâ ve hükümleri, Ka dı Şureyh gibi Küfe keıdılannın verdikleri hükümlerdir. Ebu Hanife, onların fetvâ ve hükümlerini toplamış ve diğer hadis taraftan Me-dineliler gibi, o da ictihadlarda bulunmuş ve fıkıh meselelerini bölümlere ayırmıştır. Said b. el-Müseyyib, Medine fakihlerinin başta gelenlerinden idi. Hz. Ömer’in hükümlerini ve Ebu Hureyre’nin hadislerini en iyi bilen o idi. Said b. el-Müseyyib ve İbrahim Nahai bir şey söyleyip onu birine nispet etmezlerse, çoğu zaman onların bu sözü açıkça veya imâ yoluyla seleflerinden birine nispet edilmiş olarak kabul edilirdi. Dolayısiyle memleketlerinin fakihleri bu ikisinin
etrafında toplandılar, onlardan ilim öğrenip onların yolundan giderek hükümler çıkardılar.»
Bu ifadeden şu iki husus ortaya çıkmaktadır
1— İraklılar fetvâ ve yargı (keu^l’lannda Abdullah b. Ebî Ta-lib ve Irak’ta oturmakta oleuı diğer sahabilere tâbi oluyorlardı. Me-dineli tâbiiler ise, orada oturan bilgin sahablleıin fıkıh görüşlerini nakletmeye önem veriyorlardı ve sahabiler Irak'tan daha çok Medine’de idiler.
2— Tâbiilenn bilginlerinden dikkati çeken iki fakih kendi memleketlerindeki fıkhı temsil etmişler ve memleketlerinin fıkhi malzemelerini nakletmişlerdir. Bunlardan birisi Medine’de Sald b. el Müseyyib’tir. O, Medine’deki sahabilerin ilim ve ictihcullannı nak-letmiştir. Diğeri ise İbrahim Nahaî olup Abdullah b. Mes’ud, Ali b. Ebl Talib gibi Irak’ta bulunan sahabilerin ilim ve fetvâlannı nak-letmiştir.
İCMA’ VE SAHABÎ SÖZÜNÜN DELİL OLUŞU
Tabiilere göre sahabilerin söz ve amelleri bir delil (hüccet) idi. Çünkü tâbiiler, sahabilerin öğrencileri olup onların yolundan gidiyorlardı. Tâbiîlerden sonra gelenlere göre de sadece sahabilerin ameli hüccet olarak kabul edilmiştir. Ancak Şiiler’den İmamiye mezhebi. Hariciler ve Zahiri mezhebi’nde olanlar sahabilerin amelini hüccet olarak kabul etmezler. Sahabilerin ameli iki kısma ayrılır:
1— Bir tartışmadan sonra da olsa sahabilerin ittifak halinde kabul ettikleri re’y icmâ’ olup bizzat hüccet teşkil eder. Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir. Yani Harici ve Şiîlerden başka bütün mezhebler. Zahiriler de dahil olmak üzere, sahabilerin icma’mı hüccet saymışlardır
2— Sahabiler bir hususta ittifak etmemişlerse tabiîlerden her biri, ekseriya bu konuda kendi hocasının görüşünü benimser, bazan da başka bir sıdmbinin görüşünü kabul ederdi.
Tabiîler, ittifak halinde olsun veya olmasın, sahabilerin görüşünü sünnet olarak kabul ederlerdi. Onleu*a göre sahabilerin sözü mücerret bir re’y’den ibaret değil, uyulması gereken bir sünnettir-, zâhirde sahabilerin sözü mücerret bir hüküm çıkarma (istinbat)’dan ibaret olsa bile.spot telefon sizin icin bu yazıları sundu.


spot telefon

spot telefonlar

spot samsung

spot iphone

spot htc

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder