gibi çalışdınl-dıklarını görüyoruz, tnsanlan bu fâci’alardan kurtarmak, insan haklarına kavuşdurmak, ancak islâma hizmet ile, İslâmî kurtarmakla olur. Okuyuculanmızın bu çok acı hakikatlere inanmaları ve uyan-malan için Komünizmin ne olduğunu ve Komünistlerin tuzağına düşen milletlerin başlanna gelen, yürekler acısı fâci’alardan, birkaç ibret levhasını kitâbımızın sonuna koymağı uygun gördük.Bu kitâbda Şi'îlerin yirmi fırkası içinden azgın olanlarmın, Ehl-i sünnete nasıl saldırdıklan ve îran devlet reisi (Nâdir şâh) ın Şii âlimleri ile, Ehl-i sünnet âlimlerini konuşdurarak, ŞPilerin yanlış, Sünnîlerin doğru yolda olduğu anlaşıldığı. Iranın da, eskisi gibi Sünnî olmasına karar verilip. Nâdir şâhın tasdik etdiği bildirilmekdedir.Bu kitâbımızı okuyan îranlı kardeşlerimiz, Şî'! âlimlerinin karârlarına uyarak, Sünni Müslimân olacaklar, se’âdete kavuşacaklardır. Bugün çok şükr, îran aydınlarmın Ehl-i sünnetden ayrıldıkları yok gibidir. Meselâ, Ehl-i sünnet âlimlerinden, imâm-ı Muhammed Gazâli’nin fârisî (Kimyâ-yı se’âdet) kitâbının 1964 de Tahran’da gâyet güzel basıldığını, kitâbdaki, yüzlerce Ehl-i sünnet âliminin sözlerinin, büyüklüklerinin, îran gençliğine bildirildiğini şükrân ile gördük.
Şî’îler, Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği doğru yolu takdir ederek, Sünnîlerle el ele verdikleri, İslâmiyyeti dünyâya birlikde yaydıkları gün vehhâbîler de doğru yolu anlıyarak, müslimânlar birleşerek eski şanlarına, üstünlüklerine elbette kavuşacak, insanlığa yine ışık tutacak, medeniyyete önder olacak, bütün dünyâ se’âdete kavuşa-cakdır. İslâma hizmetin, insanlığa hizmet demek olduğunu her insan anlıyacakdır.
13)Ehl-i sünnet, hazret-i Alînin kâtili olan İbni Mülcemi âdil tanıyor diyorlar. Buhârî ondan hadîs haber veriyor diyorlar. Bu sözleri yalandır. Buhârîde ibni Mülcemden hadîs yokdur.
14)Ehl-i sünnete düşman oldukları için, sünnet kelimesine de lâ’net ediyorlar.
15)Nemâzda (ve teâlâ ceddük) diyenin nemâzı bozulur diyorlar.
]6) Ehl-i sünnet, yehûdiden ve hıristiyândan dahâ fenâdır ve dahi pisdir diyorlar.
17)şrOerin fırkaları, birbirlerine düşman iseler de. Aliyi sevdikleri için, hepsi Cennete girecekmiş.
18)Ehl-i sünnetin bildirdiği ibâdetleri yapmak lâzım değildir diyorlar.
19)Birşeye başlarken. Besmele yerine, halifelere la’net ediyorlar. İlk iki halifeye la’net yazıh kağıdı taşıyan veyâ suyunu içen hasta iyi olurmuş.
20)Hazret-i Âişeye ve hazret-i Hafsaya günde beş kerre la’net etmek farzdır diyorlar.
21)Resûlullah, zevcelerini boşamak için, AIi)â vekil etdi. O da Âişeyi boşadı diyorlar. Hâlbuki âyet-i kerimede, Resûlul-laha bile boşamak hakkı vermemişdir.
22)Ali olmasaydı. Peygamberler yaratılmazdı diyorlar. Peygamber olmıyanm Peygamberden dahâ üstün olduğunu söyliyenin kâfir olacağını düşünmiyorlar.
23)Kıyâmetde, yalnız Muhammedle Alinin dedikleri olur diyorlar.
24)Ömer öldürülünce, melekler, üç gün kimseye günâh yazmadı diyorlar.
25)Her hacda, Minâda Ebû Bekrle Ömer taşlanıyor diyorlar.
26)Dabbe-tül-erd âyeti, hazret-i Alinin tekrar dünyâya geleceğini bildirmek içinmiş.
27)Yanlış inançlarının yirmiikincisi olarak, müsâflr gelen tanıdık Şi’îlere ev sâhibinin zevcesini ve kızlarım teslim etmesi sevâbdır diyorlar. îranda Şi’i babalan, istediği eve gider. Buna istediği kadın ikrâm edilir. Bundan Cum’a gecesi çocuk olurmuş. Böyle çocuklara (Acem seyyidi) diyorlar. Bunun için Şi’îlerin seyyidleri çokdur.
28)Zilhiccenin onsekizinci günü dini bayramlarmın en büyüğüdür. O gün, hazret-i Osmânın şehid edildiği gündür.
29)Hazret-i ömerin şehid olduğu Rebî-ul-evvelin dokuzuncu günü bayramlandır.
30)Mecûsi bayramı olan Nevruz günü mubârek günleridir.
31)Farzdan ^ka ncmâzlar. her yana kılmırm,?. Mes. hedde ımam-ı Alı Rızânın kabnnın her köşesinde kabre nemâz kılıyorlar. Tuhfe Muhtasarı. 300.cü sahîfesinde (İmâm-ların mezanna karşı, kıb/eye arkalan dönük nemâz kılarlar Bu hâlleri müşriklere benzemekdedir) diyor.
32)Çıplak olarak her zeman nemâz kılınır derler. Sev’ eteynden (Ya’nî ön ve arkadaki iki çirkin yerden) başka yerleri avret saymadıktan (Minhâcüssâlihîn) adındaki şi'i kitâbında açıkça yazılıdır. Bu kitâbın 1386 [m. 1966] da Necefdc onbe-şind baskısı yapılmışdır.
33)Yimek ve içmek nemâzı bozmazmış.
34)218.Cİ sahîfesinde diyor ki, cum’a nemâzı kılmazlar. öğle, ikindi, akşam ve yatsı nemâzİarını bir arada kılarlar.
35)Onyedinci inanıştan olarak, ma’sûm imâmın dokunduğu şeyler, Kâ’beden binlerce deCa dahâ kıymetlidir derler.
36)Suya girince oruç bozulur derler.
37)Muharremin onuncu günü ikindiye kadar oruç tutarlar.
38)Cihâd ibâdet değildir, câiz değildir derler.
39)Bir kadınla para karşılığı, belli zeman evli yaşamağa (Mut’a nikâhı) diyorlar. Böyle nikâh çok sevâbmış. (Mut’a-i devriyye) denilen genel ev hayâtının câiz olduğu da 227.Cİ sahifede yazılıdır.
40)Câriyeyi vakf sureti ile erkeklere teslim etmek sahîh-dir derler.
41) Seyyid Mahmûd Şükrü Âlûsînin, (1302) hicri yılında hâzırladığı ve (1373) yılında Kâhirede basılan (Muhtasar-ı Tuhfe-i tsttâ~aşeriyye) adındaki arabi kitâbın 325.ci sahîfesinde diyor ki: Halâda tahâret için kullanılmış olan su ile pişen et ve benzeri temiz olur ve yimesi câiz olurmuş. Istincâda kullanılan suyun temiz olduğu (Minbâc) kitâblarında da yazılıdır. Bunun gibi, çok kimselerin tahâretlendiği ve köpeğin bevl yapdığı su temizmiş, içmesi ve bir şeyi pişirmesi câizmiş. Yarısı kan veyâ bevl olan su da böyle imiş.
42) Aç olanın, ekmeği olup da vermiyeni öldürmesi caizdir derler.
43)İkinci bâbda, yetmi^beşinci keyd, ya'nî hlJeleri olarak diyor ki, ncmizda toprakdan yapılmış kerpiç üzerine secde yapmak lAzımdır. Ehl-i sünnet toprak üzerine secde etmedikleri için şeytâna benziyor, diyorlar.
44)Tuhfe Muhtasarı, ikiyüzdoksandokuzuncu sahîfe-sinde, (Hıristiyânlar, îsâ aleyhtsselâmın ve hazret-i Meryemin uydurma resmlerini yapıp kiliselerinde, bu resmlere karşı secde yapdıklan gibi, Şî’fler de imâmlann uydurma resmlerini yapıyorlar. Bu resmlere saygı gösteriyorlar, hattâ secde ediyorlar) diyor. Zemanımızda frânda ve Irakda sarıklı ve sakallı uydurma resmleri câmi’lere, evlere ve dükkânlara asdıklan, hazret-i Alînin resmi’dir diyerek bunlara tapındıkları görülmekdedir.
45)Tuhfe Muhtasarında, ondördüncü sahîfede diyor ki, Şî’îlcrin taşkın olanları, hazret-i Alîye ilâh diyorlar. Bu taşkınlar yirriıidört fırkaya aynlmışdır. Bunlardan yirminci fırka, tanrı. Alîye ve çocuklarına hulul etmişdir. Alî ilâhdır diyorlar. Bunlar Şâmda ve Haleb ve Lazkıyyede bulunmakdadır. Türkiye’de yokdur.
Yukarıda yazılı kırkbeş maddedeki Şî’î inançlarının çoğunun, hangi kitâblarda bulunduğu (Tuhfe-i İsnâ-aşeriyye)de yazılıdır. Herbirinin yanlış ve bozuk olduğu vesikalarla isbât edilmekdedir. Aleviler, hazret-i Alînin şânını, şerefini, kıymetini ve islâmiyyete hizmetini bilerek, o Allahın arslanını. Peygamber efendimizin bildirdiği gibi çok seven Müslimânlardır. Ehl-i sünnet denilen biz Müslimânlar, hazret-i Alîyi böyle sevdiğimiz için. Aleviyiz. Böyle Alevî olanlan severiz. Onları kardeş biliriz. İbâdetlerimizi serbestçe yapdığımız ve huzûr içinde yaşadığımız bu mubârek topraklarda, elele verip çalışmamız, sevişmemiz, vicdan borcumuz olmalıdır.
9)Islâmiyyeti içerden yıkmağa uğraşan dinde reformculardan biri, hattâ birincisi Şî’îler olduğunu yukanda bildirmiş-dik. (Şi’â), cemâ’at, topluluk, fırka, parti demekdir. Bu partiden olana (Şrî) denir. (Kısas-ı Enbiyâ) da diyor ki;
Şî'îlik fitnesini ilk meydana çıkaran (Abdullah bin Sebe’) isminde Yemenli bir Yehûdîdir. Bu yehûdî, müslimân göründü, önce Basraya geldi. (îsâ «aleyhisselâm» tekrâr dünyâya gelecek. Muhammed «aleyhisselâm» gelmez olur mu? O / da gelecek. Alî ile birlikde dünyâyı küfrden kurtaracak. Hilâfet
A/înin hakkı idi. Üç halîfe, onun hakkını elinden zorla diyordu. Basradan koguldu. Küfeye gelip, halkı aldatma* başladı. Buradan da ko^ldu. Şâma geldi. Şâmda, Eshâ? kirâmdan yüz bulamayınca Mısra kaçdı. Mısrda, Hâlid bı' Mülcim, Sudan bin Hamrân, Gâfıki bin Harb ve Kinâne bı" Bışr gibi soysuz, azılı haydutları etrafına topladı. Kendisini Ehl-i beytin âşıkı olarak tanıtdı. Herkese, hazret-i Alîye uymak, ona uymıyanlara düşman olmak lâzım olduğunu söy. lüyordu. Kendisine inananlara da, ayrıca (Peygamberden sonra, insanların en üstünü hazret-i Alîdir. O, Peygamberin vasisi, kardeşi, damadıdır) diyordu. Sözlerine inandırmak için, âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâlar veriyor, hadîs uydurarak câhilleri aldatıyordu. Böyle yapanlara (Zındık) denir. Bu sözlerine de inananlara, (Peygamber kendinden sonra hazret-i Alînin halîfe olmasını emr etdi. Eshâb, Peygamberi dinlemediler. Alînin hakkını çiğnediler. Dünyâ çıkarları için, dinlerini terk etdiler) diyordu. Bu sırlan herkese açma diye sıkı tenbîh ediyordu. (Ben şan ve şöhreti sevmem. Maksadım, yalnız, ^sizc doğru yolu bildirmekdir) diyordu. Böylece hazret-i Osmânın şehîd edilmesine sebeb oldu. Sonra, hazret-i Alînin askeri arasına, üç halîfenin düşmanlığını yaymağa çalışdı. Burada da başarı sağladı. Buna aldananlara (Sebeiyye) denir. Hazret-i Alî, bu dedikodulan haber alınca, minbere çıkıp, üç halîfeye dil uzatanları ağır suçladı. Birkaçını döğmekle korkuldu. Ibni Sebe’ bu başarısını görünce, seçdiklerine, gizlice, hazret-i Alînin kerâmetlerini ileri sürerek, (Bu insan gücünün üstündeki işleri, onun ilâh olduğunu anlatıyor) diyor ve hazret-i Alînin (Sekr-i tarikat) hâlindeki sözlerini de şâhid gösteriyordu. Hazret-i Ali, bu sözleri de haber aldı. İbni Sebe’i ve ona inananları ateşde yakacağını bildirdi. Bunları Medâyn şehrine sürdü. Fekat, orada da râhat durmadı. Adamlarını Irâka ve Azerbeycana göndererek Şî’îliği yaydı. Hazret-i Alî, Şâmlılarla harb etmekde olduğundan, bunlarla uğraşmağa, halifelik işlerini yapmağa vaki bulamadı.
Süâl: Hazret-i Alı, Deve ve Sıfîîn vak’alannda, karşısında bulunan Eshâb-ı kirâm ile anlaşsaydı, onlarla harb etmeseydi o din kardeşleri ile birJeşerek, o sevdikleri ile elele vererek, îbni Sebe* kâfiri ile ve onun yanına toplanmış olan münâfıûarla harb etselerdi, islâmiyyete yapmış olduğu büyük hizmetlere bir yenisini de katmış olurdu. Târih boyunca İslâm âleoite’ kana boyamış olan ŞHler yok olurdu denire
Cevib: öyle ictihâd buyurmadı. Kader-i İlâhîyi keşf etdı. Ona tâbi' oldu. Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Alînin ictıhâdı-nın doğru olduğunu bildiriyor. İkinci Abdülhamîd hânın başına gelen de, bunun gibi idi. Mason plânlan ile hâzırlanmış olan ordu. Sultânı hal* için gelirken. Istanbuldaki paşalar, karşı koyalım dedi. Istanbuldaki kışlalar ta’lîmli asker dolu idi. Fekât, Abdülhamîd hân, hazret-i Alînin «radıyaliahü anh» ictihâdına uydu. Kader-i ilâhiyyeye tâbi’ oldu. Kazâya râzı oldu. Asîlere karşı gelmedi. Böylece ittihâdalann, kendisinden ve binlerce müslimândan kanlı intikam aJmalannı önledi.
Bozgunculann günden güne artması yüzünden hazret-i Alînin askeri dörde aynidı.
I)İlk Şî’a fırkası olup, hazret-i Alîye uydular. Eshâb-ı kirâmdan hiçbirisine dil uzatmadılar. Hepsini sevgi ile. saygı ile andılar. Şeytânın vesvesesinden kurtuldular. Harb etdiklerini de kardeş bildiler. Onlarla savaşmakdan vazgeçdiler. Hazret-i Alî bunların sözlerini kabûl buyurdu. (Şî'a) adı ilk olarak bunlara verilmişdir. Bunların yolunda olanlara, (Ehl-i sünnet ve eemâ’at) denildi.
2)Hazret-i Alîyi, Eshâb-ı kirâmın hepsinden üstün tutanlara (Tafdîliyye) denildi. Hazret-i Alî bunları dövmekle korkutdu.
3)Eshâb-ı kirâmın hepsine fâsık, hattâ, kâfir diyenlerdir. Bunlara (Sebeiyye) denir.
4)Ençok aJdananlardır. Bunlar, (Gulât), ya'nî azgın olanlardır. Allah, hazret-i Alîye hulûl etmişdir, dediler.
Hazret-i Hüseyin oğlu İmâm-ı Zeynel’âbidîn Alî, hicretin (94).cü senesinde, k'ırksekiz yaşında vefât edince, oğlu (Zeyd bin Alî), halîfe Hişâma karşı ısyân etdi. Şî'îlerden bir ordu ile Küfeye yürüdü. Zeyd halvetleri, askerin Eshâb-ı kirâma sövdüklerini işitince, men’etdi. Nasihat eyledi. Şî’îler dağıldı. Zeydin yanında az kimse kaldı ve yüzyirmiiki (122) senesinde şehîd oldu. Kaçanlara (Şî'î) denildi. Fekat. bunlar kendilerim (İmâmiyye) adını takdılar. Zeydin yanında kalanlar; (Zeydiyye) denildi.
Hazret-i Alînin ilk Şî’ası Ehl-i sünnete göre, hazret-i Al zemanının en üstünü idi. Hilâfet onun hakkı idi. Or uymıyanlar hatâ etdi, bâğî oldu. Hazret-i Âişe. Talha, Zübej Mu’lvıye ve Amr ibni As gibi Eshâb-ı kirâm, hazret-i Alî î
anlıyarak sulh istedi. Hazret-i Mu’âviye de onu vücûdüne bir zarar gelmesini istemediğini, her
J 3 — Hazret-i Mu^v^ye vefât edince de râhat durmadıij
İslâmiyyeti içerden yıkmak için tâm fırsatdır dediler. HazJe Hüseyne, seni halîfe yapacağız diyerek haber gönderdik Mekkeden Küfeye çağırdılar. (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbında, diy( ki:
(Abdüllah bin Ömer, nasihat ederek, (Küfeyegitme!)de ise de, hazret-i Hüseyn bunu dinlemedi. Abdüllah, ağlıyaral veda’ etdi. Abdüllah bin Abbâs da, (Ey amcamın oğlu! Kûfedı kilerin sana zarar vermesinden korkuyorum. Onlar kötü kin selerdir. Oraya gitme! Eğer gideceksen. Yemene git!) ded Hazret-i Hüseyn, cevâbında, (Haklısın. Fekat niyyet eylediı kararlıyım) dedi. Abdüllah (Bâri çoluk çocuklannı götürm( Korkarım ki, hazret-i Osmân gibi, çocuklarının gözleri önünd şehîd olursun) dedi ise de, hazret-i Hüseyn yine dmkmedı Kısas-ı Enbiyânın bu yazıları gösteriyor ki, hazret-ı Hüseyn Küfe şehrine da’vet edenlerin kötü niyyetli olduklannı ve onı tuzağa düşürmek istediklerini, Mekkedeki Eshâb-ı kıran anlamışlardı.
14 — Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, hazret-i Alîşehû oldukdan sonra, hilâfet hazret-i Hasenin hakkı idi. Kendi ıste| ile, bu hakkını hazret-i Mu’âviyeye bırakdı. Çünki, o halifeliğe o lâyık idi. Şî’î kitâblannm yazdığı gibi, halîfen^ yalnız kaldığı, korkduğu için bırakmadı. Müslimân kan dökülmesin diye, mü’minlere merhamet etdiği için bırakdı Kâfirlerle, mürtedlerle, fitneyi önlemek için sulh yapmak câi değildir. Onlarla harb etmeyip, onların gâlib gelmeleri eı büyük fitnedir. Bâgîlerle sulh ise, câizdir. O zemana kadai hazret-i Mu’âviye bâgî, âsî idi. O yıl, hak üzere halîfe oldu Bâgî olana lâ’net edilmez, istiğfar edilir. Hayr düâ ediliı Muhammed sûresinde (Mü’minlerin günâhları için istiğfâr et! buyuruldu. İstiğfarı emr, lâ’neti yasak etmek olur. Bu âyet-kerîme, büyük günâh işliyenlere istiğfâr olunmasını emr buyur makdadtr. Sıfata lâ’net câiz olsa bile, sıfat sâhibine la’net câi; olmaz. Haşr sûresinin onuncu âyeti, (önce gelen mü’mimler düşmanlık etmemeği, onlara hayr düâ etmeği) emr etmekdedir Hazret-i Alînin Şamlılara lâ’net olunmasını yasak erdiğini, şfİ kitâblan da yazmakdadır. Bu da, onların müslimân oldukla
nnı göstermckdcdir. Hazrct-i Alî için olan hadîs-i şcrîfdc (Seninle harb, bana kaı>ı harbdir) buyuruldu ise de. bu hadîs-i şerif, bu büyüklere karşı muhârebenin dehşetini bildirmek içindir. Bu hadîs-i şerîf. kırkbirinci maddede uzun uzun açıklan-mışdır. Hazret-ı Mu’âviye ve sonra gelenler, hakîkatde melik ıdı. Sultân idi. Halifenin üç vazifesinin yalnız birini yapıyorlardı.
15— Şî’î kitâbları diyor ki. hazret-i Mu’âviyenin vâlîleri millete zulm etdi. Bunlardan biri Ziyâd idi. Şiraz vâlîsi idi. Ebû Süfyânın, câhiliyyet zemanındaki Hâris adındaki bir doktorun Sümeyye adındaki câriyesinden olan gayr-ı meşrû’ oğlu idi. Büyüdükde necâbcti, belâgati, zekâsı, dillere destân olmuşdu. Arabıstanın dâhilerinden olan Amr İbni Âs. (Bu çocuk KureyşIi olsaydı, büyük bir adam olurdu) dedi. Hazret-i Alî de, orada idi. Ebû Süfyân, (^Bu benim oğlumdur) dedi. Hazret-i Alî halîle olunca. Ziyâdı Iran vâlîsi yapdı. Çok iyi idâre etdi. Memleketler feth eyledi. Hazret-i Mu’âviye kardeşinin bu başa-rılannı görünce, yanına çağırdı. Fekat o. hazret-i Alî şehîd oluncaya kadar, vazifesinden ayrılmadı. Hazret-i Mu'âviyc meşrû' halîfe olunca, kırkdört senesinde. Ziyâdın, Ebû Süfyâ-nın oğlu olduğunu i’lân etdi. Basra vâlîsi yapdı. Böylece, hazret-i Osman ile hazret-i .Alîye, babasız birini vâlî yapıdıklan için dil uzatılmasını önlemiş oldu. Ziyâd, kâdî Şüreyhin oğlu Sa'idden hazret-i Alînin intikâmını almak istedi. Evini, mallarını aldı. Sa'îd Medîneye gelip, bunu hazret-i Hüseyne şikâyet etdi. Hazret-ı Hüseyn «radıyallahü anh», Ziyâda mektûb yazıp. Sa'îdin mallarını geri vermesini bildirdi. Ziyâd cevâbında, (Ey Fâtımanın oğlu! İsmini, benim ismimden önce yazmışsın. Hâlbuki sen dilek sâhibisin. Ben ise sultânım) gibi şeyler yazdı. Hazrel-i Hüseyn. bu mektûbu Şâma halîfeye gönderdi ve vâlîyi şikâyet eyledi. Hazrel-ı Mu’âviye. mektûb-lan okuyunca, çok üzüldü. Ziyâde sert bir emr yolladı: (Ey Ziyâd! Bil ki sen. hem Ebû Süfyânın. hem de Sümeyyenin oğlusun! Ebû Süfyânın oğlu yumuşak ve tedbirli olur. Sümeyyenin oğlu da, onun gibi olur. Mektûbunda Hüseynin babasına dil uzatmışsın. Yemîn ederim ki, ona yazdıklarının hepsi sende vardır. O, bunlann hepsinden temizdir. Senin isminin. Hüseynin isminin altında bulunması, senin için bir kusûr değil, bi şerefdir. Emrimi alır almaz Sa’îdin mallarını hemen geri veı Ona. eskisinden dahâ iyi bir ev yap! Bu emrimi Hüseyne d ^ıldınvorum ve özr diliyorum ve Sa’îde bildirmesini rıcâ ediy<
nım. İsterse Medînede kalsın. İsterse. Küfeye giis,n n elin ıle, dilin ile, aslâ sataşma! Hüseyne anasının adı ile sın. Sana yazıklar olsun! Unutma ki, onun babası, Alî ib Tâlibdir. Anası da Resûlullahın kızı Fâtımadır.' Ondak'ı ^ şeref, başka kimsede bulunabilir mi? Niçin düşünmüyordu dedi. ‘
Ziyâdın ve oğlu Ubeydüllahın Müslimânlara olan zararı nnı herkes bilir. Fekat, bunu vâlî yapdığı için, hazret-i Mı âviyeye dil uzatmak hiç doğru değildir. Onu, hazret-i Osmi da ve hazret-i Alî de vâlî yapmışlardı. Otuzaltıncı madde okuyunuz!
16— Süâl: Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve seller (Alîye ezlyyet eden, bana eziyyet etmiş olur) buyurdu. Şî’îler I hadîs-i şerîfi ileri sürerek, (Resûlullahı incitmek küfrdi Bunun için hazret-i Alî ile harb edenlerin hepsi kâfırd diyorlar.
Cevâb: Küfe ve Mısrda çoğalan Şî’îler, Medîneye yürüd 1er ve hazret-i Osmânı şehîd etdiler. Hazret-i Alî, halîfe olum kâtilleri arayıp kısas yapmak için gecikdirmeği uygun göre Eşkıyâ ise, bundan yüz buldu. Taşkınlığa devârn etdıl Hazret-i Osmânı söğüp, kendilerini haklı gösteren sözleri 1 tarafa yaymağa başladılar. Eshâb-ı kirâmın büyüklerind Talha, Zübeyr, Nu’mân bin Beşîr, Ka’b bin Acre ve başkal bu hâle çok üzüldüler. (İşin sonunun böyle olacağını bilseyd hazret-i Osmânı, eşkıyâya karşı korurduk) dediler. Kâtili bunu haber alınca, bu Sahâbîleri de şehîd etmeğe karar ver 1er. Bunlar da Mekke-i mükerremeye gitdiler. Hac etmek iı Mekkeye gelmiş olan hazret-i Âişeye anlatıp ona sığındıl (Halîfe, fitneyi basdınncaya kadar, eşkıyâya yüz veriyor. On da şımararak düşmanlıklarını, işkencelerini artdırıyorl Kısâs yapılmadıkça ve zâlimlerin cezâsı verilmedikçe, kan d( menin önüne geçilemiyccckdir) dediler. Hazret-i Aişe de, ( şakîler Medînede kaldıkça ve Emîrülmü’minînin etrâfını s dıkça, sizin Medîneye gitmeniz doğru olmaz. Şimdilik emîn yere gidiniz, işin sonunu bekleyiniz. Hazret-i Alîyi bu eşkr nın elinden kurtarmak için uzakdan yardım ediniz. İlk i satda, halîfeyi aranıza alıp eşkıyâ üzerine yürüyünüz. Kâtili yakalayıp kısâs yapmak kolay olur. Böylece kıyamete kadi zâlimlere ders vermiş olursunuz! Bu iş şimdi kolay değild Acele etmeyiniz) buyurdu. Eshâb-ı kirâm, hazret-i Aİşh
sö/lerinı beğendiler. İslâm askerlerinin toplanma yerleri olan Irak ve Basra taraflarına gitmeği uygun gördüler. Ma/ret-i Âışc.ve (I ıtne kalkıp, ortalık du^elınceve ve halîfeye kavuşun-ca>a kadar bı/ı hımâye et! Sen muslımânlann anncsısin ve Resûlullahın muhterem /evcesısin. Ona herkosden daha vakın ve dahâ sevgilisin. Sem herkes saydığı için, eşkıya sana yaklaşa-ma/. Bı/ımle berâber bulun! Bize kuvvet ol!) diye yal\ardılar. Ha/ret-i Âışe, Müslimânların rahat etmesi için ve Resûlullahın hshâbını korumak için, onlarla bırlikde Basraya hareket etdı. ffalîfenin etrafını sarmış olan ve birçok işlere karışmakda olan kâtiller, bu haberi hazret-i Alîye başka dürlü anlatdılar. Halîfeyi de Basraya gitmeğe zorladılar. İmâm-ı Hasen ve ımâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca’fer Tayyâr ve Abdullah bin Abbâs gibi Sahâbîler, halîfeye acele etmemesini, münâfıklarm sözüne aldanmamasını söylediler ise de, eşkıya ağır basarak, Emîr hazretlerini Basraya^ götürdüler. Önce Ka’ka’ adında birini gönderip, Hazret-i Âişe’nin yanında bulunanların düşüncelerini sordu. Sulh ve fitneyi önlemek istediklerini, bunun için de, önce katillerin yakalanması lâzım geldiğini söylediler. Halîfe, bu isteklerini uygun buldu. Her iki tarafdaki Müslimânlar sevindiler. Üç gün sonra birleşmek için anlaşdılar. Buluşma »âatı yaklaşınca, kâtiller haber aldı. Şaşkına döndüler. Başkan-arı olan Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin etrâfmda toplandılar. 3unun çâresini sordular. Son çâremiz bu gece halîfenin askerle-ine lücûm ediniz ve hemen halîfeye gidip, (Aişenin yanındaki-er sözlerinde durmadı. Baskına uğradık) deyiniz. Bir süvârî lirliğe ile de. karşı tarafa saldırdılar. Birkaç gün evvel gönder-likleri ajanlar da, karşı tarafdan imiş gibi (Halîfe sözünde lurmadı. Baskına uğradık) diye bağırdılar. Böylece harb baş-idı. r>eve vak’ası böyle patlak verdi. Kurtubî ve başka Ehl-i ünnet târihleri işin doğrusunu böyle yazmakdadır. Şî’îler, âtilleri savunmak için, başka dürlü yazıyorlar. Bu yalanlara ianmamalıdır.
Şâm vâlîsi olan hazret-i Mu’âviyede, kâtilleri yakalamayı kısâs yapmayı istemişdi. Halîfe, ortalık karışık olduğundan Deve vak'asıyle uğraşdığmdan, bunların dileğini kabul Tiediler. Bunlar da, halîfeyi kabul etmediler. Şî’îlerin (Neh-Ibdâga) kitabında da yazdığı gibi, halîfe (Din kardeşlerimiz harb edeceğiz. Onlar doğru yoldan ayrıldı) buy urdu. Görü-or ki. Deve ve .Sıffin muhârebelerini yapanlar, hiçbir zeman zrel-ı Aliyi incılineği dıı.şünmemişdır. Her iki tarafda bulu-
nanlar da, yalnız Allahü tcâlânın emrine uymayı ve önlemeyi düşünmüşlerdir. Fekat Siyonizm, yehûdî Darm»î her iki tarafı da kana boyamışdır. ^ ^
(Tezkire-i Kurtubî Muhtasarı) yüzyirmiüçüncü sahifeaiod diyor ki; Müslimin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Müslimânlar Ih birleri ile harb ederse, ölen de öldüren de Cehennemdedir) huyu ruldu. Âlimler buyuruyor ki, bu hadîs-i şerif, dünyâ kazanç için döğüşenleri bildiriyor. Din için, kötülüğü kaldırmak içia meselâ bâgî, âsî olanlarla döğüşmeği bildirmiyor. Başka bij hadis-i şerîfde (Dünyâlık için döğüşürseniz, öldüren de, iMüriUm de Cehennemdedir) buyuruldu. Hazret-i Alî ile hazret-i Mu’-âviye arasındaki harb böyle değildir. Dünyâ için değildi; Allahın emrinin yerine gelmesi için idi. Müslimdeki bir hadîs-j şerîfde (Eshâbım arasında fitne olacakdır. O fitnelere kanşan-lan, Allahü teâlâ, benimle olan sohbetleri hürmetine afv ve mağfiret edecek. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan Esbabıma dil uzatarak Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Birbirleri ile harb eden Eshâbın hepsinin afv edileceklerini, bu hadîs-i şerif göstermekdedir.
17— Şî’îler, Eshâb-ı kirâma azılı düşman oldukları için, bütün Ehl-i sünnete mel’ûn diyorlar. İmrân sûresi yüzonuncu âyetinde (Siz ümmetlerin en iyisisiniz) buyuruluyor. Bunlar ise, bu ümmete mel’ûn diyorlar. Her nemâzdan sonra, Eshâb-ı kirâmın büyüklerine la’net etmeği büyük ibâdet biliyorlar. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin düşmanlan olan Ebû Cehl, Ebû Leheb, Fir’avn, Nemrûd ye benzerlerine la’net etmeği hâtırlanna bile getirmiyorlar. Üç halîfeyi ve Eshâb-ı kirâmı öven âyet-i kerimelere müteşâbihât diyorlar. Bunların ma’nâsı anlaşılmaz diyorlar.
18— Ehl-i sünneti Resûlullahın Ehl-i beytine düşmaı biliyorlar. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblan Ehl-beytin sevgisini ve büyüklüğünü bildiren yazılarla doludur Ehl-i sünnet âlimlerinden Behâüddîn-i Âmili, (Keşkül) kitâ bında, Ehl-i beyte inanmıyan, mü’min değildir, buyuruyor Ehl-i sünnetin bütün tarikatlan Ehl-i beytden feyz almakdadıt Ehl-i sünnetin dört mezhebinin imâmlan Ehl-i beytin talebele ridir. Şî’î âlimlerinden İbni Mutahhir Hullî (Nehcüfhak) v* (Minhecülkerâme) kitâblannda, Ebû Hanîfenin ve Mâlik bij Enesin irnâm-ı Ca*fer-i Sâdıkdan ilm aldıklarını yazmakdm dırlar. birebir ürünler sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder