Hâce Bâkî-billâh “kuddise sirruh”, imâm-ı Rabbânîyi “kadde-sallahü sirrehürazîz” mutlak icâzet ile Serhend şehrine gönderirken, kendisi makâmından çekilip, bütün talebesinin, hattâ kendi oğullarının terbiyesini ve yetişmesini Ona havâle eyledi ve (Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten bir güneşdir. Bu ümmet-de onun gibi ancak iki üç dâne vardır. Şimdi ise, gök kubbe altında, onun gibisi yokdur. Kendimi onun tufeylisi [talebesi] biliyorum. Onun ma’rifetinin hepsi doğru ve Peygamberlerin “aleyhi-müsselâm” beğendiği sekidedir) buyurdu. Hattâ, diğer talebeleri gibi, hocası da, feyzlenmek ve nûrlanmak için, onun sohbetine devâm ederdi.
îmâm-ı Rabbânî, yüksek derecelere ve eşsiz makâmlara kavuşmuş olarak Serhende gelip, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenleri yetişdirmekle meşgûl oldu. İrşâd sesleri dünyâya yayıldı. Hidâyet âvâzları, kalbleri behâr gibi yapıp, nice yenilikler, yeşillikler, zuhûra geldi. Kutb-ül-aktâb davulu, onun ismiyle çalındı. Vilâyet derecelerine kavuşmak, onun bir ütifâtı ile nasîb oluyordu. Ebdâller ve Evtâdler, onun huzûruna koşdu. Vilâyet nârları, kerâmet bereketleri, dil ile anlatılacak, yazı ile bildirilecek cinsden değildir. Dalâlet Ve şaşkınlık sahrâsmda kalanlar, onun sohbetinde hidâyete kavuşdu.
Uzaklık denizinde boğulmak üzere olanlar, yakınlık sâhiline, onun bir ütifâtı ile erişdi. Hakikat ve ma’rifet tâlibleri, karınca gibi etrâfına üşüşdü. Sultânlar, kumandânlar ve vâlîler, pervâne gibi bu hidâyet kaynağının ışığı ile aydınlandı. Huzûrunda, talebeye nisân yağmuru gibi gelen feyzlere, yedi kat gökdeki melekler gıbta eder oldu. Her tarafda, âlimler ve fâdıllar, onun büyüklüğünü, kerâmetlerini işiterek, vilâyet saçan kapısının eşiğine yüz sürmek için acele etdiler. İnsanı Allahü teâlâya yaklaşdıran teveccühleri ve nazarları bereketi ile, huzûra, nûra ve hiç uğraşmadan müşâhedeye ve çile çıkarmadan, tevhide kavuşdular. Vahdet denizine dalmadan, ehâdiyyet deryâsında yok olmaları, hiç zahmetsiz hâsıl oldu. Kesretde vahdetin müşâhedesi, muhabbet cezbeleri ile gönül ma’rifetleri, küçük bir iltifâtlarının semeresi oldu. Ahrâriyye nisbeti yeniden kuvvetlendi. Hattâ onun bereketli gayretleri ile bütün dünyâya yayıldı. O zemâna kadar bilinen sülük ve cezbenin ötesinde, başka nisbetler ele geçdi. Ondan önce
gelenlerin iftâr etmeden oruç tutmaları, kırk gün çile çekmele-ri, aç ve susuz durmaları, insanlardan uzaklaşmaları, onun huzû-runda yetişenler için, özenilecek birşey olmakdan çıkdı. Amellerde ve ibâdetlerde i'tidâl üzere olmak, düâ ve tâ'atlerde sünnete tâm yapışmak, onların yerini aldı. Yıllarca riyâzet çekmekle ele geçebilenler, onun bereket ve teveccühü ile, hemen hâsıl oluyordu. Mubârek zâtı "rahmetullahi teâlâ aleyh", Allahü teâlânın büyük ni'meti ve Resûlünün "sallallahü aleyhi ve sellem" vekili oldu. Nihâyetsiz yolların rehberliği, önderliği ona verildi. İkinci bin yıllarının müceddidi oldu. Böylece, kıyâmete kadar, her kime feyz ve bereket gelse, onun vâsıtası ile gelir. Yeni yeni ilmleri, duyulmayan ma'rifetleri, kimsenin haber vermediği sırları ve kimsenin kavuşamadığı garîb keşfleri ile, yeni bir yol açdığı güneş gibi meydândadır.
Her yüz sene başmda bir (Müceddid), [dîni kuvvetlendirici] gelir. Ammâ, yüz senede gelen müceddid ile, bin senede bir gelen müceddid arasında çok fark vardır. Yüzle bin arasında ne kadar fark var ise, bu iki müceddid arasında da o kadar, hattâ dahâ çok fark vardır.
Müceddid, o müddet içinde herkese onun vâsıtası ile feyz ve bereket gelen zâtdır. Kutblar, Evtâd, Büdelâ ve Nücebâ "kadde-sallahü teâlâ esrârehümül'azîz" dahî ondan feyz alırlar.
İmâm-ı Ahmed Rabbânînin "kuddise sirruh" vakti şöyledir ki, eski ümmetler zemânında dünyânın zulmet ile dolduğu yıllarda, ülül'azm bir Peygamber gelir ve yeni bir din getirirdi. Ümmetlerin en hayrlısı, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir. Bu ümmetin Peygamberi de. Peygamberlerin sonuncusudur " aleyhimüssa-levâtü vetteslîmât". Bu ümmetin âlimleri, Benî-Îsrâîlin Peygamberleri gibidir. Hadîs-i şerîfde, böyle olduğu bildiriliyor. Bu üm-metde âlimlerin varlığı kâfî görüldü. Böyle bir vaktde, ya'nî Peygamber efendimizden "sallallahü aleyhi ve sellem" bin sene sonra, ma'rifeti tâm, âlim ve ârif bir zât lâzımdır ki, eski ümmetlerdeki ülül'azm bir Peygamberin yerini tutsun. Zîrâ, bu ümmetin âhiri, Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâ-' X tından bin sene sonradır. Çünki, bin sene geçmesinde büyük bir \ husûsiyyet ve işlerin değişmesinde kuvvetli te'sîrler vardır. Bu üm-metde ve bu dinde değişiklik olmıyacağına göre, şübhesiz geçmişlerdeki nisbetin ve o sağlam yolun, sonra gelenlerde yeniden kuvvetlenmesi zarûrîdir. Böylece, imâm-ı Ahmed Rabbânînin "kuddise sirruh" mubârek zâtını, nübüvvet ve risâletin bütün kemâlâtini câmi' kılıp, bu yüksek makâm ile diğerlerinden ayırdılar. Onun şaşılacak ilmlerine, Zât-i ilâhiyyeye âid ma'rifetleri-
ne, temiz ahlâkına ve hâlleri, mevâcid ve tecellîleri ve zuhûrları bildiren sözlerine ve yazılarına bakanlar, bunu gâyet iyi anlar. Çünki, bunlar islâmiyyetin özü, dînin esâsı ve Allahü teâlânın zâtına, sıfatlarına âid ilmlerin hülâsasıdır. Kâ'be-i mu'azzamanın hakikati, Kur'ân-ı kerîmin hakîkati, nemâzın hakîkati, ma'büdiy-yet-i sırfa, muhabbetin; hıllet, muhibbiyyet ve mahbûbiyyet gibi dereceleri, te'ayyün-i vücûdî, te'ayyün-i hubbî, lâ-te'ayyün mertebesi, mahlûkatın mebde-i te'ayyünlerinin zuhûru. Peygamberlerin ve meleklerin mebde-i te'ayyünleri, talebenin isti'dâdları-nın hangi sıfat ve ism-i İlâhî ile münâsebeti olduğu, Evliyânın meş-rebleri, hangisi Muhammedî-ül meşreb, hangisi Îbrâhîm-ül meş-reb... muhibbiyyet ve mahbûbiyyet-i zâtiyye ile olan kendi vilâyetleri, bunların husûsiyyetlerinin hakîkî hüviyyetleri, kayyûm-luğun hakîkati, sabâhat ve melâhatin esrârı ve bu iki güzelliğin karışması ve dahâ nice esrâr ve ma'nâlar, Allahü teâlâ tarafından ona ihsân edildi. Dahâ önce gelen Evliyâdan "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" hiçbirisi bunlardan bahs etmedi. Bunların tafsili, üç cild (Mektûbat) kitâblarmda ve diğer yedi risâlelerinde yazılıdır.
İmâmın "kuddise sirruh" keşf ve kerâmetleri sayısızdır. Teber-rüken birkaçını yazalım:
1— Birgün tâliblerden biri, İmâma bir mektûb yazıp, (Sizin bu beyân etdiğiniz makâmlar, Eshâb-ı kirâmda hâsıl olmuş mu idi, yoksa olmamış mı idi? Eğer hâsıl olmuşsa, bir defada mı hâsıl oldu, yoksa tedrîcen mi?) diye sordu. İmâm buyurdu ki, bu süâlin cevâbı ancak sohbetde verilir. Soran kimse, huzûruna ve sohbetine geldi. İmâm "kuddise sirruh" onun hâline teveccüh edip, kendindeki bütün nisbetleri ona ihsân eyledi ve (Ne gördün?) buyurdu. Hazret-i İmâmın ayaklarına kapandı ve (Resûlullahm " sallal-lahü aleyhi ve sellem" bir sohbeti ile, Eshâb-ı kirâm "aleyhi-mürrıdvan" vilâyetin bütün makâmlarına kavuşmuşlardır) şimdi anladım, diye arz etdi.
2— Mevlânâ Yûsüf hasta idi. Ölümü yaklaşmışdı. İmâm-ı Rabbânî, onu ziyârete geldi. Mevlânâ Yûsüf teveccüh ve himmet istedi. İmâm "kuddise sirruh", murâkabe ile meşgûl olup, onu Fe-nâ ve Bekâ makâmlarına kavuşdurdu. O, bu hasta hâlinde, kalbindeki bu ilerlemeleri görüp, haber verdi. Yolu temâm eyledi ve aynı ânda Allaha kavuşdu.
3— Talebesinden ba'zısı, Gavs-ül-a'zamı, ya'nî Abdülkâdir-i Geylânîyi "kuddise sirruh" ziyâret etmeği, İmâma, arz etdiler. Sus-du ve Gavs-ül-a’zamm "radıyallahü anhümâ" rûhuna teveccüh eyledi. Mubârek rûhu göründü ve talebelerinin büyükleri ile teşrif
eyledi. İmâmın orada bulunan talebesi, gelenleri ziyâret edip, is. tifâde etdiler.
4— Cüzzam (Miskin) hastalığına yakalanan bir kimse, îmâm< dan, şifâ için düâ istedi. Teveccüh eyledi. Cüzzam hastalığından kurtulup, tâm bir şifâ buldu.
5„ Halkada dâima Kur'ân-ı kerîm okuyan bir hâfız, ağır şeklde hastalandı. Herkes ümmîdi kesmişdi. îmâm-ı Rabbânî, onu himâyem altına aldım, buyurdu. Hemen iyi oldu.
6— Seferde iken arkadaşları ve talebesi havanın boğucu sıcaklığından çok sıkıldı. Ondan, merhamet istediler. İmâm "kuddise sirruh", Allahü teâlâya ilticâ etdi. O ânda bir parça bulut göründü ve hafîfce yağmur yağdı. Sıcaklık geçdi. Toz kalmadı.
7— Muhlislerinden birkaçı, uzak bir yerde Hindûlara âid bir puthâneyi boş bulup, putları kırdılar. Putperestler, her tarafdan ellerinde silâh ve kılmçlar olduğu hâlde, etrâflarmı çevirdiler. Bu muhlisler, İmâma sığınıp, yardım istediler. îmâm-ı Rabbânî "kad-desallahü teâlâ sirrehül'azîz" orada göründü ve buyurdu ki, (Hiç üzülmeyin! Size gâibden yardım geliyor). Birçok süvârî görünüp, bu azîzleri kâfirlerden korudular.
8— Talebesinden biri, sahrâda arslanla karşılaşdı. Kaçacak yer yokdu. İmâma sığınıp, imdâd diledi. İmâm, elinde baston ile göründü ve o kükremiş arslana şiddet ile vurdu. Arslan kaçdı. Talebe kurtuldu.
9— Çok uzak bir memleketde bulunan bir azîz İmâmın med-hini duyup, Serhend şehrine geldi. Geceleyin bir kimsenin evinde müsâfir kaldı. İmâmdan istifâde etmek için geldiğini, ona talebe olmak şerefine kavuşmak istediğini ve bunun için çok neş'eli olduğunu söyleyince, ev sâhibi, hazret-i İmâmı kötülemeğe ve hakkında ağza alınmayan şeyler söylemeğe başladı. O azîz, çok üzüldü. Mahcûb oldu. İmâma sığınıp kalbinden yalvardı: (Ben, yalnız Allah rızâsı için, size hizmet niyyeti ile gelmişdim. Şu şahs, beni bu se'âdetden mahrûm etmek istiyor) dedi. İmâm-ı Rabbânî, tam bir kızgınlıkla, yalın kılınç zâhir olup, hâllerini inkâr eden, o şahsı parça parça eyledi ve evden çıkdı. O azîz sabâhle-yin mubârek huzûrlarına kavuşunca, geceki hâdiseyi arz etmek istedi. Fekat İmâm, (Gece olanı, gündüz anlatma) buyurup, setr-i keramet eyledi.
tO— İmâmı "kuddise sirruh" inkâr edenlerden biri, İmâmın talebesinden birini evine götürdü. Önüne yemek koyup, kendisi de İmâm-ı Rabbânîyi "rahmetullahi teâlâ aleyh" kötülemeğe başladı. O talebenin cânı sıkıldı. İmâmın yanına dönmek istedi.
Gayret-i ilâhiyyeden münkirin birdenbire bütün a'zâsı, birbirinden ayrıldı ve bedeni parça parça oldu. Talebe korkdu. Evden dışarı çıkdı. îmâmın yanına geldi. Âdetleri üzere kapının önünde duruyordu. Talebesinin elini tutup, o münkirin evine götürdü. İçeri girdiler. Ölünün dirilmesi için Allahü teâlâya düâ eyledi. Mü-nâcâtda bulundu. Allahü teâlâ kabûl buyurdu. Bir müddet sonra kalkdılar. Talebesine, (Ben hayâtda kaldıkça, bu olanı kimseye söyleme!) buyurdu.
11— Birgün talebesinden on kişi aynı akşam İmâmı iftâra da'vet etdiler. Kabûl buyurdu. Aynı akşaıh, aynı ânda, hepsinin evinde hâzır bulunup, iftâr etdiler.
12— Birgün buyurdu ki, Kâ'be-i mu'azzamayı tavâf arzûm o kadar ziyâdeleşdi ki, yerimde duramaz oldum. Allahü teâlânm lütfü ile, bu şevk ve iştiyâk câzibesinde, Kâ'be-i şerifeyi yanımda gördüm ve tavâf ile şereflendim.
îmâm-ı Ahmed Rabbânînin "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" mubârek kalemlerinin dilinden ve dil kalemlerinden çıkan sözlerinden de, birkaç dâne yazalım:
Buyurdu ki: Görülen ve bilinen herşey, mukayyeddir. [Başka şeylere bağlılığı vardır]. Maksûd ve matlûb [olmağa lâyık] değildirler. Matlûb [olmağa lâyık] olan, bütün kaydlardan, bağlardan münezzeh ve müberrâ olandır. O hâlde. Onu, görmenin ve bilmenin ötesinde aramak lâzımdır.
Buyurdu ki: Seyr ve Sülük, ilmde hareketden ibâretdir.
Buyurdu: Evliyâ-ullahı " rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" başkalarının tanımasından örten perde, insanlık sıfatlarıdır. Diğer insanların muhtâc olduklarına bunlar da muhtâcdır. Evliyâ-lık, bu ihtiyâcı bunlardan kaldırmaz.
Buyurdu: Allahü teâlâ, Evliyâ kullarını öyle saklamışdır ki, kendi zâhirleri bile kalblerindeki kemâlâtdan habersizdir. Nerde kaldı ki, başkaları onların hâlini bilsin.
Buyurdu: Yâ Rabbî! Bu nasıl işdir ki, kendin için Evliyâ yap-dın. Onların bâtınları, (ya'nî kalbleri) ab-ı hayâtdır. Bir katre tadan, ebedî hayâtı bulmuş, se'âdet-i ebediyyeye kavuşmuş olur. Zâhirleri, ya'nî dış görünüşleri ise, öldürücü zehrdir. Yalnız zâhir-lerine bakan, ebedî ölüme duçâr olmuşdur.
Buyurdu: İnsanın yaratılmasından maksad, kulluk vazîfeleri-ni yerine getirmekdir. Vilâyet makâmlarının sonu, abdiyyet (kulluk) makâmıdır. Bunun üstünde makâm yokdur.
Buyurdu: Binlerce kimseden bir dânesini ihlâs devleti ve rızâ makâmı ile şereflendirirler. Maksad olan ihlâs ve rızâ, bu fakîre.
bu yolda tâm on sene sonra verildi. Bunların özü, hakikati, Pey. gamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sadakası olarak temâmen açıklandı. Bunun için, Allahü teâlâya hamdü senâlar olsun!
Buyurdu: Bu büyüklerin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ec-ma’în” yolu çok kıymetli, pek azizdir. Sünnete uymak esâsı üze-rine kurulmuşdur. Şimdi Resûlullahm “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetlerinden bir sünneti ihyâ etmekden (diriltmekden) başka bir arzûm yokdur. Hâller, mevâcid ve zevkler, isteyenlerin olsun. Kalbi, büyüklerin nisbeti [yoluna girmek] ile ma’mûr etmeli, zâ-hiri temâmen ahkâm-ı islâmiyye ile süslemelidir. [Ahkâm-ı islâ-miyye, emrler ve yasaklar demekdir.]
Buyurdu: Hindistâna Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vet-teslîmât” gönderilmişdir. Onların mezârlarının üzerinde parlak nûrlar görüyorum. İstesem hepsinin mezârını gösteririm! Fekat insanlar, böyle sözlere pek inanmazlar.
Buyurdu: İnsanlar, riyâzet çekmek deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki, dînimizin emr etdiği kadar yimek için dikkat etmek, binlerce sene nâfile oruç tutmakdan dahâ güç ve dahâ fâidelidir.
Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihâsı olduğu hâlde ve hepsini yimek istediği hâlde, dînimizin emr etdiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyâzetdir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür.
Buyurdu: Server-i kâinâtı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördüm. Benim için bir icâzet yazdı ve buyurdu ki, (Eshâbımdan sonra “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu güne kadar, hiç kimseye böyle bir icâzet yazmadım.) Bana müjde verdi ki, yarın kıyâmet günü, binlerce insan, senin şefâ’atinle Cennete girer. Beni ilm-i kelâmda müctehid eylediler.
Buyurdu: îslâmiyyeti gördüm. Bir kervânın kervanserâya inmesi gibi, bizim yanımıza indi, deyip, mescidlerine ve dergâhlarına işâret eylediler.
Buyurdu: Bir sabâh İmâm-ı a’zamın “rahmetullahi aleyh”, hocaları ve talebesi ile geldiklerini gördüm. Kendimi onların nârları içine dalmış buldum. Bu büyüklerin nisbetinde husûsî bir fenâ buldum. Bunun gibi, dahâ sonra, imâm-ı Şâfi’înin “rahmetullahi aleyh”, hocaları ve talebesi ile geldiklerini gördüm. Bu def’a, beni onların nûru kuşatdı. Bunların nisbetinde de fânî oldum.
Buyurdu: Gavs-üPa’zam “kuddise sirruh", Kâdirî meşâyıhı
"rahmetullahi aleyhim" ile yanıma geldiler. Bu büyüklerin gelmesi bereketi ile, kendimi Kâdirî nisbetinin (yolunun) nûrları için-je buldum. Kalbimden: (Beni Nakşibendî büyükleri yetişdirdi. Şimdi nasıl oluyor da, Kâdirî yolunun te'sîri bende dahâ fazla görülüyor?) diye düşündüm. Bu ânda, hazret-i hâce-i cihân Behâ-üddîn-i Buhârî "kuddise sirruh" talebeleri ile birlikde se'âdet ile teşrîf eylediklerini ve Gavs-üs-sekaleynin karşısında oturduklarını gördüm. Onlara hitâben buyurdu ki: (Ahmed bizdendir. Kemâl ve tekmîl mertebesine bizim terbiyemizle kavuşdu.) Bu konuşma esnâsmda, Çeştiyye ve Kübreviyye büyükleri de geldiler. Kendi nisbetlerini kalbime akıtdılar. Yeniden icâzet verdiler. Eskiden bende olan bu büyüklerin nisbeti kuvvetlendi ve dahâ parlak oldu. İstersem bütün bu yollardan talebeyi kemâle erdirebi-lirim.
Buyurdu: Bir gün amellerimdeki kusûru görme hâli beni kapladı. Büyük bir pişmânlık ve kırıklık içinde iken, (Allahü teâlâ için alçalanı, Allahü teâlâ yükseltir) hadîs-i şerîfi gereğince, şöyle bir nidâ geldi: (Seni ve kıyâmete kadar seninle vâsıtalı ve vâsıta-sız olarak tevessül edenleri magfîret eyledim.)
Buyurdu: Erkeklerden ve kadınlardan bizim yolumuza girmiş olanların ve kıyâmete kadar, vâsıtalı ve vâsıtasız girecek olanla-nn hepsini bana gösterdiler. İsmlerini, soylarını ve memleketlerini bildirdiler. İstersem, hepsini bir bir sayarım. Hepsini bana bağışladılar.
Buyurdu: Bana, (Sen kimin cenâzesinde bulunursan, Allahü teâlâ onu afv etmişdir) diye müjdelediler. Ve yine ilhâm olundu ki, (Hangi ölünün afvını istersen, ondan azâbı kaldırırlar). Yine ilhâm buyuruldu ki, (Senin kabrinin toprağından bir mezâra bir avuç toprak atsalar, o kimse mağfiret-i ilâhiyyeye kavuşur). [Yâ o mezârda yatanın hâli nasıl olur?]
Buyurdu: Allahü teâlânm bu fakîri mümtâz eylediği yolun esâsı, temeli, sonda kavuşulan hâllerin başlangıca yerleşdirildiği Ahrâriyye yoludur. Bu esâs üzerine binâlar ve köşkler kuruldu. Bu temel, bu kadar sağlam olmasaydı, şimdiki durum böyle olamazdı. Bu kıymetli tohmu, Buhârâ ve Semerkanddan getirip, aslı Medîne-i münevvere ve Mekke-i mükerreme toprağından olan, Hindistâna ekdiler. Fazîlet ve ikrâm suyu ile senelerce suladılar. îhsân ile büyütdüler. Olgunlaşıp, kemâle gelince, şimdiki ilm ve ma'rifet meyveleri hâsıl oldu.
Buyurdu: Bize bildirildi ki, hazret-i Mehdî "aleyhirrahme", bi-I zim bu nisbetimizde bulunacak, bizim ma'rifet ve hakîkatden I yazdıklarımızı okuyacak ve kabûl edecekdir.
Buyurdu: AJlahü teâlâ, fadi ve keremi ile, bir kulda bulunabi* len bütün kemâlâtı, [Nübüvvet makâmından başka hepsini! bizp ihsân eyledi.
Imâm-ı Ahmed Rabbânînin "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azız" faziletleri ve husûsiyyetleri anlatılmakla bitmez. Allahü teâlâ, husûsî ihsânı ile, onu Peygamber efendimize "sallallahü aleyhi ve sel-lem" yedi derecede de mutâbe'at (uymak) ile şereflendirdi. [Re. sûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimize tâbi' olmanın yedi derecesi (Se'âdet-i Ebediyye) kitâbmm otuzuncu [30] maddesinde uzun olarak bildirilmekdedir]. Kur'ân-ı kerîmin müteşâbi-hât ve mukattââtmdaki esrâra mahrem eyledi. Sâbiklar kemâlâ-tına ulaşdırdı. [Sâbiklar Peygamberlere "aleyhimüsselâm" ve Eshâblannm yükseklerine denir]. Kayyûm-i âlem kılındı. Ona tu-feylî olarak, talebesinden ba'zısı kutbluk makâmına ulaşdı. Cezbe ve sülûkün, seyr-i âfâkî ve enfüsînin ötesinde, yeni bir yol meydâna geldi.
Onun tesarruflanmn bereketi ile İslâm dîni, bilhâssa Hindis-tânda, çok kuvvetlendi. Ekber şâh zemânında yıkılan, ihmâl edilen İslâm eserleri yenilendi. Çok kâfirler, onun elinde müslimân oldu. Binlerce fâsık tevbe eyledi. Muhlislerinden ve talebesinden olan Hân-ı Hânân ismi ile meşhûr Abdürrahîm hân, Nevvâb Fe-rîd Mürtedâ hân, Muhammed a'zam hân ve dahâ birçok kuvvetli, kudretli vâlî ve kumandanları te'sîrli mektûblan ile islâmiyye-ti kuvvetlendirmeğe, yaymağa, ehl-i sünnet vel-cemâ'at i'tikâdını beyân etmeğe teşvîk ve muvaffak eyledi. Bu cemâ'at de, emr-i şeriflerine uyarak, bu yolda çok gayret sarf edip, dînin kuvvetlenmesine hizmet etdiler. Öyle oldu ki, bid'at ve küfr zulmeti îmân ve sünnet nûru hâlini aldı. Yüksek talebelerini, insanlara zâhi-rî ilmleri ve bâtmî ma'rifetleri öğretmek için her tarafa dağıtdı. Meselâ mevlânâ Hamîd-i Bengâlî, mevlânâ Muhammed Sıd-dîk-ı Bedahşî, şeyh Müzemmil, mevlânâ Tâhir-i Bedahşî, mevlânâ Ahmed-i Rivenbî, Kerîmeddîn-i Hasen-i Ebdâlî, Hasen-i Berkî, mevlânâ Abdülhayy-i Belhî, mevlânâ Hâşim-i Kişmî, mevlânâ Bedreddîn-i Serhendî, Yûsüf-i Berkî, hâcı Hıdır-i Efgânî, hâ-ce Muhammed Sâdık-i Kâbilî, mevlânâ Yâr Muhammed Kadîm-i Talkânîve diğerleri gibi "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în".
Bunlar, İmâmın seçkin talebelerindendir. Bunların sohbetinden milyonlarca insan feyz alarak, Vilâyet makâmına kavuşmuşlardır. Bu yüksek talebesine çok ulvî müjdeler vermiş ve insanların bu seçkin zâtların sohbetlerine kavuşmalarını teşvîk eylemiş-dir. Talebesinden ba'zılarını vilâyet ve kutbluk mansabı ile müj-delemişdir.
Nûr Muhammed Pünti "rahmetullahi aleyh": Talebesinin büyüklerindendir. Bunun hakkında, o ricâl-ül-gaybdendir. Yâ Nu-kabâdan, yâhûd Nücebâdandır, buyurdu.
Bedî'uddîn-i Sehârenpûrî "kuddise sirruh": Rü'yâda Peygamber efendimizden "sallallahü aleyhi ve sellem" çok inâyet ve iltifâtlara kavuşdu. Kendisine, (Sen Hindistânın sirâcısın, kandilisin) buyurdu. Zemânın kutbu olmak se'âdetine de kavuşdu.
Mevlânâ Ahmed-i Berki "kuddise sirruh": Bir hafta içinde bütün sülük konaklarını geçmişdir. Bu da memleketinin kutbu olma şerefine nâii olmuşdur.
Mevlânâ Muhammed Tâhir-i Lâhorî "kuddise sirruh": Kendi memleketinin kutbu olmakla şereflendi. Allahü teâlâ kendisine: (Senin teveccüh etdiklerinin hepsini Cehennem ateşinden halâs etdim ve sana bî'at edeni bağışladım) diye ilhâm eyledi.
Seyyid Âdem-i Bennûrî "kuddise sirruh": Dahâ ilk teveccüh-de ve hattâ telkin ânında, talebeyi Fenâ-i kalbı makâmına ve Nisbet-i hâssaya ulaşdınrdı. Allahü teâlâ tarafından kendisine husûsî bir tarz ve yol ihsân edildi. Bu yola (Ahseniyye) diyorlar. İşte bu kendi yolu ile insanları Allahü teâlâya yaklaşdırıyordu. Bubeşâreti, imâm-ı Rabbânî "kuddise sirruh", şu sözleri ile kendisine verdiler: (Size bizden istifâde etdiğinizden dahâ çoğu gay-bî olarak verilecekdir. Sizin yolunuza tevessül eden, mağfiret olunmuşdur. Kıyâmetde size yeşil bir sancak verilir. Size tevessül edenler, sizin yolunuzda gidenler, kıyâmet gününde o sancağın altında râhat ve gölgede olurlar). Dörtyüzbinden ziyâde kimse ellerinde tevbe etdi. Bin dâne kâmil talebesi vardı. Medîne-i mü-nevvereye gidince, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" selâmını almış ve pekaz kimseye bile nasîb olmıyan müsâfeha etmek şerefine kavuşmuşdu. O sırada bir ses duyuldu: (Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!) Hakîkaten, Medîne-i münevverede vefât etdi.
Seyyid Muhammed Nû'mân-ı Bedahşî "kuddise sirruh": İmâm-ı Rabbânî, bir mektûbunda buna: (Sizin kemâl hilâliniz, güneşin karşısında ondördüncü ay gibi oldu. Güneşe verilenlerin hepsi, ona aks etdi) yazdı. Kutb olduklarını da kendilerine müjdeledi. İrşâdları çok fazla oldu. Yüzbinlerce insanı Allahü teâlâya yaklaşdırdı. Zemânın pâdişâhı, talebesinin çokluğundan kork-du. Onu Dekkenden çağırıp yanında muhâfaza eyledi. Buyurdu ki: Peygamber efendimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" rü'yâda gördüm, Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh", O Serverin yanında idi. Buyurdu ki, (Yâ Ebâ Bekr! Oğlum Muhammed Nu'mâna söyle, Ahmedin makbulü, benim makbûlümdür ve Allahü te
âlânın makbûlüdür. Ahmedin merdûdünü ben ve AUahü teâlâ sevmeyiz). Imâm-ı Ahmed Rabbânînin makbûllerinden olduğum için, bu müjdeyi duyunca, büyük bir sürûra kapıldım. Bu huzûr içerisinde iken, tekrâr buyurdular: (Oğlum Muhammed Nu'mâ-na de ki, senin makbûlün, Ahmedin makbûlüdür. Onun makbû-lü, benim ve Allahü teâlânm makbûlümüzdür. Senin merdûdün, Ahmedin, benim ve Allahü teâlânm merdûdüdür).
İMÂM I RABBÂNÎNİN YÜKSEK OĞULLARI
"Kaddesallahü teâlâ ervâhehüm"
îmâm-ı Rabbânînin sekiz oğlu ve iki kızı vardır:
Muhammed Sâdık "kuddise sirruh": îmâmın "kuddise sir-ruh" büyük oğludur. Hicrî bin senesinde dünyâya geldi. îmâm-ı Rabbânînin, Hâce Bâkî billahm sohbetine kavuşduğu zemân, henüz sekiz yaşında idi. Bunu da berâber götürmüşdü. Dahâ o zemân, Hâce Bâkî billahm nazârlarına kavuşmuşdu. Teveccühlerinin bereketi ile, bu küçük yaşda hâllere, kendinden geçmelere, inanılamıyacak vâridâta erişdi. Keşf, zevk, kendinden geçme, nûrlarm içine dalmak, o kadar oldu ki, (Muhammed Sâdıka, pazardan yiyecek alın [biraz şübheli olduğu için]. Böylece, hâllerin istilâsı biraz azalsın!) buyurdu.
Aklî ve naklî ilmlerin çoğunu, babasının huzûrunda tahsü eyledi. Onsekiz yaşında zâhirî ilmleri bitirip, dikkat ve metânet ile ders okutmağa başladı.
Babası "kuddise sirruh", kendisine gönderdiği bir mektûbda şöyle yazdılar: (Mektûbunuzdan, Vilâyet-i hâssa-i Muhamme-diyye "sallallahü aleyhi ve sellem" ile münâsebetiniz olduğu anlaşıldı. Bunun için, Allahü teâlâya şükr etdim. Çünki, bir müddet-den beri, arzûm bu se'âdete kavuşmanızdı. Birgün, bu devlete yükselmeniz için, size teveccüh eyledim. Tesâdüfen sizi Vilâyet-i Mûsevîde buldum. Oradan ilerletildiniz. Vilâyet-i Muhamme-diyyeye dâhil oldunuz. Bunun için, Allahü teâlâya hamd ederim.)
Mubârek babası, bu oğlu hakkında buyurdu ki: (Azîz oğlum Muhammed Sâdık "rahmetullahi aleyh", bu fakîrin ma'rifetleri-nin mecmû'ası oldu. Cezbe ve Sülük makâmlarını geride bırak-dı. Oğlum, ince, yüksek, gizli marifetlerimin mahremlerindendir. Hatâdan, yanılmakdan mahfûzdur).
Yirmidört yaşına gelince, bulunduğu yere vebâ hastalığı yayıldı. Birçok insanlar, ta'ûn (vebâ) hastalığından öldü. Mubârek babası, bu belânın kaldırılması için, teveccüh eyledi. Anlaşıldı ki. yağlı bir lokma istiyor. Bu oğlu, kazâya rızâ gösterip kendini Al
lalım kullan olan insanlar için, feda eyledi. 1025 (m. 1615] senesi, Rebî'ulevvelin dokuzuncu günü vefat eyledi. Veba hastalığı da geçdi. Büyüklerden biri, rü'yâda gördü ki, bir ses, (Muhammed Sâdık ismini bir kağıda yazıp, suda eritip yâhud su ile ıslatıp içen bir hasta, vebadan kurtulur) diyordu. Bu haber memlekete yayıldı. Ta'ûna yakalananlar böyle yapdı, şifâ buldular. Hattâ, mezâ-nnın toprağı bile, bu hastalığa fâideli oldu. İmâm-ı Rabbânî, bu oğlunun vefâtına çok üzüldü. Bir mektûbunda şöyle buyurdu: (Merhûm oğlumun vefâtı çok büyük bir musibet oldu. O, Allahü teâlânın âyetlerinden, işâretlerinden bir âyet, bir işâret idi. Âlemlerin Rabbinin rahmetlerinden bir rahmet idi. Onun bu yirmidört sene içinde zâhir ve bâtın ilmlerinden elde etdiğini, pekaz kimseler bulabilmişdir). Dâimâ hudû' ve huşû' üzere olup, kendini aşağı ve kusûrlu görürdü. Allahü teâlâya inleyerek yalvarırdı. (Ev-liyâdan herbiri, Allahü teâlâdan birşey istemişdir. Ben tazarru' ve ilticâyı istedim) buyurdu.
Hâce Muhammed Sa'îd "kuddise sirruh": Hicrî binbeş senesinde tevellüd etdi. Binyetmiş 1070 [m. 1659] senesi Cemâzilâhir ayının yirmiyedinci günü vefât eyledi. Hâce Muhammed Bâkîbil-lah "kuddise sirruh" zemânırıda yaşı küçük idi. Görünüşde, hu-zûrlarına kavuşmadı. Fekat, Hâce: (Muhammed Sa'îd öyle bir kimsedir ki, benden gâibâne bir yolla nisbet almışdır) buyurdu. Zâhirî ve bâtınî kemâlâta yüksek babalarının huzûrunda kavuş-du. Onyedi yaşında, aklî ve naklî ilmleri ikmâl eyledi. Yüksek babası gibi, tâm âmil, takvâ ile süslü, sünnete tâm tâbi' olup azîmet ile amel ederdi. Tatlı sözlü ve alçak gönüllü idi. Dünyâya hiç kıymet vermezdi. Hadîs ilminde sened olup, çok yüksek rütbe sâ-hibi idi. Fıkhda ise, tâm bir mesned idi. İmâm-ı Rabbânî, fıkh bilgileri üzerinde bir mes'eleyi araşdırmak isteyince, bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevâblardan çok hoşlanırdı. Ona düâ ederlerdi. Babasının yüksek huzûrunda, kemâl ve tekmil mertebelerine ulaşdı. İcâzet alıp, tâlibleri irşâd etmesi emr olundu. Âhıret işlerinde olduğu gibi, dünyâ işlerinde de, tedbirli ve ileri görüşlü idi. Şöyle ki, imâm-ı Rabbânî "kuddise sirruh", birçok işlerde, onunla meşveret ederdi. Bâtınî ilmlerde yüksek babasının enîsi idi. Kendisine bildirilen esrârdan, pekaz kimseye bahs edilirdi. Vücûdü hasta olanlar, ondan şifâ arar, kalbi hasta olanlar, onun tasarrufu ile cem'iyyet ve huzûra kavuşurdu. Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" vârislerinden olan Behâüddîn-i Buhârînin "kuddise sirruh", (Biz Allahü teâlânın fad-lına, ihsânına kavuşduk) sözü, onun hâline uygun idi.
İmâm-ı Rabbânî "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" buyurd
ki- (Muhammed Sa'îd, ulemâ-i râsihîndendir. Muhammed Sa'îd, sâbikûndandır. Muhammed Sa'îd, Allahü teâlânın halîlidir. Benden alınan Hullet makâmı ona verildi. Muhammed Sa'îd, Allahü teâlânın rahmet hazînesidir. Yarın kıyâmet günü, rahmet hazînelerinin taksîmi ona verilir. Şefâ'at makâmından büyük payı vardır. Muhammed Sa'îd, nefy dâiresini İbrâhîm "aleyhisselâm" gi-bi geçdi. Şimdi isbâtda benimle müşterekdir. Birgün, Muhammed Sa'îdin Cennete girmek için, Sırât köprüsü üzerinde sür'atle koş-duğunu gördüm).
Büyüklüğüne; (Bugün, benim nisbetim, Müceddidin nisbeti gibidir) sözü yetişir. (Mektûbât) isminde bir cild kitâbı vardır. Bu kitâb, mubârek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilmlerle doludur.
Bir kadın yaşlanmışdı. Çocuğu olmuyordu. Gelip, bana bir çocuk vermesi için Allahü teâlâya düâ edin, sizin düânız makbûldür, dedi. Teveccüh eyledi. Sonra, (Allahü teâlâ, sana bir erkek çocuk verecek) buyurdu. Hakîkaten öyle oldu.
Bir kimsenin oğlu ölmek üzere idi. Ağlıyarak, inleyerek, hu-zûrunagelip: (Hazret-iîsâ "aleyhisselâm" ölüleri diriltirdi. Sizde Peygamberlerin vârisisiniz. Oğlumun hâline bir teveccüh buyurun) diye yalvardı. Hiç cevâb vermedi. Biraz sonra: (Oğlunun çıkmış cânı geri geldi, dirildi ve sağlamlaşdı) buyurdu. Adam evine gelince, oğlunu sağlam ve neş'eli buldu.
Hâce Muhammed Ma'sûm "kuddise sirruh": İmâm-ı Ma'sûm, Urvet-tül-vüskâ ve Dînin kuvvetlendiricisi ismleri ile meşkûrdur. İmâmın üçüncü oğludur. Binyedi [1007] senesinde dünyâya geldi ve binyetmişdokuz 1079 [m. 1668] senesi Rebîul-evvel ayının dokuzuncu günü vefât eyledi. İmâm-ı Rabbânî "rahmetullahi teâlâ aleyh" buyurdu ki, Muhammed Ma'sûmun doğumu çok bereketli oldu. Onun doğduğu sene yüksek hocamın kapısının eşiğini öpmek şerefine nâil oldum ve bu ilm ve ma'rifetler zuhûra geldi.
Dahâ üç yaşında iken, tevhîd kelimeleri söyledi ve derdi ki, ben toprağım, ben göküm, ben şuyum, ben buyum, şu dıvâr Hakdır. şu ağaç Hakdır. Kur'ân-ı kerîmi üç ayda ezberledi. Onaltı yaşında aklî ve naklî ilmleri bilirdi. Talebeye ilm öğretmekle meşgûl oldu. İlm tahsîl ederken, onbir yaşında zikr ve murâkabe yolunu yüksek babasından aldı. Bundan sonra, nelere ve nelere kavuş-du. İmâm-ı Rabbânî bunun hakkında; (Bu oğlumun bizzat Vilâyet-! Muhammediyyeye "aleyhisselâm" isti'dâdı vardır. Muham-med-ül-meşrebdir ve mahbûblardandır. Bizim nisbetimizi elde eı-mekde, oğlum Ma'sûmun hâli, dedesinin yazdığı bütün kitâbla
n ezbcrliycn ($erlı-ı Vikaye) kitâbı sâhibinin hâline benzer) buyurdu. Seyr ve sülüklerindeki ve makâmları aşmalarındaki sür'ati ve vasıl olduğu makamlar, eğer anlatılırsa, korkarım ki, kendini yakın bilenler uzağa kaçar. Vâsıl oldum sananlar, ayrılık yolunda koşarlar. Hâllere, yüksek makâmlara, eşsiz vâridâta ve kemâllere kavuşunca, mubârek babası kendisine mutlak icâzet verdi. Bu oğlu da, zâhir ve bâtın ilmlerinde, adım adım yüksek babasını ta'kîb eyledi. Keşfleri çok doğru ve çok kuvvetli olup, uzak memleketlerdeki talebesinin vilâyetin hangi mertebesinde olduğunu ve meşrebinin nasıl olduğunu haber verirdi.
Birgün, yüksek babasının "kuddise sirruh" huzûrunda: (Ben, kendimi cihânı aydınlatan bir nûr görüyorum) buyurdu. îmâm-ı Rabbânî "kaddesallâhü teâlâ sirrehül'azîz": (Ey oğlum, Sen kendi zemânının kutbu olacaksın. Şu sözümü unutma!) buyurdu. Dahâ sonra, yüksek babalarından, vefâtına yakın ahnan (Kayyûm-luk) makâmı bu oğluna verildi. Böylece, (Kayyûm-i zemân) ve (Kutb-i devrân) oldu. îmâm-ı Rabbânî, bu oğluna: (Benim bu dünyâ ile ilgim, kayyûmluk sebebi ile idi. Şimdi bunu, sana verdiler. Bütün kâinat, tâm bir şevk ile, yüzünü sana çevirdi. Benim âhırete intikâlim yaklaşdı) buyurdu. Yine buyurdu ki: (Sende asâletden bir pay görünüyor. Senin yaratılış hamurunun mayasına. Peygamber efendimizin "aleyhisselâm" hamuru yoğurulurken artan kısmından bir parça koydular). Bir kerre de: (Bu oğlum sâ-bikûndandır) buyurdu.
Velhâsıl, mubârek vücûdu, yüksek babası gibi, Allahü teâlâ-nın âyetlerinden, işâretlerinden büyük bir âyet ve işâret idi. Karanlık cihân, onların bereketi ile aydınlandı.
Derin esrârı ve ma'rifetleri bildiren mektûbları üç cild hâlinde toplandı. Yüksek babasının mektûblarmdan anlaşılamıyan yerleri, yine fârisî olarak, îzâh etdi. Gizli birşey bırakmadı. Mek-tûbâtı 1340 [m. 1922] de yeniden yazılıp, 1395 [m. 1985] de Pâkis-tânda nefis olarak basdınlmışdır.
Kerâmetleri sayılamıyacak kadar çokdur. Vefâtlarma bir gün kala, Serhendde ve yakın şehrlerde, her evin kapısında gizli bir ses duyuldu: (Yarın Kayyûm-i zemân Muhammed Ma'sûm vefât edecek, görmek isteyenler acele etsin!) diyordu.
1068 [m. 1658] senesinde, Kâ'be-i mu'azzamayı ve Ravdat-ül-mütahherayı ziyâretleri esnasında hâsıl olan vâridât ve hâlleri (El-yevâkit) isminde bir kitâb hâlinde basılmışdır. Kâ'be-i mu'azza-manın hakikatinin, kendisine iltifat eylemesi, Resûlullah efendimizle aleyhisselâm olan konuşmalan, çeşid çeşid ikrâmlara, yeni yeni makâmlara, o huzûrda kavuşmaları, ne tatlı hâller, ne
Talebeleri ve Onlardan istifâde edenler, sayılamıyacak kadar çokdur. Te'sîrli teveccühünden hâsıl olan feyz ve kemâller, yüksekliğini gösteren, en güzel delildir. Dokuzyüzbin kimsenin ona talebe olmak se'âdetine kavuşduğu söylenir. Yedibin talebesine icâzet verdi. Huzûrunda bir tâlib bir haftada Fenâ-i kalbı ma-kâmına ve bir ayda vilâyetin kemâlâtına kavuşurdu. Ba'zılarını, bir teveccühde bütün makâmlara kavuşdururdu. Oğullarının altısı da kutbluk mertebesi ile şereflendiler. Cihânı nûr ile doldurdular. Zâten yüksek babaları, kendisine: (Senin oğulların, benim gibi olurlar) buyurmuşdu.
Muhammed Ma'sûm "rahmetullahi teâlâ aleyh" hazretlerinin altı oğlu, beş kızı vardır.
İmâm-ı Rabbânînin oğullarından Muhammed Ferrûh ve Muhammed Isâ, onbir ve yedi yaşlarında iken, büyük ağabeğleri Muhammed Sâdık ile "kuddise sirruhüm" aynı günde vebâ hastalığından vefât eylediler "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în".
En küçük oğlu, Muhammed Yahyâdır "kuddise sirruh": 1025 senesinde tevellüd etdi. Dahâ dokuz yaşında iken Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. O sene de hazret-i îmâm "rahmetullahi teâlâ aleyh" vefât eyledi. Bu oğluna da, çok merhametli ve şefkatli idi. Kur'ân-ı kerîmi ezberledikden sonra, arabî ilmler okudu. Aklî ve naklîilm-lerin çoğunu ağabeğlerinden tahsil etdi. Yirmi yaşında, aklî ve naklî ilmleri bitirdi. Hadîs ilminde sened oldu. Fıkh ilminde de tâm bir mesned idi. Dünyâya gelmeden önce, yüksek babasına, (Biz seni, ismi Yahyâ olan bir oğul ile müjdeleriz) âyet-i kerîmesi ilhâm edildi. Bunun için, bu oğlunun ismini Yahyâ koydu. Ta-rîkat-i Ahmediyye makâmlarını, ağabeğlerinden aldı. Zemânın hükümdarı olan Muhammed Alemgîr Evreng-i Zîb, huzûruna gelir, istifâde ederdi. İki defa hacca gitdf. 1098 senesinde vefât etdi.
Onüçüncü asrın müceddidi, makâmât-ı Ahmediyyeye kavuşmuş, asrının teki, eşsiz kâmil ve mükemmil mevlânâ Hâlid-i Bağ-dâdî "kuddise sirruh" buyuruyor ki: (Bu ümmetde, sünnet-i se-niyyeye yapışmakda, ism, sıfat ve Zât-i İlâhîde keskin görüş ve hepsi hakîkate uygun olan çok yüksek, çok doğru ve çok ince ma'rifetler sâhibi olmakda, Eshâb-ı kirâmdan sonra İmâm-ı Rab-bânî "rahmetullahi aleyh" gibi, bir başka kimse göremiyorum. Onun hakikatini ancak Peygamberler anlar "aleyhimüsselâm". Evliyâ, bundan ne anlıyabilir?) Büyüklerden biri "rahmetullahi aleyh" rü'yâda Resûlullah efendimizden "aleyhisselâm" (Mü-ceddid hakkında ne buyuruyorsunuz?) diye sordu. Cevâbında:
(Beynim d«ift halifeni vardır. Beşincisi Ahrncddir) buyurdu, Ma/-hc-ı I i ;in j ( ;iııan ' kuddisc sirruh” da. Pcyj;arnbcr elcndiml/dcn jıK ıhısselâın" rü’yâda sordu. Ccvflbında; (Onun gibi bir başka-%i umnıeiımdc var mıdır?) buyurdu,
Abdullah I>chlcvİ •’rahmclullahi aleyh”. (Mekttlîtı-1 şerîr«)nin ^u/d«>ku/uncu mcktûbunda buyuruyor ki, (Bütün İslâm memle-Ictlcrı. imim i Kabbânı muccd'did-i clf-i sânf Ahmcd Fârûkınin îi v.ien. nürlan ılc doldu. BUlUn müslimânlara. Onun feyzlcrinin tuiîunu \ .jpmak vâcibdir. Onun bildirdikti yeni ma’rifelleri, feyz-icu I Oi\âdan hiçbiri bildirmedi. Mevlânâ Mâlid-i Bağdâdî ve Mr^Jrv i Mirin \c Mevlevi K.ımcrUddin Pişvcrf. Önceden anlaya-mjunrdAî Hu fakirin yanına gelip. mUceddidf fcyzlerine kavuşun-;j hu \*>îuo vuksek derecelerini, makâmlarını anlamışlardır. vt>ıJ viuh^ırnmcd AbdUrresûl Bcrzencî, 1103 (m. 1690) de, hac .vşr.ukunJc ilcnlrdc hojltuldu. Bunun (Serhend cahillerini red) i :i.h< muhihflcrc scncd olamaz. Arif i.sminde birisi, (Meklo-haât : ;rîi( bı!>:îlcıini. anlamayıp. dc|tisdircrek. fârislden arabîye u-\-:rr.c fîmış Bu bo7uk yazılar, (esavvufdan haberi olmıyan bi rrr r»i inin Mrdincd müncvvcrcdc eline geçince, şaşkına döne--f i ıtAiiımadân. st^rmadan bu reddiyyesini yaamıışdır. Zâhir ve bâ->tr tmicrmdc derin âlim olan mirzi Muhammed Burhanpûrî. hi f ,K eril görüm e. .Meklûbâdn yazılarını arabîye doğru terce-rt»f bunların şcrf'atc uygun olduğunu isbâ! etmiş, bunu
lisi, Allah adamları-ile buluşmak, onlarla birlikde bulunmakdır Allah adamı olmak ve islâmiyyete yapışmak da, müslimânların çe-şidli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemâ'atin doğru yoluna sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe, kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi' olmadıkça, se'âdete kavuşulamaz. Akl sâhibleri, ilm adamları ve Evliyânm keşfleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bil-dirmekdedirler. Yanlışlık olamaz. Bu büyüklerin doğru yolundan hardal dânesi kadar, pekaz ayrılmış olan bir kimse ile arkadaşlık etmeği, öldürücü zehir bilmelidir. Onunla konuşmağı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allahdan korkmayan ilm adamları, hangi fırkadan olursa olsun din hırsızlarıdır. Bunlarla konuş-makdan, arkadaşlık etmekden de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler, bu azılı din düşmanlığı, hep böyle kimselerin bı-rakdıkları kötülükdür. Dünyâlık ele geçirmek için, dînin yıkılmasına yardım etdiler. Bekara sûresinin onaltmcı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alış-veriş-lerinde birşey kazanmadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, bunları bildirmekdedir. Îblîsin râhat, sevinçli oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir zât, (Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?) dedikde, (Bu zemânm kötü din adamları, benim işimi çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar) demişdi. Oradaki talebeden, mevlânâ Ömer, iyi yaradılışlıdır. Yalnız, kendisine arka olmak, doğruyu söylemesi için kuvvetlendirmek lâzımdır. Hâfız imâm da, aklını fikrini dînin yayılmasına vermişdir. Zâten her müslimânın böyle olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfde,.(Kendisine deli deuilmiyeu kimseuiu îmâuı temâm olmaz) buyuruldu. Biliyorsunuz ki, bu fakîr, söyliyerek ve yazarak, iyi kimselerle konuşmanın ehemmiyyetini anlatmağa uğraşıyorum. Kötü kimselerle ar-kadaşlıkdan kaçınmasını fekrâr fekrâr bildirmekden usanmıyorum. Çünki, işin temeli bu ikisidir. Söylemek bizden, kabûl etmek sizden. Dahâ doğrusu, hepsi Allahü teâlâdandır. Allahü teâlânm hayrlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!
İhsânlarmızın çokluğu, bu yazılara sebeb oldu. Başınızı ağrıtmak ve usandırmak düşüncesini unutdurdu. Vesselâm.
Yüzbin ok ve küme yapamaz aslâ^
Göz yaşının seher vakti yapdığmı.
Düşmanı kaçıran, süngüleri, çok def%
Bu mektûb, kardeşi meyân şeyh Mevdûda yazdmışdır. Dünyânın kısa sürdüğünü, buna karşılık olan azâbın sonsuz olduğu bil-dirilmekdedir:
Kardeşimin kıymetli mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Kardeşim! Allahü teâlâ, bize ve size başarılar versin! Dünyâ hayâtı çok kısadır. Sonsuz azâblar, buna karşılıkdır. Bu zemânı, lüzûm-suz, boş şeyleri ele geçirmekde kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!
Kardeşim, insanlar, dünyâ kazançlarını bırakıp, her yerden, karıncalar gibi, çekirge sürüleri gibi yanımıza üşüşüyor. Siz ise, bir evden olmak şerefinin kıymetini de düşünmiyerek, dünyânın alçak kazançlarına, seve seve dalmakdasmız. Onlara kavuşmak için çabalıyorsunuz. (Hayâ, îmândan bir parçadır) hadîs-i şerîf-dir.
Kardeşim! Allah adamlarının böyle toplanması ve bugün Ser-hendde nasîb olan Allah için toplanmalar, bütün dünyâ dolaşıl-sa, bu ni’metin yüzdebiri bulunmaz. Buradaki kazançlar ele geçmez. Siz, bu ni’meti, boş yere elden kaçırdınız. Çocuklar gibi, kıymetli cevherleri, cam parçaları ile ve cevizlerle değişdirdiniz. Fârisî mısra’ tercemesi:
Utanmalı, binlerle utanmalı!
Kardeşim! Bu fırsat, bir dahâ ele geçmez. Fırsat bulunsa da, böyle toplantılar bulunamaz. O zemân, bu ni’meti, nasıl ele geçirirsin? Elden kaçırılanı nerden bulabilirsin? Zararları, ne ile yerine koyabilirsin? Yanılıyorsunuz! Yanlış anlıyorsunuz. Tatlı, yağlı lokmalara gönül kapdırmayımz! Süslü, renkli elbiselere aldanmayınız! Bunlara düşkün olmanın sonu, dünyâda da, âhıret-de de pişmân olmakdır, inlemekdir. Eşin, dostların gönüllerini yapmak için, kendini belâya sokmak ve âhıretin sonsuz azâbları-na atılmak, aklı olanın yapacağı iş değildir. Allahü teâlâ, akl versin ve gafletden uyandırsın!
Kardeşim! Dünyânın vefâsızhğı dillerde dolaşmakdadır. Dünyâya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmek-dedir. Kıymetli ömrünü, böyle fâidesiz, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer. Vesse-lâm.
Kamış boşum dedi, şekerlendi.
Ağaç yükseldi, baltayı yedi.
Hak Sözün Vesikaları: F*21
Urvetülvüska Muhammed Ma’sûm Fârûkfnin (Mektûbât) kj tâbi fârisî olup, üç cilddir. Birinci cildde 239, İkincide 158, üçün, cü cildde 255 mektûb vardır. Bu 652 mektûbdan otuzüç adedi, ter. ceme edilerek, aşağıda yazılmışdır.
BİRİNCİ CİLD, 21. d MEKTÛB
Ehl-i sünnet i’tikâdında olup, şerî’ate uyan bir müslimân, Al. lahü teâlânın dostlarını severse, onlardan olur. Allahü teâlâ, he. pimize bunları sevmek nasîb eylesin! Bu muhabbet sebebi ile, biz. leri onların kalbleri'ndeki feyzlere, nûrlara kavuşdursun! Kalble. rimizi bu nûrlarla doldursun! Seven, dâima sevgiliye kavuşur. Onun gibi olur. Tâlib iken, matlûb olur. Muhabbeti artdıkça, in. sanlık sıfatlarından sıyrılır. Nefsin zararlı isteklerinden halâs olur. Allahü teâlânın rızâsına, muhabbetine kavuşur. (Velî) olur. Muhabbet, kâinâtın yaratılmasına sebeb oldu. Kapalı olan hazîneyi [Mahlûkları] meydâna çıkardı.
[(İslâmiyyet), Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmak ve Onun şerf atine uymak demekdir. Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde bildirdiği emrlere (Farz) denir. Yasak etdiği şeylere (Harâm) denir. İkisine birden (ŞerPat) denir. Şerî’ate uymak, Kur’ân-ı kerîme uymak demekdir. Muhammed aleyhisselâmmher sözünün Allahü teâlâ tarafından bildirildiğine, hepsinin doğru olduğuna inanan kimseye (Müslimân) denir. Onun sözleri üç kısm-dır: 1- Kelimeleri de, bunların ma’nâları da, Allahü teâlâ tarafm-dan gönderilmişdir. Bu sözlerine (Kur’ân-ı kerîm) denir. 2-Ma’nâları, mübârek kalbine, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş, kendi konuşduğu kelimelerle söylemişdir. Böyle sözlerine (Ha-dîs-i kudsî) denir. 3- Kelimeleri de, ma’nâları da, kendisindendir. Bqyle sözlerine (Hadîs-i şerîf) denir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ıke-rîiEi, sevgili Peygamberine, Cebrâîl ismindeki melek ile, yirmiüç seıjede gönderdi. Vefâtından sonra, halîfe Ebû Bekr-i Sıddîkın eniri ile, bir araya toplandı. Meydâna gelen kitâba (Kur’ân-ı kerîm) ve (Mushaf) denildi. Kur’ân-ı kerîmin hepsi, arabîdir. Ma’nâ-smı herkes anlıyamaz. Kelâm-ı İlâhîden, murâd-ı İlâhîyi, yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve Eshâbma bildirmişdir. Muhammed aleyhisselâmın güzel cemâlini bir kerre gören müslimâ-na (Sahâbî) denir. Hepsine (Eshâb-ı kiram) denir. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahdan öğrendiklerinin hepsini, talebelerine bildirdi. Bunlar da, açıklıyarak, binlerce kitâblarında yazdılar. Bunlara (Ehl-i sünnet âlimleri) denir. Dört mezheb imâmlan ve imâra-ı Ahmed Rabbânî ile oğlu Muhammed Ma’sûm, Ehl-i sünnet âlimleridirler. Görülüyor ki, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsım doğru olara
öğrenmek istiyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin (Fıkh) ve (imân) ki-tâblarını ve Hindistândaki İslâm âlimlerinden, imâm-ı Ahmed Rabbânînin (1034 [1624]) ve oğlu Muhammed Ma’sûmun “rahi-mehümullah” üçer cild (Mektûbât) kitâblanm okuması lâzımdır, îmân kitâblarında, kalb ile inanılacak bilgiler yazılıdır. Fıkh ki-tâblarında, beden ile yapılacak işler, ya’nî, şerî’at bilgileri yazılıdır. (Kalb), göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Buna, yürek denir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. Kalb, yürekde bulunan bir kuvvetdir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik ceryânı gibidir. Buna, gönül diyoruz. Gönül, insanlarda bulunur. Hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki bütün a’zâ, kalbin emrindedir. His uzvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İnsanın, inanmak, sevmek, korkmak, kalbindedir. î’tikâd eden, ya’nı îmân eden ve kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, şe-rfate uyar. Kalbi kötü olan şerî’atden kaçar. Güzel, iyi ahlâkın ve kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ, dinleri. Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Devletine, milletine fâideli olur. Dünyâda, râhat, huzûr içinde yaşarlar. Âhiretde de, ebedî, sonsuz se’âdete kavuşurlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblanm okuyup, öğrenip de, öğretmeğe çalışan ana, baba, evlâdı için büyük ni’metdir. Böyle olan mu’allim, talebesi için büyük ni’metdir. Böyle olan kitâblar,mec-mû’a ve gazeteler, okuyucuları için büyük ni’metdir. Böyle olan, radyo ve televizyonlar, bütün millet için büyük ni’metdir. Etiketi, mevkı’i ne olursa olsun, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblanm okumarmş, okusa da anhyamamış olan bir câhil, ahmak kimsenin, islâmiyyet hakkmda, boş kafasından çıkan sözleri, yazdan, hiç kıymetsizdir. Mechûle taş atmak gibidir. îslâmiyyete ve bütün insanlara zararlıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinden sonra, ba’zı câhiller, sapıklar ve bunlann arasına karışan yehûdîler, İngiliz câsûsları, yunan felesoflarının fikrlerini ve kendi zemânlarındaki fen bilgilerini ve kendi sapık ve hâin düşüncelerini kanşdırarak, bozuk din kitâblan yazddar. îslâm dîninde, böylece yetmişiki bozuk (Bid’at) hrkası meydâna geldi. Bunların çoğu zemânla gayb oldu. Yalnız, (Şrî) fırkası kaldı. Şimdi, islâmiyyeti bildiren kitâb olarak, dünyâya, Ehl-i sünnetin doğru kitâblan ile, şî’üerin ve islâmiyyeti içerden yıkmak için, ingilizlerin 1150 hicrî ve 1737 mîlâdî senesinde, Süûdî Arabistânda kurdukları (vehhâbî) fırkasının, kitâblan ya-yılmakdadır. Mezhebsiz bir din adamı olan Ahmed ibni Teymiy-yenin kitâblanndaki sapık fikrier ile İngiliz câsûsu Hempherin yalan ve hilelerinin karışımına (Vehhâbîlik) denilmişdir.]
Allahü teâlâ, size şerî’atin doğru yolunda ilerlemek nasîb ey< leşin! Kıyâmet yaklaşdı. Küfr, bid’at ve günâh zulmetleri her ti rafı kapladı. Herkes, bu zulmetlerin fırtınalarına yakalanıyor Böyle bir zemânda, bir sünneti ortaya çıkaracak, bid’atları yok edecek bir kahraman arıyoruz. Peygamberimizin sünnetlerinin ışıkları olmadan, doğru yol bulunamaz. Resûlullaha tâbi’ olmadan, kurtuluş olamaz. Tesavvuf yolunda ilerleyerek, Allahü teâlâ-nm sevgisine kavuşmak için, Allahü teâlânın Habîbine tâbi’ olmak lâzımdır. (Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz! Al-lahü teâlâ, bana tâbi’ olanları sever) meâlindeki, Âl-i îmrân sûresinin otuzbirinci âyet-i kerîmesi, bu sözümüzün şâhididir. İnsanın se’âdete kavuşması için,âdetlerinde, ibâdetlerinde, kısacası her işinde din ve dünyâ büyüklerinin reisine benzemesi lâzımdır. Bu dünyâda, herkesin, sevdiğine benzeyenleri çok sevdiğini görüyoruz. Sevgilinin sevdikleri sevilir. Düşmanları sevilmez. Beden ile ve kalb ile erişilebilecek bütün kemâller, yüksek dereceler, Re-sûlullahı sevmeğe bağlıdır. İnşânın kemâli, bu terâzî ile ölçülür. Bunun için, tâ’atlarm, ibâdetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın Evliyâsmı, Dostlarını sevmek ve Düşmanlarını sevmemekdir. Çünki, Allahü teâlâyı sevmenin en büyük alâmeti budur. Dostun sevdiklerini sevmek, düşmanlarını sevmemek, insanda kendiliğinden hâsıl olur. Seven kimse, bu husûsda deli gibidir. (Bir kimseye deli denilmedikçe, îmânı kâmil olmaz) buyuruldu. Böyle olnu-yan kimsenin muhabbetden nasibi olmaz. Bu işde, (Uzak olmadıkça, yakınlık olamaz) sözüne uymak lâzımdır. Bir takım câhiller, hazret-i Alîyi sevenin, Eshâb-ı kirâmın büyüklerini sevTneme-si lâzımdır diyorlar. Bu sözleri doğru değildir. Çünki, birini sevenin, onun düşmanlarını sevmemesi lâzımdır. Dostlarını değil. Allahü teâlâ, Feth sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde, Eshâb-ı ki-râm için, meâlen, (Birbirlerine çok merhametlidirler) buyurdu. Birbirlerine (rahîm) olduklarını bildirdi. Bu âyet-i kerîme. Eshâb-ı ki-râmın, birbirlerine çok ve devamlı merhametli olduklarını gösteriyor. Merhamete uymıyan, buğz, kin, hased ve adâvetin, aralarında hiç bulunmadığım haber veriyor. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekidir) buyuruldu. Merhameti en çok olanın, bu ümmete kin ve adavet etmesi hiç düşünülebilir mi?
Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma (Benim için, bir amel yap-din mı?) dedi. Yâ Rabbîî Senin için nemâz kıldım. Oruç tutdum. Zekât verdim. İsmini zikr etdim dedi. Allahü teâlâ. (Nemâzın sana burhândır [Mü’min olduğuna alâmetdir]. Onıc [seni Cehennem
ateşinden koruyan] perdedir. Zekât, zddır. Zikr, nûrdur. Benim için ne yapdın?) buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan amel nedir dedi. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi sevdin mi? Düşmanlarıma düşman oldun mu?) buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın en çok sevdiği amelin, (Hubb-i fillâh ve Bugd-ı fillâh) olduğunu anladı.
Herhangi bir Velî zuhûr ve imdâd ederse, onu kendi üstâdm-dan bilmelidir. Teveccüh bir yere olmalıdır.
Da’vet edilen ziyâfete gitmek sünnetdir. Fekat, bunun şartları vardır. Meselâ, ta’âm riyâ ve şöhret için olmamalı. Halâl mâldan olmalı. Lehv [çalgı] ve lu’b [oyun, kadın] bulunmamalı ve da’vet umûma şâmil olmamalıdır. Bu şartlara uygun olan da’ve-te, sünnet olduğunu düşünerek gitmeli, karın doyurmağı ve başka şeyleri düşünmemelidir. Süfyân-ı Sevrît^l buyuruyor ki, (Bir kimse, Allah rızâsı için, niyyet etmeden yemeğe da’vet ederse, buna bir günâh yazılır. Niyyet etmeden gidene, iki günâh yazılır). Şartlardan biri noksan olan ziyâfete gitmek sünnet değildir.
Ciğer pâre oğlunuzun vefât etdiğini yazıyorsunuz. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn). Hak teâlâ, ni’mel-bedel ihsân eylesin! Kazâ-i İlâhîye sabr ve rızâ sevâbı versin! Hakîkî zarar, sevâbdan, mahrûm kalmakdır. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Mü’mine gelen kazâya şaşılır. Hayr gelince, hamd ve şükr eder. Musibet gelirse, hamd ve sabr eder. Mü’mine herşey için, hattâ zevcesinin ağzına bir lokma uzatmasına da, sevâb verilir.)
BİRİNCİ CİLD, 23. cü MEKTÛB
Tevhîd, ya’nî Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak, iki dür-lüdür. Avâm tevhîdi ve Havâs tevhîdi. Avâm tevhîdi, câhil müs-limânların tevhididir. Avâm tevhîdi, (Lâ ilâhe illallah) demek ve bunun ma’nâsını bilip, inanmakdır. Kâfirlerin bâtıl, bozuk ma'bûdlannı red etmek, bu bozuk tanrılarda ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanmamakdır. Birşeyde ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanmak, onu tanrı yapmak olur. Hiçbir insana tanrı dememelidir. (Ülûhiyyet sıfatı. Allahü teâlâya mahsûs olan sıfatlar demek-dir] Yalnız Âllahü teâlânın ma'bûd olduğuna inanmalıdır. Avâm böyle imân ederken, ba'zı mahlûkları da, çok severler ve nefs-i emmâreleri, Allahü teâlâyı inkâr etmekde. Ona karşı gelmekde-dir. Havûs ya’nî Arifler de, böyle îmân etmekle berâber, ayrıca iki dereceleri de
Hiıınu dcrcccdc. AllahU tcAlAcliin ha>ka lılçhlr ^^eyl sevmez-Icr KalMcri, Ondan ha>ka hiçhlr>cvi g(Ufnc/ vt* l)ilınc/. Ya'nî,zc. kİ. uvanık olan kimse, hu likrc devam edince ve çalgı, oyun gibj, nefse ho> gelen ve AllahU leAlAyı devfımlı dıiısiUnmege, ya nı Ona feveaUh cimej^e mAni olan >evlerden ıı/aklaî>ınca ve Allahüte-Alâ, »Hia e/elde İnAyel. ihsân efrni^ ise. ilinin te siri yavav yava.^ kalbım kaplar Kalbı. AllahU leAlâyı, devamlı yAd etmeğe ba.vlar. Zâ-hınnın. >.ı ni aklının ve his organlarının. dünyA idleri ile meşgûl ıUma%t. kalbine tcMr etme/ /Ahiri gâlil de olsa. hA/ır da olsa, uyanık da oKa. uvkuda da olsa, kalbi, hep Onu yâd eder. Yalnız iken di )u îkesin şanında İken de. he() hu/ûr-ı İlâhîdedir. Beyi.
Hrdenim. nklııtı, pazardadır.
Kalbim, hrp Allahım İledir.
Kalb. hep hu/ûr ile. cem lyyct ile olunca, mâ-sivâ ya nı mah-lûkUnn sevgisi, kalbdcn yavaş yavaş gider. I Icrşcyi unutmağa başlat (Vlc olur ki. İstese ve uğraşsa da, hiçbirşeyi hâlırlıyamaz. Her-krıan sesınmesi. herkesin U/Ülmcsi ona le sır etmez. Bu hâle (I cftâ-yı kalbı denir ki. vilâyet mcrlcbclchnin evvelidir. Bu mer-u bede bâtın, ya nl kalb. dcvâmlı hu/ûrda ve mâ-sivâyı lam unutmuş iMT de. nels hâ/ır olup, herşeyi bilmekde ve Allahû leâlâya mknt devâm etmekdeJir.
İkinci derecede. Havâsın nefsi, kendini ve herşeyi unutmağı Kaşlar Arzûlan ve kalbe emrlcti a/alır. öyle olur ki. kendine beo |roe] diyemez oluı Bu zemân. Arifin nâmı ve nişânı kalmaz. Ilur^. vtmdı kendine olur Bu so/umıiz. Arif, Hak olur. Aiiabö leâU ık bırkşif demek değildir. Hallâc-ı Mensûrunl*! (Enek Rabbımlc biflcşdım) sozu, bu makâma vâsıl olmadıs o.î Cö«kı, bu makâmda, nefs ene dıycroezL (SUbhânî=Beo IBaldiAlafdafl dcğıüm) vâ/u dc böylcdır Bu hâle, aeb)
kalbit (enâftnda. kalb aynasifida, mâ sivâmn sûrtıierl. kişâBnı fok cduf EofUsdeki |m».andakt) vc âfâkdaki mevdklla' %xA ahfi rf âl) hâwıl oluf Iklnd feoâdi.
şi tdmı Kâsrf oiatak ncfşm ı!f».) hydûrİKt yok olup, Âıtf kea-kryz »uiuk «kml^ıı sokuluğun sonu budur
link sühhaııcluı vc tcrılA, din vc dünyâ murâdlarmıza kavuş-dursıın! Dünyâ lezzetlerinin, fânf [geçici] ni'metlerin zararlann-lİan kurlnlınak için ilâç, bunları şerı'ate uygun kullanmakdır. Ya nı, Allahü teâlânın enirlerine ve yasaklarına uymakdır. Şerî'ata uygun kullanılmazsa, bu lezzetler zararlı olur. Allahü teâlânın ga-dabına, azâbına sebeb olurlar. Hakikî, tâm kurtulmak için, bu lezzetleri, münıkin olduğu kadar, terk etmelidir. Terk edemiyenle-rin, ilâcını kullanmaları lâzımdır. Böylece, zararlarından kurtulurlar. Bu lezzetleri terk edemeyip, ilâcını da yapmayanlara, böylece felâketlere, derdlere sürüklenip, se'âdetden mahrûm kalanlara yazıklar olsun! [İslâmiyyet, dünyâ lezzetlerini, zevklerini men' etmiyor. Bunların hayvanlar gibi, azgın, zararlı kullanılmasını men' ediyor.] Nefslerinin arzûlarına tâbi' olup, dünyâ lezzetlerini şerî'ate uygun kullanmıyanlar, böylece, fâideli ve dâimi olan Cennet lezzetlerinden kaçanlar çok zevâllıdır. Allahü teâlânın herşeyi gördüğünü bilmiyorlar mı? Zararlardan kurtulmak için, dünyâ lezzetlerini şerî'ata uygun kullanmak lâzım olduğunu işitmemişler mi? Sorgu, süâl günü elbet gelecek, herkesin, dünyâda yapdıklan, önlerine serilecekdir. [Dünyâ zevkleri, lezzetleri peşinde koşanların, öldükden sonra dirilmek olduğuna, şerî'ate uyanların. Cennet zevklerine kavuşacaklarına, şerî'ate uy-mıyanların, Cehennem ateşinde yanacaklarına inanmadıkları anlaşılıyor. Hâlbuki, bunların ilerici, büyük adam dedikleri AvrupalIlar, Amerikalılar, Cennete, Cehenneme inanıyor. Kiliseleri dolup taşıyor. AvrupalIların ahlâksızlıklarına, nâmûssuzlukla-rına ilericilik diyerek sarılan, onlar gibi âhirete inanan vatandaşlara gerici, yobaz diyerek saldıranların içyüzleri meydândadır. Aklları olmıyan, nefslerinin, zevklerinin esîri olan bu zevallılara aldanmamalıdır.] Dünyâda Rabbinin rızâsını kazanmış. Onun harâm etdiği şeylerden sakınmış olanlara, o gün müjdeler olsun! Dünyânın yaldızlı hayâtına aldanmayanlara, Rabbin azâbm-dan korkarak, nefslerine hâkim olanlara, evinde ve emrinde olanlara nemâz kılmalarını emr edenlere [ve kadınlarına, kızla-nna, sokağa çıkarken örtünmelerini öğretenlere] müjdeler olsun, müjdeler olsun! Allahü teâlânın gösterdiği se'âdet yolunda olanlara ve Muhammed aleyhisselâma tâbi' olanlara selâmlar olsun!
Her ne varsa güzel, Onu anmakdan başka.
Hepsi cana zehrdir, şeker dahî olsa!
Meârif-i ilâhı, ya'nî Allalıü teâlâyı ve sıfatlarını tanımak rikalar göstermekden ve gizli şeyleri bulmakdan dahâ kıym tv' dir. Ma'rifetler ile hârikalar arasındaki fark, hâlık ile mahî arasındaki fark gibidir. Sahih olan ma'rifetler, îmânın kâmiloi duğunu gösterir ve dahâ kemâl bulmasına sebeb olur. İnsanın hi bir kemâli, hârikalara bağlı değildir. Ancak, kâmillerin ba'zısm da hârika hâsıl olmakdadır. Evliyânm birbirlerinden üstünlükle ri, ma'rifetleri ile ölçülür ve zât-i İlâhînin ve sıfât-ı İlâhînin sırla rını keşf etmeleri ile anlaşılır. Mahlûkların esrârmı keşf etmek le ve kerâmet göstermekle anlaşılmaz. Hârikalar, meârif-i İlâhî den efdal olsaydı, Cûkiyye ve Berehmen denilen hind papazları, riyâzet çekerek, [nefslerini ezerek], hârikalar gösterdikleri için, hârika göstermekden kaçınan ve meârif derecelerinde çokyüt sekde bulunan Evliyâdan üstün olurlardı. Hârika ve kerâmet, aç-İlk, riyâzet çeken kâfirlerde de hâsıl olur. Allahü teâlânın sevmesini göstermez. Keşf ve kerâmetler sâhibi olmak istiyen kimse, mahlûkları istemekdedir. Allahü teâlânın rızâsını kazanmak ar-zûsunda değildir.
İblis mel'ûn olduğu hâlde,
Hârika gösterir her yerde,
Kapıdan da girer, damdan da.
Oturur kalbde ve endâmda.
Hikâyelere hiç aldanma!
Hârikalar bahsine dalma!
Kerâmet, doğru ibâdetdir.
Diğerleri, hep felâketdir.
İnşânın kemâli, fânî olduğunu anlamasıdır. Şerî'atden maksad, insanın, hiç olduğunu anlamasıdır. Dâimî, sonsuz var olmak, (ülûhiyyet) sıfatlarmdandır. Allahü teâlâya mahsûsdur. Hârika, kerâmet göstererek, meşhûr olmak, kibre sebeb olur. Şerî'atinfâ-idelerinden mahrûm kalır. Böyle kimse, ma'rifete kavuşamaz. Ev-liyânın büyüklerinden Ebû Sâid Ebülhayre sordular: Falan kimse, su üstünde yürüyor dediler. Bu iş kolaydır. Martı kuşları da, su üstünde yürüyor buyurdu. Filan kimse, havada uçuyor dediler. Kuş ve sinek de uçuyor buyurdu. Filan kimse, bir anda, bir şehr-den bir şehre gidiyor dediler. Şeytân da, bir nefesde şarkdan garba gidiyor. Böyle şeylerin kıymeti yokdur. Merd odur ki, herkes gibi yaşar. Alış-veriş yapar. Evlenir. Bir ân
gâfil olmaz buyurdul^l
Büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdil^l, (Avarif) kitabında, hârikaları ve kerâmetleri anlatdıkdan sonra diyor ki, (Bütün bu havârık ve kerâmât, kalbin Allahü teâlâyı hatırlaması yanında, hiç gibidir).
Şeyh-ul-islâm Hirevî AbdüUah Ensârîl-^l buyuruyor ki, (Ma'ri-fet ehlinin firâseti, gördüğü kimsenin sâlih veyâ fâsık olduğunu anlamakdır. Açlık ve riyâzet çekenlerin firâseti, sûretleri, cismle-rin nerde olduklarını anlamak ve gayb olan şeyleri haber vermek-dir. Bunlar, mahlûkları haber verirler. Çünki, Allahü teâlâdan haberleri yokdur. Ma'rifet ehli ise, Allahü teâlâdan kalblerine gelen bilgileri, hâlleri, ma'rifetleri anladıkları için, hep Allahü teâlâdan haber verirler. İnsanların çoğu, Allahü teâlâdan gâfil oldukları ve kalblerinde dünyâ düşünceleri bulunduğu için, maddî şeylerden haber almağı ve gayb olan şeyleri öğrenmeği isterler. Bundan haber verenleri, Ehlullah, ya'nî Evliyâ, Allahü teâlânın sevgili kulu zan ederler. Hakîkat ehlinin, Evliyânın keşflerine kıymet vermezler. Bunların, Allahü teâlâdan verdikleri haberlere inanmazlar. Bunlar, Allah adamı olsalardı, mahlûkların hâllerini bilir, haber verirlerdi. Mahlûkların hâllerini bilmiyen, dahâ yüksek şeyleri nasıl bilir, Allahü teâlâya nasıl ârif olur derler. Böyle fâsid kıyâs ile [yanlış düşünerek], Ehlullahi tekzîb eder, Evliyâya inanmazlar. Allahü teâlâ, Evliyâsmı çok sevdiği için, mahlûklar ile vakt geçirmelerini, kendinden başkalarını düşünmelerini istemez. Mahlûkların hâlleri ile uğraşsalardı, Evliyâlık mertebelerine yükselemezlerdi. Mahlûkların hâlleri ile uğraşanlar, Allahü teâlânın ma'rifetinden mahrûm kalacaktan gibi, Ehlullah da, mahlûkların hâllerini düşünmezler. Ehlullah, mahlûkların hâllerini düşünselerdi, onlardan dahâ iyi anlarlardı. Allahü teâlâ, açlık ve riyâzet çekerek, nefslerinin aynasına ci-lâ verenlerin firâsetlerini beğenmediği için, bu firâset müslimânlar-da da, yehûdîlerde de, hıristiyanlarda [ve şî'î ve vehhâbîlerde] de hâsıl olmakdadır. Yalnız Ehlullaha mahsûs değildir).
Ba'zı sebebler, fâideler olunca, ba'zı Evliyânın hârikalar göstermesine izn verilir. Ehli olmayan kimselerin me'ârif-i İlâhîden konuşmaları, ma'rifetlerin kıymetlerini azaltmaz. Bu konuşmalar, kıymetli bir cevherin, bir çöpçü eline düşmesine benzer.
cevherin kıymeti azalmaz. Bozuk kimselerin, Evliyâdan işitdit leri ma'rifetleri söylemelerinin hiç kıymeti yokdur. Bunları işite, rek değil, kendi keşflerimiz, hâllerimiz ile söylüyoruz derlerse, şey. tân onlara bozuk şeyler gösterip, bunları hak olarak tanıtır. Bu gayb yolunda, her zerre kendini Hak olarak tanıtmakdadır.
İmâm-ı Rabbânî buyuruyor ki, (Çok defa, inşâna âlem-i er« vâh görünür. Bu âlem, çok latif ve maddesiz olduğu için, Allahü teâlâ göründü sanır. Rûhun, bu âleme olan ihâtasmı, sereyânını Allahü teâlânm ihâtası, sereyânı zan eder). Ariflerden biri buyu' ruyor ki, (Otuz seneden beri, rûhumu Hak teâlâ zan ederek tapındım). îmâm-ı Rabbânî, bir mektûbunda buyuruyor ki, (Ariflerden biri, gönderdiği mektûbda, fenâ makâmmda, o dereceye vardım ki, yer yüzüne baksam, yer yüzünü göremiyorum. Semâya baksam, onu da bulamıyorum. Arşı, kürsîyi. Cenneti, Cehennemi de bilemiyorum. Kendimi de bulamıyorum. Birinin yanına gitsem, onu da bulamıyorum. Allahü teâlânm varlığı sonsuzdur. Onun sonunu kimse bulamamışdır.... Ben, bu hâlimi, tesavvuf yolunun son makâmı biliyorum. Evliyâ-ı kirâm da, bu yolu buraya kadar bildirdiler. Siz de, bu hâli son mertebe olarak biliyorsanız, ne güzel. Yok, eğer, bundan yukarı başka mertebeler dahâ var diyorsanız, bana yazınız da, yanınıza gelip, Hak teâlâyı bulayım dedi. Imâm-ı Rabbânî, cevâbında buyurdu ki, bu mertebeye varan kimse, kalb mertebesinin dörtde birine varabilmişdir. Bu hâl, anâsır-ı erbaadan havâ unsurunda fânî olmakdır. Havâ herşeyi ihâ-ta etdiği için, her bakdığı yerde havâyı görmekdedir. Bu gördüklerini, Hak teâlâ zan etmekdedir.) Çokları, bu tevhîdi keşf ve hâl zan etmiş. Hâlbuki, kalblerinde hâsıl olan keşf ve hâl değildir. Bir hayâldir. Bu hâli çok düşünenlerin hayâllerinde hâsıl olur. Nitekim imâm-ı Rabbânî, tevhîd-i şühûdî ve tevhîd-i vücû-dîyi anlatdığı mektûbda buyuruyor ki, (Tevhîd-i vücûdî, çok kimsede, tevhîdi çok mürâkabe edince [çok düşününce] ve (Lâilâhe illallah) kelimesine, (Allahü teâlâdan başka mevcûd yokdur) ma'nâsmı verince hâsıl olur. Böyle çok zikr edenlerin hayâllerinde hâsıl olur. Kalbe gelen keşf ve hâl değildir. Bunun kalb makâ-mmdan haberi yokdur. Hak yolda olan tesavvuf ehli, böyle yanılınca, şeytânın tuzağına düşmüş olan bozuk kimselerin neler söyleyeceklerini düşünmelidir).
Evliyâ, feyz gelmesine vâsıtadır [Menba'dan, kaynakdan gelen suyu veren musluk gibidir]. Vâsıta sahîh olmazsa [menba'a bağlı olmazsa], aranılana nasıl kavuşulur. O hâlde, (fenâfıllah) mertebesine kavuşmak için, menba'a bağlı olan Velîde fânî olmak, [onun sevgisine kavuşup, herşeyi unutmak] lâzımdır. Sevmek,
ona tâbi’ olmakdır. Vâsıtanın kalbinden gelen feyzler, ma’rifet-1er, muhabbet mikdârınca alınır. Sohbet nasîb olursa, alınan feyz çok olur. Feyz, ma’rifet gelince, mâ-sivânın [mahlûkların] sevgisi kalbden çıkar. Allahü teâlânın ismleri tecellî [zuhûr] etmeğe başlar. Bu ismlerle bekâ hâsıl olur. Kemâlât ve esmâ-i ilâhı, nihâ-yetsizdir. Kalbdeki tecellîleri sonsuzdur. Râbıta kuvvetli olup. Arifin sûreti devâmlı zâhir olursa, feyz almak çok ve kolay olur. Allahü teâlâyı düşünmekle, böyle feyz alınamaz. Ya’nî ma’rifete ka-vuşulamaz. Hizmet, huzûr ve sohbet nasîb olursa, feyz almak dahâ çok olur. Eshâb-ı kirâm, huzûr ve sohbet ni’meti sâyesinde eshâb oldular. Veyselkarânî, ma’nevî münâsebet [muhabbet bağı] ile, çok feyz aldı ise de, Eshâb-ı kirâm derecesine yükselemedi. Hayâlde görünen şekl, sûret. Velînin kendisi değildir. Onun kendinde öyle şeyler vardır ki, sûretinde bulunmazlar.
Çok ibâdet yapmak ve fâidesiz sözler söylememek ve nâmahremleri görmemek için halvet, inzivâ lâzımdır. Fekat, halkın haklarını zâyı’ etmemek, edâ etmek şartdır.
Rûhları görmek, kalb ile, basîret ile olur. Gözler açık iken görmek de böyledir. Rûhları görmek, kemâl alâmeti değildir.
Dinde yüksek derecelere kavuşmak için, [Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmek ve şerî’ate uymak ve sonra] Ehl-i sünnet âlimlerine muhabbet bağı ile bağlanmak lâzımdır. Sâdık olan tâlib, âlime muhabbeti sebebi ile, onun bâtınından [kalbinden] gelen feyzleri alır. Yavaş yavaş onun gibi olur. (Fenâ-yı kalb), [Ondan başka birşey hâtırlamamak], fenâ-yı hakîkînin başlangıcıdır demişlerdir. Sevmeden ve fenâ hâsıl olmadan, yalnız ibâdet etmekle, hakîkate kavuşulmaz. İbâdet, Allahü teâlâ-nın rızâsına, sevgisine kavuşduran sebeblerden biri ise de, fenâ, ya’nî aşın muhabbet de şartdır. Âlim de, teveccüh ederse, onu severse, yalnız muhabbet, maksada kavuşdurur. Riyâzetler çekmek, ya’nî nefse sıkıntı veren şeyleri yapmak ve erbainler çekmek, ya’nî kırk gün bir yerde kapanmak şart değildir.
Bu yazdıklarımız, Eshâb-ı kirâmm yoludur. Bu yolda ifâde ve istifâde [Feyz almak, ya’nî ma’rifet-i ilâhiyyeye kavuşmak, kalbden kalbe] aks etmekle olur. Edebe riâyet ederek, sohbetde bulunmak kâfidir. îmân ve teslim ve itâat şartı ile, Resûlullahın sohbetinde bulunmak, Eshâb-ı kirâmm kemâle gelmesi için kâ-hidi. Bunun için, Eshâb-ı kirâmm yolu, çabuk kavuşdurmakda-dır. Feyz almakda, gene, ihtiyâr, sabî, diri ve ölü müsâvîdirler.
hâyetde ihsân edilenler, bu yolda, başlangıçda da verilir. Bu yo« 1un riyâzeti, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden sakın, makdır. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr 895 [m. 1490] de Semerkandda vefât etdi. Buyurdu ki, (Bu yoldaki sâliklerin i'tikâdları, Ehl-i sünnet ve cemâ'at i'tikâdıdır. Riyâzetleri, şerî'ate uymakdır. İbâ-det etmiyenlere feyz gelmez. Bunlar terakki edemez. Bu yolun ni« hâyeti, mahlûkları unutup, devâmlı huzûr-i İlâhîdir. Aşırı muhabbet ve cezbe olmadan, bu se'âdete kavuşulamaz. Kavuşduran en kuvvetli vâsıta, sohbetdir). Bîçâre insan, dünyâ zevkleri, nefsin arzûları bataklığmdadır. Kalbin, rûhun zevklerinden haberi yokdur. Münâsebet [bağlantı] olmadıkça, Hak teâlâdan feyz almak mümkin değildir. Allahü teâlâ, feyzlerini, Resûlullah vâsıtası ile göndermekdedir. Resûlullahm mübârek kalbinden her an fışkıran feyzleri, alabilip, etrâfa saçabilen âlim lâzımdır. İnsanın kalbini onun kalbine bağlayan vâsıta, ona muhabbetdir, onu çok sevmekdir. Muhabbet, edeblere riâyet ve ibâdetlerde, âdetlerde ve edeblerde ona tâbi' olmakdır. Bunların en te'sîrlisi, Râ-bıta yapmakdır. [Râbıta, Ehl-i sünnet âliminin şeklini, sûretini hâ-tırlamakdır.] Râbıta kuvvetli olunca her bâkdığı yerde, onu görür. Allahü teâlânm rızâsına [sevgisine] kavuşmak istiyenin, niy-yetinin, maksadının hâlis olması lâzımdır. Yalnız Onun rızâsını istemesi. Ona kavuşduran vâsıtayı bulup, yalnız Ona bağlanması lâzımdır. Tealluk etdiği, [bağlandığı] kimseler, artdıkca, taleb-de ve ilmde ve muhabbetde vahdetden ayrıldıkça, hakîkî vâhid-den mahrûm kalır. Kesretden [mahlûklardan] uzaklaşdıkça, hakîkî vahdete yaklaşır. [Mahlûklardan] uzaklaşmağa çahşan, henüz yoldadır. Kesretden kurtulan, ya'nî mâ-sivâyı [mahlûkları] görmekden, bilmekden ve sevmekden halâs olan, hakîkate vâsıl olur. Kalbin mâ-sivâyı nisyânı öyle olur ki, hâtırlamak için, kendini senelerce zorlaşa, müyesser olmaz. Buna (Fenâ-yı kalb) denir. Bu fânilik, kemâlât-i vilâyetin birinci derecesidir.
[îhsân eden, iyilik eden sevilir. Hadîs-i şerîfde, (İhsân sâhibi-ni sevmek, insanların yaratılışında vardır) buyuruldu. Bütün iyilikleri yaratan, insana, can, mal, sıhhat veren, zararlardan, korkulardan koruyan, Allahü teâlâyı sevmek insanlık îcâbıdır. Sevmenin üç alâmeti vardır: 1- Onu sevenleri sevmek, 2- Ona itâ'at etmek, 3- Onu, dil ile, beden ile övmek. Bunlardan İkincisine ($ükr), üçüncüsüne (Hamd) etmek denir. Onu sevenleri, O da sever. îhsânlanm artdınr. Allahü teâlânm sevgisini kazanmağa çalışana (Salih kul) denir. Bu sevgiyi kazanmış olana (Velî) denir. Başkalarının da kazanması için çahşan Velîye (Vesile) ve (Mürşid) denir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmin Mâide sûresinde, (Vesile ara
yınız!) buyuruyor. Vesilenin bu iyiliği, bu ihsânı, dünyâ ve âhiret ni’metlerinin en kıymetlisidir. O hâlde, onu sevmek, hem bu ih-sânın sâhibi olduğu için, hem de, Allahü teâlânm sevgili kulu olduğu için, çok lâzımdır ve insanın birinci vazifesidir. Hakîkî vesileye kavuşmak, en büyük se’âdetdir. Onu aramak birinci vazî-fedir. Hakîkî Mürşid, kıyâmete kadar mevcûddur. Hâlis olan tâ-liblere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. Âdî, alçak kimseler, kıymetli şeylerin sahtelerini, taklîdlerini piyasaya sürerek, insanları aldatır. Böylece, kötü yoldan, menfe’at sağlarlar. Çok kıymetli olan vesîlenin de sahteleri vardır. Bu alçak kimseler, yalanlarla, hîleli kerâmetlerle, câhilleri aldatırlar. Müslimânlar için en büyük felâket, bunların tuzaklarına düş-mekdir. Kendilerinin, dinden, îmândan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblanndan haberleri yokdur. Sözleri ile küfr yayarlar. Hareketleri ile hep harâm işlerler. Câhilleri ve yeni müslimân olanları avlamakla geçinirler. Kur’ân-ı kerîm, bunlara (Münâfık) diyor. Bunların, Cehennemin dibinde, kâfirlerden çok azâb çekeceklerini haber veriyor. Sözleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarma, işleri bu âlimlerin fıkh bilgilerine uygun olmıyan, bu münâfıkla-rın tuzaklarına düşmemeleri için evlâdlarımızı uyarmalıyız!
Bir kimseyi dil ile, beden ile övmek için, ismi severek söylenir, yazılır. Sâdık olan kimselere haber verilir. Resmi varsa, kıymetli yerde muhâfaza olunur. Kendi görülünce, ayağa kalkılır. İsmi ve ismini öven şi’rler, kasîdeler dıvara asılır. İslâm dîninde, her ne niyyet ile olursa olsun, insan resmi, heykeli yapmak ve bunlara hürmet etmek, harâmdır, büyük günâhdır. Evvelki dinlerde harâm değil idi. Bunun için, îsâ ve İdrîs aleyhimesselâm semâya çı-karıldıkdan sonra, mü’minler Peygamberlerin ve Evliyânm resm-lerini, heykellerini yapıp, yükseklere koydular. Karşılarında eğildiler, secde etdiler. Allahü teâlânm afv etmesi için, resmlerden, heykellerden şefâ’at istediler. îsâ aleyhisselâmdan ikiyüz sene sonra İsevi dînine Eflâtun felsefesi ve Romalıların putperestliği karışarak, resmlerde, heykellerde, ülûhiyyet sıfatları bulunduğuna inandılar. Allahü teâlâya mahsûs olan sıfatlara (Ülûhiyyet sıfatlar) denir. Ebedî var olmak, her istediğini yapabilmek, öldürmek, diriltmek, şifâ vermek, gaybleri bilmek böyledir. Böyle olduklarına inanılan resmlere, heykellere (Sanem=put) denir. Bunlar Allahü teâlâya (şerik =ortak) yapılmış olurlar. Bunlara hürmet etmeğe (İbâdet etınek=tapınınak) ve (Şirk) denir. Tapanlara (Müşrik) denir. Şimdi, hıristiyanların çoğu müşrikdir. Muhammed aleyhisselâma inanmıyana (Kâfir) denir. Müşrik, kâfirlerin en kötüsüdür. Müşrik olmıyan hıristiyanlara (Ehl-i kitâb) denir.
Allahü teâlâ, murâdlarımza kavuşdursun! Belki, murâdlannız-dan halâs edip, irâde-i ilâhiyyesine tâbi’ eylesin! Abdi}^et makamı, ademiyyetdir. Abdiyyetde mevcûdiyyet yokdur. irâde ise, hiç olamaz. İrâde, varlıkdan, benlikden hâsıl olur. Allah âşıklarının kalbinde, nokta kadar varlık, dağ gibidir. Allahü teâlânın ih-sânı olmadıkça, bundan kurtulmak imkânsızdır. Kalb cezb edilmedikçe, yalnız bedenle yapılan ibâdetler, kalbi bu bağlardan kurtaramaz. Kalbde aşk ateşi parlamadıkça ve şirketi yakan aşk ateşi ihsan edilmedikçe, bu ağır yükden necât ve halâs mümkin değildir. İnşân, irâde [arzû] sâhibi oldukça, (Tâlib) denir. İrâdeden, murâddan halâs ve irâde-i ilâhîyeye tâbi’ olunca, (Vilâyet) makâmma lâyık olur. Kemâlât-i vilâyetin evveli olan bu ni’met ve şâir kemâlât-ı vilâyet, şimdi imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Ser-hendînin, nûrlarmm menba’ı olan mezârmdan saçılmakdadır. Bu Ravda-i münevverenin etrâfma toplanmış olanlar, hattâ başka yerlerden gelen sâdık tâlibler, başlarını bu kapının toprağına sürünce, feyzlere, ma’rifetlere kavuşmakdadırlar. Bugün Hin-distânm Serhend şehri, feyzlerin, nûrlarm çokluğundan ve esrâ-rın zuhûrundan dolayı, Hindistânm diğer şehrlerinin ve bütün memleketlerin gıbtasma mazhar olmuşdur. Bu mubârek şehri Hindistânm bir parçası zan etmemelidir. Burası, vilâyet kapısıdır. Hind toprağı, vilâyet âb-ı hayâtı ile hamur olmuş, hidâyet merkezi olmuşdur. Bu ateşin kıvılcımları ile yanıp kül olanlar, bu toprağın letâfetini beyândan âcizdirler. Feyzlerini, esrârmı ve ih-sânlarmı izhârdan kâsırdırlar. Ziyârete gelenler ve kalblerini rabt edenler, bu feyzleri almakdadırlar. Hâlis ve munsif olanlar, bunu anlamakdadırlar. Nûr menba’mm esrârmdan nâil oldukları cevherler, başka Velîlerin bulundukları memleketlerde pek nâdir ele geçmekdedir. Bu vilâyet menba’mm aşk şerâbmdan bir yuduma nâil olanlar, âfâk ve enfüs alâkalarından halâs olmak-dadırlar.
BİRİNCİ CİLD, 128. ci MEKTÛB
Fenâ ve bekâya vâsıl olmadan evvel, hâsıl olan ahvâlin bir kıymeti yokdur. Hak teâlâya tâlib olanın. Onun mâ-sivâsmdan [mahlûklardan] uzaklaşması lâzımdır. Ahvâle ve mevâcide tâlib olan, mâ-sivâya tâlibdir. Fenâ ve bekâ lâzımdır. Bu ikisini elde etmeğe çalışmalıdır. Vilâyet, bu ikisi ile hâsıl olur. îcâdımızm sebebi I olan ma’rifet, bu ikisi ile hâsıl olur. Şevkin ve aşkın hâsıl etdiği kalbdeki hâller lâzım değildir. Nasıl olduğu anlaşılamıyan güze
le olan muhabbet de, anlaşılamaz. Ba'zı hâller hâsıl olabilir. Bağırmak, ağlamak da olur. Herkes kendi nefsini çok sevmekdedir. Mâl, zevce, evlâd gibi, herşeyi kendi nefsi için sevmekdedir. Nefsini sevmesinde, hiç şevk, bağırmak yokdur. Mahbûb-ı hakîkî, nefsden dahâ çok sevilir. Fenâ, bu muhabbetin neticesidir. Resû-lullahı sevmek de böyledir "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem". Ha-dîs-i şerîfde, (Bir kimse, beni kendi nefsinden ve ehlinden ve bütün insanlardan dahâ çok sevmedikçe, bana îmân etmiş olmaz) buyuruldu. Velî, Resûlullahın vekilidir. Allahü teâlâdan feyzlerin, ma'rifetlerin gelmesine, sıfât-ı ilâhiyyenin tecellîsine vâsıtadır. Ona muhabbetin de, böyle olması lâzımdır.
BÎRÎNCÎ CİLD, 130. cu MEKTÛB
Görünen ve görünmiyen bütün kemâlât, bu parlak şerî'atin içindedir ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbi' olmakdadır "aleyhi ve aleyhimüssalevât vel-berekât". Cezbe, Onun yolunda olanlara nasîb olur. Fenâ ve Bekâ, Onun hâlleridir. (Vilâyet-i sugrâ), (Vilâyet-i kübrâ), ve (Vilâyet-i ulyâ). Onun vilâyet deryâsından birer damladırlar. Nübüvvet ve risâlet, Onun nûrlarından hâsıl ol-muşdur. Kur'ân-ı kerîmdeki rumûz ve işâretler, Onun esrândır "sallallahü aleyhi ve alâ Âlihi ve ensârihi ve sellem".
BİRİNCİ CİLD, 195. d MEKTÛB
Peygamberimize, İbrâhîm aleyhisselâmm milletine tâbi' olması ve ona verilen salevâtın ve berekâtın benzerlerini taleb etmesi için emr olunmasının sebebi, İbrâhîm aleyhisselâmm makâmm-dan geçdikden sonra varılacak, dahâ yüksek makâma kavuşması içindir. İbrâhîm aleyhisselâmm makâmından geçmek için, onun milletine tâbi' olmak lâzımdır. Onun makâmına yükselmek için, onun milletine tâbi' olmakdan başka yol yokdur. Bu iki makâmın birbirinden farkı, mihrâb ile mescidin birbirlerinden farkı gibidir. İmâmın, makâmı olan mihrâba vâsıl olması için, mescidden geçmesi lâzımdır. Mihrâb, bir dâirenin merkezi gibidir. Mescid, dâirenin muhîti gibidir. Makâm-ı İbrâhîme vâsıl ve sonra mahbûb halvetine dâhil olunca, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkı da yanına çekdi.
Dünyâda, çok şey gelir, câna tatlı, Dostdan konuşmak amma, dahâ tatlı.
Bu kısa ömrde, en mühim işleri yapınız! Geceleri ibâdet yapmağı ve seher vaktlerinde ağlamağı, büyük ni'met biliniz! Karanlık geceleri, Allahü teâlâyı hâtırlamak ile aydınlatınız! Ticâretde sâdık ve emin olunuz! Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, sâdık olan tâciri sever) buyuruldu. Fâsid ve fâizli olan sözleşmeler yapmayınız! Âlimlerin düşdükleri tehlükelerden biri budur. Âlim olmı-yanların hâlini siz düşününüz! Bu zemânda, böyle bozuk sözleşmelerden kurtulabilen kimse acabâ var mıdır? Şerî'ate uygun sözleşmeleri, hakîkî din adamlarından [ve onların kitâbların-dan] öğreniniz! Buna çok dikkat ediniz! Bu tehlükeli işden mu-hâfaza etmesi için, Allahü teâlâya düâ ediniz! Doğru yolda olanlara, bizden selâm olsun!
İKİNCİ CİLD, 36. cı MEKTUB
Peygamberimizden bildirilmiş olan ve Onun yapdığı ve Ona mahsûs olmıyan işleri, sevâb kazanmak niyyeti ile yapmak için, kimseden izn almağa ihtiyâç yokdur. Resûlullahm yapması izn-dir ve câiz olduğuna seneddir. Hâcetlere kavuşmak ve müşkiller-den halâs olmak için, ba'zı işlerin ve düâların ve muskaların te'sîrleri üstâdın izn vermesine bağlıdır.
Resûlullahm vefâtmdan sonra, kendisi ile uyanık iken görüşenler, konuşanlar olmuşdur. Mübârek bedeni kabrinden ayrılmaz. Mübârek kabri boş kalmaz. Bu ümmetin büyükleri de, bir anda, muhtelif memleketlerde görünmüşlerdir. Muhammed Be-hâüddîninPJ iftâr vaktinde yedi yerde hâzır olduğu ve her birinde iftâr etdiği haber verilmişdir. Bu görünmeler, rûhânîdir. Rûh, cesed şeklinde görünmekdedir. Peygamberler kabrlerinde diridirler. Fekat, hayâtları, dünyâ hayâtı değildir. Dünyâdan ayrılmışlar, âhirete gitmişlerdir. Kabrlerinde nemâz kılarlar. Dünyâ hayâtından âhiret hayâtına geçmeğe (Mevt) denilmişdir. Şehîdlerin hâlleri dahâ ileridir. Âhiret hayâtları dahâ kuvvetlidir. Kur'ân-ı kerîmde, Peygamberler için (emvât) denildi. Şehîdler için, (Allah yolunda öldürülenlere emvât demeyiniz! Onlar diridirler. Lâkin siz anlamazsınız) buyuruldu.
Sadaka [ve Kur'ân-ı kerîm okumanın] sevâbmı evvelâ Peygamberimizin mübârek rûhuna hediyye etmeli, sonra meyyitlerin rûhlanna göndermelidir. Böylece, kabûl ümmîdi ziyâde olur. Fe-
Peygamberimizden başka, hiç kimse, uyanık iken mi'râca çıkarılmadı. Uyanık ve gözleri açık olarak, yalnız rûhu çıkarılanlar olmuşdur. Uykuda olanların kıymeti yokdur.
Hazret-i Alî kerremallahü vecheh, temâmen rahmet idi. Hâşâ ve kellâ, kimseye la'net etmez. [36. cı mektûbun bu kısmı uzundur. Kitâbımızm 71. ci sahîfesinde terceme edilmişdir].
Hâtime [son nefes] bilinemez. Vefât etmiş olanların hâtime-si için tam hükm verilemez..Din büyükleri için [vefât ederken görülen iyi hâllerinden] zann-ı gâlib ile hüsn-i zan etmek câizdir. İl-hâm ile hükm olunamaz. Enbiyânın adedi ma'lûm değildir. Re-sûllerin üçyüzonüç olduğu meşhûrdur.
İKİNCİ CİLD, 37. ci MEKTUB
Bir günlük yiyeceği olmıyanm, bunu istemesi câiz olduğuna fet-vâ verilmişdir. Takvâ ve azimet ise, hiç istememekdir. Ölüm ve hastalık tehlükesi gibi zarûret hâlinde, mubâh olur. Elbisesi olmı-yanın, bu şartlarda, giyecek istemesi mubâh olur. Çalışıp kazana-bilen kimsenin dilenmesi câiz değildir. Din bilgilerine çalışıp da, kazanmağa vakt bulamıyanın, istemesi câiz olur. Yazı yazarak ka-zanabilenin istemesi câiz değildir. (Mişkât) şerhindet^l diyor ki, (çahşamıyan hastanın, bir günlük yiyecek dilenmesi câizdir. Fazlası câiz değildir. Nâfile nemâz ve nâfile oruç sebebi ile çalışmağa vakt bulamıyanın zekât ve sadaka istemesi câiz değildir. Bunun için, başkasının sadaka istemesi câiz olur.)
Sadaka istemekde üç zarar vardır. Allahü teâlâmn, ni'meti az gönderdiğini haber vermekdir ki, harâmdır. Kendini zelîl etmek-dir. Mü'minin Allahdan başkasına boyun bükmesi câiz değildir. İstenilen kimseye de eziyyet etmekdir. Zarûret olmadıkça, bu da harâmdır. Bunun için, takvâ sâhibleri, kimseden birşey istememişlerdir. Bişr-i Hâfîl^l, Sırr-î Sekatîden başka kimseden birşey istemezdi. (Onun mal verince, sevineceğini biliyorum,.onu sevindir-
[IJMişkât, Mesâbıhin şerhidir. Mesâbîh hadis kitabını yazan Hüseyn Begavî, 516 [m. 1122]de, Mişkât sâhibi Muhammed Veliyyüddîn 749 [m. 13481 de vefât etdi, Mişkâtin arabî ve fârisî şerhleri vardır.
mek için istiyorum) derdi. Bişr buyurdu ki, (Üç nev’ fakır vardır İstemez, verince de almaz. Bunlar, İlliyyînde melekler iledirler İstemez, verince alır. Bunlar, Cennetlerde mukarreblerledir. İhtiyâcı olunca ister. Bunlar, sâdıklar olup, Eshâb-ı yemin iledirler.) Netice olarak deriz ki, zarûret olmadan dilenmek harâmdır ve çirkindir. Zarûret ve ihtiyâç hâlinde mubâh olur. Lâkin, derecenin azalmasına sebeb olur. Ölüm hâlinde vâcib olur. İstemeyip ölürse, günâha girerek ölür. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", hazret-i Ömere hediyye gönderdi. Ömer "radıyallahü anh", almayıp geri gönderdi. Karşılaşdıkları vakt, (Niçin almadın?) buyurdu. Yâ Resûlallah, (En hayrlınız, kimseden birşey almıyandır) bu-yurmuşdunuz. (O sözüm, isteyip de almak içindi. İstemeden ge. len şey, Allahü teâlânm gönderdiği rızkdır) buyurdu. Ömer, ce-vâb vererek, (Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden birşey istemiyeceğim ve istemeden gelen herşeyi alacağım) dedi. Bir ha-dîs-i şerîfde, (Aç olan veyâ birşeye muhtâc olan, kimseden istemeyip, Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ, ona bir senelik nzk kapılan açar) buyuruldu.
İKİNCİ CİLD, 38. ci MEKTUB
İnşân ile Allahü teâlâ arasında en büyük perde, inşânın nefsidir. (Nefsini bırak da, bana gel! Aradığm güneşi örten bulut, şensin! Kendini bil!) buyuruldu. Nefsin aradan kalkması, vicdânî [Kalbe âid] ve zevki bir işdir. Söz ve yazı ile bildirilemez. Kitâb okumakla anlaşılmaz. Ezelde ihsân edilmiş olması ve Allahü teâlânm cezb etmesi [çekmesi] lâzımdır. Sebebler âlemi olan bu dünyâda, muhabbet şartı ile, bir Velînin sohbeti kâfîdir. Muhabbet çok olduğu kadar. Onun kalbinden yayılıp, kendine gelen feyzlerden, ma'rifetlerden çoğunu alıp, kemâlâta kavuşur. (Kişi sevdiği ile beraberdir) hadîs-i şerifi, bunu haber vermekdedir.
İKİNCİ CİLD, 39. cu MEKTÛB
Ehl-ullahm [Evliyânm] vücûdlan, hayâtda iken de, vefâtlann-dan sonra da rahmetdir. Diri iken verdikleri feyzleri ve bereketleri, öldüklerinden sonra da devâm eder. Feyzleri ve bereketleri, yollarından ayrılmıyanlara akmağa devâm eder. Dinde ortaya çıkarılan bid'atin, sünnetlerin nûrlarını yok etmesine benzer. Haydi işler yapmağa çalışınız! Tâat ve ibâdet yapmakda yanş ediniz! Merhûmun evlâdına hizmet etmeği se'âdet [kazanç] bilinizi Onları şerî'ate uygun olarak sevindiriniz!
İKİNCİ CİLD, 42. ci MEKTÛB
Allahü teâlâ, zâlimlerin şerrinden [zararlarından] muhâfaza eylesin! Belâ Ondan gelir. Belâdan kurtaran da, Odur. Her birinin belli vakti vardır. Vaktlerini değişdirmek mümkin değildir. îz-dirâbj[şikâyet], fâide vermez. Ona ilticâ [düâ] edilirse, hiç gam kalmaz. Düâ etmemek, gamların en büyüğüdür. [Düâ edenleri sever. Düâya, ya'nî Onun sevmesine sebeb olan derdleri, belâları, ni'met bilmelidir.]
İKİNCİ CİLD, 45. ci MEKTÛB
Sevgili oğlum! Dünyânın görünüşü tatlıdır, lezzetlidir. Hâlbuki, hakîkatde zehrdir. Kıymetsizdir. Onun tuzağına düşen, hiç kurtulamaz. Bu zehr ile ölen, leş olur. Buna gönül vermek delilikdir. Yaldızlanmış necâset, şeker kaplanmış zehr gibidir. Aklı olan, böyle sahte, yalancı güzelliğe aldanmaz. Bozuk, zararlı zevklere gönül bağlamaz. Bu kısa hayâtında, sâhibinin nzâsmı kazanmağa çalışır. Âhıretde işe yarayacak şeyleri kazanır. Kulluk vazifelerini yapar. Allahü teâlânın emrlerine sarılır. Harâm, yasak etdiği şeylerden sakınır. Böyle yapmayıp, zararlı şeyler peşinde koşan-lara yazıklar olsun!
Hakîkî dostu üzmekden korkuyorum,
Bu korkudan, gece gündüz yanıyorum!
[Dünyâ, Allahü teâlânın sevmediği, harâm etdiği, zararlı şey-er demekdir. Harâmlardan sakınan, dünyâya aldanmamış olur. ^Allahü teâlâ, dünyâda hiçbir zevki, hiçbir lezzeti yasak etmedi. Bunları, azgın, taşkın, zararlı olarak kullanmağı harâm etdi. Gösterdiği, fâideli, edebli şeklde kullanılmasını emr etdi.]
İKİNCİ CİLD, 59. cu MEKTÛB
Sûrî [zâhirî, gözle görünen] kemâlâtm [yüksekliklerin, men-fe’atlerin] ve ma'nevî [görünmiyen] makâmlarm hepsi Muham-med aleyhisselâmdan gelmekdedir. Bedenle yapılacak ve sakınılacak işler, ibâdetler. Ondan bizlere âlimler yolu ile geldi. Bâtının [kalbin] ilmleri, esrârı, s6fiyye-i kirâm vâsıtası ile geldi. Ebû Hüreyre "radıyallahü teâlâ anh" buyurdu ki, (Resûlullahdan "sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem" iki dürlü ilm aldım. Bunlardan birini sizlere bildirdim. İkincisini bildirmiş olsam, beni öl-ürürdünüz.) Ömer "radıyallahü anh" vefât edince, oğlu Ab-üllah, (İlmin onda dokuzu öldü) dedi. Ba'zılarınm bu sözde şübhe etdiklerini görünce, (İlm dediğim, Allahü teâlâyı tanı
makdır Hayz ve nifâs bilgisi değildir) dedi. Allahü teâlânın rızâsına, sevmesine kavuşduran yolların hepsi, ResCılullahdan gelmiş, dir. Velîler, üstâdları vâsıtası ile aldılar. Hiçbiri, yollarını kendi-leri açmadı. (Nefehât)da, molla Câmî diyor ki, (Fenâ ve Beka kelimelerini ilk söyleyen, Ebû Saîdilharrâzdırt^l Feyzler, Resûlul-lahm mubârek kalbinden alınmışdır. İsmleri sonradan konmuş, dur. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Bi'setden [kırk yaşından] evvel, mubârek kalbi ile tefekkür ederdi. Allahü teâlâya teveccüh etmek ve nefy ve isbât [Kelime-i tevhîd] yapmak ve mü-râkabe yapmak, zemân-ı se'âdetde ve Eshâb-ı kirâm zemânında yokdu demek doğru değildir. Meşhûr olan sükûtü zemânlannda, bunlarla meşgûl idi. Bu ismler, o zemânda yok idi ise de, kendileri vardı. Mubârek kelâmları ilm, sükûtları fikr idi. Teveccüh ve murâkabe, bu fikr kelimesine dâhildir. Tefekkür, fikrin [düşüncenin] bâtıldan hakka gitmesidir. (Bir mikdâr tefekkür, bir sene ibâdetden hayrlıdır) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. O zem ân bunlar yokdu diyenlerin delil, vesîka göstermeleri lâzımdır.
Nefy ve isbât ismini Abdülhâlık Goncdüvânîye^^l Hızır aley-hisselâm öğretdi. Hızır aleyhisselâm, elbet, bid'at olan, nûr ve zi-yâ bulunmıyan, derdlere devâ olmıyan şeyi öğretmez. (Allahü te-âlânın rızâsına kavuşduran yolların hepsi, Resûlullahın nârlarından alınmış. Onun esrârmdan damla olduğuna göre, niçin yollar farklı olmuş, sahvlar, sekrier, telvînler, temkinler ve şerî'ate uymuyor görünen [şath] sözler birbirlerine benzemiyor) denilirse, cevâbında deriz ki, bu ayrılıklar, isti'dâdlarm farkından, insanların yaratılışlarındaki farklardan hâsıl olmuşdur. Aynı gıdânın, aynı devânın insanlara te'sîrlerinin başka başka olmaları gibidir. Aynı insanın muhtelif aynalarda, farklı görünmesi de böyledir. Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", ma'nâları ve esrân, Eshâbmm, isti'dâdlarına, kâbiliyyetlerine göre, muhtelif şeklde bildirirdi. Su, konulduğu kabın şeklini alır. Aynı su, muhtelif şekllerdeki kaplarda, o kabın şeklinde görünür. Hadîs-i şerîfde. (Herkese, aklları alacak kadar söyleyiniz!) buyuruldu. Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" birgün Ebû Bekre "radıyal-lahü teâlâ anh" esrârdan anlatıyordu. Ömer "radıyallahü teâlâ anh" yanlarına gelince, sözü değişdirdi. Osmân "radıyallahü teâlâ anh" gelince, dahâ da değişdirdi. Alî" radıyallahü teâlâ anh" gelince, başka şeyler anlatmağa başladı. İsti'dâdları, fıtratları başka olduğu için, böyle yapdı.
[1]Ebû Saîdi Harrâz 277 [m. 890] de Bağdâdda vefât etdi.
[2]Abdülhâlık Goncdüvâni 575 [m. 1180] de Buhârâda vefât etdi.
îkinci süâlin cevâbına gelince, silsilelerin [yolların] hepsi, imâm-ı Ca'fer Sâdıkdan gelmekdedir "radıyallahü teâlâ anh"f^l. Bu imâm, iki yola bağlıdır. Birincisi, dedelerinin yolu olup. Alîden "radıyallahü teâlâ anh" gelmekdedir. İkincisi, anasının babasının yolu olup, Sıddîk-ı ekberden "radıyallahü teâlâ anh" gelmekdedir. Bu iki zâhirî ve ma'nevî vilâdetden dolayı, bu büyük imâm, (Ebû Bekr beni iki kerre hâsıl eyledi) buyurdu. İmâmdaki bu iki yol, birbirinden ayrıdır. Ba'zı Evliyâya, İmâmdan, Sıddîk-ı ekbe-rin yolu, diğer silsilelerin Evliyâsma, Alî kerremallahü vecheh yolu
Bu dünyâya getirilmemizden maksad, Allahü teâlânın ma'ri-fetini elde etmekdir. Ma'rifet iki nev'dir. Birincisi, fen yolu ile, ya'nî nazar ve istidlâl [düşünmek] ile hâsıl olur. Bunu, İslâm âlimleri bildirdi. İkincisi, keşf ve şühûd ile, [kalbde] hâsıl olur. Bu, tesavvuf erbâbmdan [Evliyâdan] gelir. Birincisi, ilm olup, akl ve fikr ile hâsıl olur. İkincisi, hâl olup kendindedir. Birincisi, Arifi yok etmez. İkincisi, yok eder. Çünki, bu ma'rifet, ma'rûfda yok olmak-dır.
Kurb, bilinen hareket değildir,
Kurb-ı Hak, varlıkdan kurtulmakdır!
Birincisi, ilm-i husûlîdir. Etrâflı anlamakdır. İkincisi, idrâki ba-sît olup, etrâfı yokdur. Çünki, burada hâzır olan Hakdır. İnşân, fâ-nî [yok] olmuşdur. Birincide nefs, inkâr etmekdedir. Çünki nefs ve kötü sıfatları mevcûddur. Onun inâdı ve arzûları yok olmamış-dır. Taşkmiıkdan ve azgmiıkdan kurtulamamışdır. îmân varsa, gö-rünüşdedir. Ameller, ibâdetler şekldedir. Nefs, küfründe devâm etmekde, Mevlâsma [Sâhibine] düşmanhkdadır. Hadîs-i kudsîde, (Nefsini, düşmanın bil! Çünki o, bana düşmandır) buyuruldu. Bu ma'rifete (îmân-ı mecazî) denildi. Bu îmân yok olabilir. İkinci ma'rifetde, insan yok olduğu için, nefs îmâna gelmişdir. Bu ma'rifet [îmân] yok olmaz. Buna (îmân-ı hakikî) denir. Ameller de, hakîkî olur. Hadîs-i şerîfde, (Yâ Rabbî! Senden, sonu küfr olmıyan ân istiyorum) buyuruldu. Nisâ sûresinin 136. cı (Ey îmân eden-r! Allaha ve Resûlüne îmân ediniz!) âyetinde, bu îmâna işâret
1] Ca'fer Sâdık, oniki imâmın akıncısıdır. Hazret-i Alînin torununun torunu, Mûsâ Kâzımın babasıdır. 148 [m. 765] de Medînede vefât et-di.
edilmekdedir. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbelt^^, ilmde ve ictihâdda en yüksek derecede olduğu hâlde, Bişr-i Hâfînin kapısına giderek, bu ma'rifete tâlib oldu. Sebebi soruldukda, o Hak teâlâya benden dahâ çok ârifdir dedi. Ebû Hanîfe Nu'mân-ı Kûfî "rah-metullahi aleyhömrünün son iki senesinde, ictihâdı bırakarak, uzlet eyledi. Vefâtından sonra, rü'yâda, (Son iki sene olmasaydı, Nu'mân helâk olurdu) dedi. Uzletinin sebebi, bu ma'rife-ti temâmlamak idi. Bu ma'rifetin netîcesi olan, îmânın kemâline kavuşmak idi. Yoksa, ilmde ve amelde, derecesi çok yüksek idi. Hiçbir amel, ictihâd derecesine ulaşamaz. Hiçbir ibâdet, ders vermek makâmma varamaz. Amellerin kemâli, îmânın kemâline bağlıdır. İbâdetlerin nûrâniyyeti, ihlâsın mikdârma bağlıdır. îmânın kemâli ve ihlâsın mikdârı da, ma'rifete bağlıdır. Bu ma'rifet ve îmân-ı hakîkî fenâya ve ölmeden evvel nefsin ölmesine bağlı olduğu için, fenâsı çok olanın, îmânı kâmil olur. Bunun için, Sıd-dîk-ı ekberin îmânı, bu ümmetin îmânları toplamından fazla oldu. Hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekrin îmânı, ümmetimin îmânı ile dartılsa, Ebû Bekrin îmânı fazla gelir) buyuruldu. Çünki, fenâda, benzeri yok idi. Hadîs-i şerîfde, (Yürüyen ölü görmek isterseniz, Ebû Kuhâfenin oğlunu görünüz!) buyuruldu. Ebû Bekrin fenâya misâl gösterilmesi, fenâdaki kemâline delîldir. Çünki, Eshâb-ı kirâmm hepsinde fenâ hâsıl olmuşdur. Bu ma'rifet kimde hâsıl olursa, müjdeler olsun! Nerde bulunursa, oraya koşmalıdır. Ne yazık ki, aranılması lâzım olan terk ediliyor. Tahrîbi emr olunan, ta'mîr edüiyor. Kıyâmet günü, hangi yüz ve hangi özr ile hesâb verilecek?
İKİNCİ CİLD, 62. d MEKTUB
İnşânın şerefi, îmân ile ve ma’rifet iledir. Mal ile ve mevki' ile değildir. îmânın kuvvetlenmesine çalışınız! Ma'rifet derecelerinde yükselmeğe gayret ediniz! Hadîs-i şerîfde, (Ahiret için çalışanı, Allahü teâlâ, her arzûsuna kavuşdurur. Yalnız dünyâ işleri ardında koşanları helâk eder) buyuruldu. Geçim sıkıntısı olanın, bir işde çalışması câizdir. Kazanırsa, iyi olur. Kazanamazsa, bu işin üzerine düşmemelidir. Uğraşmasının sonu gelmez. Zararı artar.
[1]Ahmed ibni Hanbel, 241 [m. 855] de Bağdâdda vefat etdi.
[2]Ebû Hanîfe, 150 [m. 767] de Bağdâdda vefat etdi.
Hastalıkda nemâzlarını kaçıran, adedlerini bilmeyip, tah-j^în ederek, beş vakt nemâzm sünnetlerinden başka, teheccüd, işrak gibi nâfileler yerine, kaçırdığı nemâzları kaza ederse, bordan bitdikden sonra kıldığı kazâlar, nâfile olurlar. Bunlarla, nâfilelerin sevâbları hâsıl olur. Çünki, belli vaktlerde kılınan nâfilelere, belli niyyet şart değildir. Kazâ nemâzları, o vaktin nâ-fileleriolur.
[İbniÂbidînde, (Dürr-ül-müntekâ), (Merâkıl-felâh) şerhinde ve (Cevhere)de diyor ki, (Beş vakt nemâzı terk etmek, ya'nî özr-süz kılmaiîiak, büyük günâhdır. Hastalıkla veyâ başka özr ile fevt etmek [kaçırmak] günâh değildir.) Bunun için, sabâh sünnetinden başka nemâzların sünnetleri yerine de, terk edilmiş nemâz-lankazâ etmelidir. Bu sünnetlerin de nâfile oldukları, (Cevhere), (Futûh-ul-gayb) ve Kudüs kâdîsı Muhammed Sâdık efendinin (Nevâdir-i-fıkhiyye) kitâbmda ve (Eşbâh) ve (Se'âdet-i Ebediy-ye) kitâblannda yazılıdır.]
İKİNCİ CİLD, 67. ci MEKTÛB
Nemâz mü'minin mi'râcıdır. (Allabü teâlâ, en çok, secdede olan kulunu sever), (Cemâ'at ile nemâz kılıp düâ edene, Allabü teâlâ dilediğini verir), (Evde kılınan nemâza bir sevâb, mahalle mescidinde yirmibeş sevâb, büyük câmi'de beşyüz sevâb, Mes-cid-i Aksâda beşbin sevâb, benim Medînedeki bu mescidimde el-libin sevâb, Mescid-i harâmda yüzbin sevâb vardır), (Bu beş vakt farz nemâzı cemâ'at ile kılmağa devâm eden, sırât köprüsünü şimşek gibi geçecekdir. Allabü teâlâ, onu sâbıklarla haşr edecekdir. Allabü teâlâ, onu derdlerden, belâlardan mubâfaza eder. Ona, Allah yolunda ölen bin şehîd sevâbı verir), (Kur'ân ehli, Allah ehlidir), hadîs-i şerifleri meşhûrdur. Dünyâya düşkün olan hâfız, Kur'ân ehli olamaz. Evvelce okudukları ebrâr amelidir. Kelime-i tevhidi tekrar etmek çok fâidelidir ve terakkiye sebeb olur. Bu mubârek kelimenin bereketi ile kalb [mahlûkların sevgisinden] temizlenir. Kur'ân-ı kerîm okumağa ehl olur. El-vâkı'a sûresindeki (Onu ancak temiz olanlar tutar) âyet-i kerîmesi, kalb temizliğine de şâmildir. (Allabü teâlâya âşık olanlar, Allah kelâmım dinlesinler!), (Allabü teâlâ ile konuşmak isteyen, Kur'ân-ı kerîm okusun!), (Allabü teâlâ, bâfızları sever. Onlara düşman olan, Allabü teâlâya düşman olur. Onları seven, Allabü teâlâyı sevmiş olur) hadîs-i şerîfdirler.
İKİNCİ CİLD, 68. ci MEKTUB
Alimlerin sonra gelenleri, Allahü teâlânın dünyâda müşâhede edileceğini bildirdiler. Müşâhede, kalb ile görmek demekdir. (Xe. arrüf) kitâbının sâhibi [Ebû İshak Muhammed Gülâbâdîl^l] diyo^ ki, (Allahü teâlânın, dünyâda göz ile de, kalb ile de görülemiye. ceği sözbirliği ile bildirildi). Görülüyor ki, âlimlerin önce gelenleri, kalb ile de görülemez dediler. İmâm-ı Rabbânî de böyle buyurdu. Ya’nî, dünyâda zillerden bir zil müşâhede olunur. Zil ise,zât-1 İlâhî değildir. Şâh-ı Nakşibendin, (Her söylenen, işitilen ve görülen ve her bilinen, O değildir. Bunların hepsini, Lâ derken yok etmelidir) sözü de bunu bildiriyor. Molla Câmî, (Nefehât)da diyor ki, (Peygamberimize, rü’yâda (Tevhîd) nedir denildikde, (Kalbi, ne ve hayâline gelen herşey, o değildir) buyurdu.) Ba’zı büyüklerden, bu müşâhedeyi naki edenler, bunların bu makâmdan terakki etmiyerek, bu müşâhedenin zâil olmadığını nerden biliyorlar?
İKİNCİ CİLD, 80. ci MEKTÛB
Hükümet adamlarından ve başkalarından gelen zulmler, elemler, yalnız zâhire [bedene ve dimâgajdır. Bâtına [kalbe] sirâyet etmez. Âhiretde sevâb verilmesine, dünyâda bâtının nûrunun artmasına sebeb olurlar. İnsandan insanlık sıfatları zâil olmaz. Bâtın, Allahdan gelen şeylerden râzı iken, zâhir üzülür. Derdlerin, belâların gitmesi için, istigfâr okumak çok fâidelidir. Çok tecri-be edilmişdir. Hadîs-i şerîfde, (Istigfâra devam edeni, çok okuya> nı, Allahü teâlâ, derdlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızklandırır) buyuruldu. [(Merâkıl-felâh)daki hadîs-i şerîfde, (Her nemâzdan sonra, üç kerre Estagfirullaherazîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etübü ileyh okuyanın bütün günâhları afv olur) buyuruldu.] Bu fakîr [Muhammed Ma’sûm] farz nemâzlardan sonra, yetmiş kerre istigfâr okuyorum. Hadîs-i şerîfe uyarak, üç def’a (EstagfirullahePazîm ellezîlâilâhe illâ huv el-hayyelkayyûme ve etûbü ileyh) okudukdan sonra, gerisinde yalnız (Estagfirullah) diyorum. Alî bin Ebî Bekr,‘^' (Meâricülhidâye)de diyor ki, (îstigfârlardan meşhûr olanı, Peygamberimizden haber verilen, (Bir kimse, Estagfirullahellezîlâ ilâhe illâ hüverrahmanürrahîm el-hayy-ül-kayyûmüllezî la-ye-mûtü ve etûbü ileyh Rabbigfir lî) yirmibeş kerre okursa, odasında, âilesinde, evinde ve şehrinde hiç kazâ, belâ olmaz)dir. Bunu
[1]Gülâbâdî hanefî 384 [m. 994] de vefât etdi.
[2]Bu ism, arabî (Misbâh-ül-enâm) da çok yazılıdır.replika samsung note 4 sizin icin sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder