Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika samsung note 4,den islam bilgileri7


replika samsung note 4,den islam bilgileri7 bugün replika samsung note 4 islam yazılarını hazırladı ve sizin icin replika samsung note 4 diyorki Tezkire-i Kurtubî muhtasarı) yüzyirmidokuzuncu sahîfesin* de Abdülvehhâb-ı Şa'rânî diyor ki, Yezîd hazret-i Hüseynin mu> bârek başını, esirlerle birlikde, Şâmdan Medîneye gönderdi. Me-dîne vâlîsi Ömer bin Sa'din emri ile, mubârek başı kefenlenip Ba« kî' kabristanında, Fâtıma-tüzzehrâ hazretlerinin mubârek kabri yanına defn olundu. Fâtımî meliklerinin onüçüncüsü Fâiz 549 [m. 1154] da beş yaşında tahta çıkarılıp, (555) de ölmüşdü. Bunun ze-mânında devleti idâre eden vezir Talâyı' bin Ruzeyk, Kâhirede (Meşhed) denilen kabristânı yapdığı zemân, hazret-i Hüseynin mubârek başını, kırkbin altın hare ederek, Medîneden Kâhireye getirdi. Yeşil atlasa sardırıp, abanos ağacından tabut ile Meş-hedde imâm-ı Şâfi'î "rahmetullahi aleyh" türbesi ile seyyidet Nefîse kabri yanında defn edildi.

Hurûfîler bunu da yanlış anlatıyor. Mubârek başı, kırk gün sonra, Kerbelâya getirilip bedeni yanma defn olundu, diyorlar.
Pâkistânm büyük İslâm âlimi mevlânâ hâfız hakim Abdüşşe-kûr İlâhî Mirzâpûrî Hanefî, (Şehâdet-i Hüseyn) "radıyallahü anh" isminde kitâb yazmışdır. Karaşideki (Medrese-i İslâmiy-ye) talebesinden mevlevî Gulâm Haydar Fârûkî, bu kitâbı urdu dilinden, fârisîye terceme etmişdir. Karaşide Newtawn No. 5 de olan bu büyük medresede İslâmî yüksek bilgiler okutulmakdadır. Dünyânın her yerinden gelen talebeler, burada Ehl-i sünnet âlimi olarak yetişmekdedirler. Medresenin kurucusu ve müdîri olan büyük âlim Muhammed Yûsüf Benûrî, bir takrîz yazarak, kitâb-daki bilgileri övmekdedir. Yûsüf Benûrî 1400 [m. 1980], de Karaşide vefât etmişdir. Kitâb yüziki sahîfedir. İslâm düşmanlarının, islâmiyyeti içerden yıkmak için, müslimân ismi altında ortaya çıkdıklarmı, (Ehl-i beytin dostuyuz) diyerek, Ehl-i beyte düşmanlık etdiklerini yazmakdadır. Kitâbm her yerinde, şî'î kitâblarm-dan vesikalar vererek, bunu isbât etmekdedir. Onbirinci sahîfe-sinde diyor ki: Şî'î âlimlerinden Muhammed Bâkır Horasânî, molla Muhsin adı ile meşhûr olup, 1091 [m. 1679] senesinde Meş-hedde ölmüşdür. (Cilâ-ül-uyûn) kitâbının 321. ci sahîfesinde diyor ki, (Mu'âviye "radıyallahü anh" vefât edeceği zemân, oğlu Ye-zîde şöyle vasıyyet eldi; İmâm-ı Hüseynin Resûlullaha "sallalla-hü aleyhi ve sellem" yakınlığını, Onun mubârek kanından olduğunu biliyorsun. Irâk halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona gâlib olursan, kendisine hürmet et. Sana yapdıklanna karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!) Şî'îtârîhcilerinden Muhammed Takî hân, 1297 [m. 1879] senesinde vefât etdi. Fârisî, (Nâsih-üt-tevârîh) kitâbında diyor ki, (Na-
sîhatmda şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlâ-nın huzûruna, Hüseyn bin Alînin kanma bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azâba yakalanırsın! (Hüseyne hurınetde kusûru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadîs-i şerifini unutma!). Bu şî'î târihinin 38. ci sahîfesinde diyor ki, (İmâm-ı Alînin yanında olanlar, ya'nî şî'îler, Şâma gelirler, hazret-i Mu'âviyeyi kötülerlerdi. Mu'âviye "radıyallahü teâlâ anh", böyle söyliyenlere birşey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mâl)dan bol ihsânda bulunurdu). (Ci-lâ-ül-uyûn) şî'î kitâbmm 323. cü sahîfesinde diyor ki, (İmâm-ı Kasen bin Alî "radıyallahü anhümâ" dedi ki, hazret-i Mu'âviye, et-râfımdaki yardımcılarımdan, vallahi dahâ iyidir. Çünki bunlar, bir yandan şî'î olduklarını söyliyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar).
Yezîde gelince, babasının nasîhatlarmı unutmadı. Bunun için, imâm-ı Hüseyni " radıyallahü teâlâ anh" Küfeye çağırmadı. Onu öldürmek için emr vermedi. Ölümüne sevinmedi. Hattâ, işitince ağladı. Mâtem yapılmasını emr etdi. Ehl-i beyte hürmet etdi. (Cilâ-ül-uyûn) şî'î kitâbmm 322. ci sahîfesinde diyor ki, (Yezîd, Ehl-i beyte sevgisi ile meşhûr olan Velîd bin Akabeyi Medîneye vâlî yapdı. Ehl-i beyte düşman olan Mervanı vâlîlikden ayırdı. Velîd, gece, imâm-ı Hüseyni çağırıp Mu'âviyenin öldüğünü ve Yezîde bî'at edüdiğini bildirdi. İmâm-ı Hüseyn (Benim Ona gizli bî'at etmeme râzı olmazsın. Herkesin yanmda bî'at etmemi istersin) dedi.) Şî'î kitâbmm bu yazısından anlaşılıyor ki, imâm-ı Hüseyn Yezîd için, fâsık, fâcir veyâ kâfir demiyordu. Öyle bilseydi, gizli bî'at etmeğe râzı olmazdı. Açıkça bî'at etmemesi de, şî'îlerin kendisine düşmanlık etmelerine sebeb olmamak içindi. Nitekim, Mu'âviye ile sulh yapdığı için babasından ayrılıp hâricî olmuşlardı. Babası ile harb etmişlerdi. Hilâfeti Mu'âviyeye bırak-dığı için de, kardeşi hazret-i Hasene düşmanlık yapmışlardı.
Yine bu acem târîhinde diyor ki: (Zecr bin Kays, hazret-i Hüseynin ölüm haberini Yezîde getirince, başını eğip, bir zemân durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize. Ona itâ'at etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu afv ederdim) dedi. Mahdar bin Sa'lebe imâm-ı Hüseyni kötülemeğe başlayınca, Yezîd yüzünü asıp, (Mahdarm anası böyle zâlim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercânenin oğlunu [İbni Ziyâdı] kahr eylesin) dedi. Şem-mer, imâm-ı Hüseynin mubârek başını Yezîde getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmaksın) deyince, Yezîd çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def ol. Git karşımdan. Sana hiçbirşey verilmez) dedi.)
Şrîlerin (Hulâsat-ül-ınesâib) kitâbının 393. cü sahîfesinde diyor ki, (Yezîd, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zemân-larda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de berâber ağladılar, îmâm-ı Hüseynin mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyn! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi. Şî'îkitabının bu yazısından anlaşılıyor ki, ba'zı kimselerin, (Yezîd, imâm-ı Hüseynin mubârek dişlerine sopa ile vurdu) demeleri temâmen yalandır. (Cilâ-ül-uyûn)da diyor ki, (Yezîd, imâm-ı Hüseynin Ehl-i beytini kendi serâyma yerleşdirdi. Çok ikrâm etdi. Sabâh, akşam yemeklerini imâm-ı Zeynel'âbidîn ile berâber yirdi), (Hulâsat-ül-ınesâib)de diyor ki, (Yezîd, imâm-ı Hüseynin Ehl-i beytine, (Şâmda benim müsâfirim olarak kalmak mı, yoksa Me-dîneye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümm-i Gülsüm, tenhâ bir yerde mâtem yapmak istiyoruz) dedi. Yezîd, serâymda geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta mâtem yapdılar. Yezîd, sekizinci gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzûlarmı sordu. Medîneye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve ikiyüz altın verdi. Her ihtiyâcınızı her zemân bildirin, hemen gönderirim, dedi. Nu'mân bin Beşîri, beşyüz suvârî ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medîneye gönderdi).
Yukarıdaki yazılar ve bunlar gibi, te'assuba kapılmadan yazan insâflı şî'î âlimlerinin kitâbları açıkça gösteriyor ki, hazret-i Mu'âviye, imâm-ı Hüseyne "radıyallahü teâlâ anhümâ" aslâ düşman değildi. Yezîd, imâm-ı Hüseynin öldürülmesini emr etmemiş ve istememişdir. Ehl-i beytin düşmanı ve imâm-ı Hüseyni şehîd edenler, bu düşmanlıklarını gizlemek için, bu iki halîfeye iftirâ etmişlerdir.
Abdürrahmân ibni Mülcem şî'î idi. Sonra hâricî oldu. Sonra imâm-ı Alîyi "radıyallahü teâlâ anh" şehîd eyledi.
Kerbelâda imâm-ı Hüseyni şehîd edenler arasında Şâm askeri yokdu. Küfe şehrinden gelmişlerdi. Şî'î âlimlerinden kâdî Nû-rullah Şüşterî, bunu açıkça yazmışdır. İmâm-ı Zeynel'âbidînin "ra-dıyallahü teâlâ anh" Küfe şehrine getirilince, kâtillerimiz şî'îler-dir, dediği (Cilâ-ül-uyûn)da da yazılıdır.
İslâm düşmanları, islâmiyyeti içerden yıkmak için Ehl-i beyt-i nebeviyi "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" fâci'a ve felâketlere sürüklemişler. Bu cinâyetlerini Ehl-i sünnete mal ederek, bu behâne ile islâmiyyetin bekçisi olan Eshâb-ı kirâma "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" ve bunların yolunda olan Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlardır. Müslimânlarm, bu tuzaklara düşmemek için, çok uyanık olmaları lâzımdır.
süren Mısr vâlîliğinde, üçyüzonbeşbin altın ve Reht erâzîsini eline geçirmişdir) diyor ve bu bilgiyi Mürevvicüzzeheb ve El-îcâz adındaki şî'î kitâblanndan aldığını yazıyor.
Mezhebsizlerin, çocukları aldatır gibi, yalanları din bilgisi diyerek kitâblara sokduklarına, bu satırlar, açık bir misâl olmakda-dır. Amr ibni As hazretlerini, hazret-i Mu'âviyenin vâlîsi diyerek lekelemek istiyor. Hâlbuki, hazret-i Ömer zemânmda dört sene ve hazret-i Osmân zemânmda dört sene Mısr vâlîsi idi. Hazret-i Mu'âviye, nasıl ki, hazret-i Alînin vâlîsi olan Ziyâdı, yine vâlîyap-mışdı. Bu halîfelerin Mısr vâlîliğine seçmiş oldukları Amr hazretlerini de, yine vâlî yapmışdı. Zâten, Sûriyede yapdığı gazâlarda, Amr ibni Âs ile askerlik arkadaşı idi. Hazret-i Mu'âviye için, suç olarak gösterecek ve kötüliyecek başka bir şey bulamadıklarından, tam yerinde ve başarılı olan işlerini, evirip çevirip, kabâ-hat şekline sokmağa çalışıyorlar. Resûlullahm "sallallahü aleyhi ve sellem" halîfelerinin hazret-i Mu'âviyeyi ve hazret-i Amri, en seçme işlerde kullanmaları. Onların yüksekliğini göstermeğe yetişir. İmâm-ı Rabbânî "rahmetullahi aleyh", (Mektûbât) kitâ-bmm birinci cildi, yüzyirminci mektûbunda, (Hazret-i Mu'âviyenin yanılması, Resûlullahm sohbeti bereketi ile, Veysel Karânî-nin ve Ömer bin Abdül'azîzin doğru işlerinden dahâ hayrh oldu. Bunun gibi, Amr ibni Âsin yanlış bir işi, o ikisinin şu'ûrlu işinden dahâ üstün oldu) buyurmakdadır. (Müjdeci Mektûblar terceme-si) kitâbında, yüzyirminci mektûbu lütfen okuyunuz! Bu iki Sa-hâbînin hazret-i Âlînin karşısında bulunmaları. Onun ictihâdm-dan ayrılmaları, kötülemelerinin biricik sebebidir. Bu sebebden dolayı Onların her işlerini, hattâ ibâdetlerini bile kötü göstermek-dedirler.
Amr ibni Âs "radıyallahü anh" hazretleri, Mısrda milletin hakkını aslâ eline geçirmedi. Mısra ve İslâm târîhine şâheserler bırakdı. Dostlan ve iftirâcıları şaşırtacak olan bu hizmetlerden birisini bildirelim. Bu büyük hizmeti (Emîrülmü'minin kanab)nı açmasıdır. Bu kanal, Nil nehrini Kızıl Denizle birleşdirdi. Hicretin onsekizinci senesinde Arabistânda kıtlık oldu. Halîfe Ömer-ül-Fârûk "radıyallahü anh", vilâyetlere emr gönderip erzak istedi. Mısr ve Şâm uzak olduğundan, yardım gecikdi. Halîfe, Mısr vâlîsi Amr ibni Âs hazretlerini, yardımcıları ile birlikde Medîneye çağırdı. (Nil nehri ile Kızıl Deniz arasına kanal açılırsa, Arabistânda kıtlık önlenir) buyurdu. Amr ibni Âs hazretleri Mısra döndü. Kâhireden yirmidört kilometre uzakda (Füstat) şehrinden. Kızıl Denize kanal açdırmağa başladı. Altı ayda yüzotuzsekiz kilometrelik kanal temâm oldu. Bu (Emîrülmü'minin kanalı) içinden
geçen gemiler, Nüden Kızıl Denize geldi. Medînenin (Câr) iske* leşine yanaşdılar. İlk olarak, yirmi büyük gemi gelerek, Mısr> dan Medîneye altmışbin (İrdeb) zahire getirdiler. Bir irdeb yir-midört (Sâ’) hacmindedir. Bir sâ’, dört litre ve beşdebir (4,2) Ut. redir. Bir irdeb, yüz litredir. Mısrdan Medîneye, deniz yolu ile, ilk olarak altı milyon litre, ya’nî altıbin metre küb zahire gelmiş oluyor. Bu kanal, Ömer bin Abdül’âzizden sonra bakımsızlıkdan tıkandı. Yüzellibeşde halîfe Mensûr temizletdi. Uzun seneler yine kullanıldı. Amr ibni Âs “radıyallahü anh”, Akdeniz! de Kızıl Denizle birleşdirmeyi düşündü. Bunu halîfeye bildirdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, askerî düşüncelerle izn vermedi. Kanal bilgilerini, Hindistân profesörlerinden Şiblî Nu’mânî, (Fârûk) kitâbmda yazmışdır. Biz, yukardaki bilgileri, (1351) de basılan fâ-risî tercemesinden aldık.
Zındıkların, hazret-i Mu’âviyeyi ve Onunla birlikde bulunan Eshâb-ı kirâmı kötülemek için, durmadan çalışmaları, Ehl-i beyti sevdikleri için sanılmasın! Onlar, böyle söyliyorlar ise de, onların maksadı, bu behâne ile, ictihâdları hazret-i Alînin ictihâdma uymıyan binlerle Eshâbı kötülemek, Q din büyüklerini gözden düşürmek, böylece islâmiyyetin temeline, ana kaynaklarına olan güveni, sevgiyi sarsmak, yok etmekdir. Yehûdîler, vaktîle haz-ret-i îsânm dînini de öyle içerden yıkdılar. İncîli yok etdiler. Uydurma İncîller meydâna çıkardılar. Allahü teâlânın gönderdiği (İsevî) dînini, bugünkü, bozuk, saçma (Hıristiyanlık) hâline çevirdiler. 1393 [m. 1973] senesinde meydâna çıkan (Barnabas) adındaki hakîkî Încîl kitâbı, hıristiyânlığm uydurma bir din olduğunu ortaya koymakdadır. îstanbulda basılan ve İngilizce, fransızca ve almancaya tercemeleri de yapılan, (Herkese Lâzım Olan imân) ve (Cevâb Veremedi) kitâblarmda hıristiyanlık dîni üzerinde geniş bilgi vardır. Bunun gibi, müslimânlığı da, bozuk, saçma bir hâle çevirmek istediler ise de, doğru yolda bulunan müslimânlar, bu alçak yehûdî plânlarını anladı. Öndört asrdan beri, yüzbinlerce ki-tâb yazarak, Resûlullahın dînini dünyâya yaydılar. Bunların hıyanetlerini, yalanlarını ortaya çıkardılar. Bunları vesîkalarla çürüt-düler. Bu İslâm düşmanları kendilerine (Alevî) derlerse, inan-mamahdır. Bu mubârek ism ile yurdumuzdaki alevî kardeşlerimizi aldatmağa çalışırlarsa, temiz alevîler aldanmamalıdır.
(Alevî) demek, hazret-i Alîyi seven hâlis müslimân demekdir. Hazret-i Alî islâmın temel direğidir. İslâmiyyeti yayan mücâhid-lerin, kahramânların önderidir. Resûlullahın gazvelerinin en sıkışık, en korkunç anlarında, kara günlerinde, arslan gibi meydâna çıkıp, Allahın Peygamberini sevindirmiş, islâmiyyeti ve müs-
limânları tehlükelerden kurtarmışdır. Allahın arslanı hazret-i Alîyi İslâm düşmanı olanlar sevmez. Onu hakîkî müslimânlar, ya'nî (Ehl-i sünnet) de sever. Ehl-i sünnetin her birinin kalbi, hazret-i Alînin sevgisi ile doludur. Ehl-i beytin sevgisi, son nefesde îmân ile gitmenin alâmeti olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri sözbir-liği ile bildirmişlerdir. Ö hâlde (Alevî) ismi, Ehl-i sünnete yakışır. Bu mubârek ism, Ehl-i sünnetin ismidir. Ehl-i sünnetin malıdır, îslâm düşmanı olan zındıklar, bu mubârek Alevî ismini Ehl-i sün-netden çalıyorlar. Kendilerini, bu kıymetli ismin altında gizlemek istiyorlar.
Ey Alevî denilen yurddaşlarımız! İsminizin kıymetini biliniz. Bu ismi samîmî seven, bu ismin ne demek olduğunu, şerefinin yüksekliğini anlıyan, bu ismin hakîkî, öz sâhibi olan Ehl-i sünneti de sever! Hazret-i Alîyi samîmî ve tam, doğru seven ve yüce imâmın yolunda giden, yalnız Ehl-i sünnet âlimleridir. O hâlde. Alevî olmak istiyenin, Ehl-i sünnet kitâblarmı okuyarak, hazret-i Alînin yolunu öğrenmesi lâzımdır. Hazret-i Alînin yolunu iyi öğrenen bir müslimân. Alevî ismi altında yazılmakda olan ba'zı kitâblarm, mecmû'alarm sapık ve bozuk olduklarını kolayca görür.
38— (Mu'âviyenin ve evlâd ve ahfadının, akraba ve te'allu-kâtının, me 'mur ve tarafdârlarının fitne ve fesâdı kendi zemân-larına münhasır kalmamış, asrlarca temâdî edip gitmişlerdir. Ve hele Mu'âviye, oğlu (Yezîd gibi) bir ayyaş, sefîh ve ahmağı, ha-yâtmda (Bu hâl ve sıfatlarını bile bile) velîahdyaparak müslimân-ların başına musallat etmişdir) diyor.
Cevdet Pâşa da "rahmetullahi aleyh", bu sözlerin te'sîri altında kalarak, (Hazret-i Mu'âviyenin en büyük hatâlarından biri bu-dur) demekdedir. Hâlbuki, kendisi bunu Kısas-ı Enbiyâda tarafsız olarak anlatmakda ve şöyle yazmakdadır:
(Hazret-i Muâviye, Mugîreyi Küfe vâlîliğinden azl etmeği düşünüyordu. Mugîre bunu işitince, Şâma geldi. Yezîdi görüp, (Es-hâbm ve Kureyşin büyükleri öldü. Oğulları kaldı. Sen onların en üstünü ve sünneti, siyâseti bilenisin. Senin halîfe olmanı emî-rülmü'minîn istemez mi?) dedi. Yezîd bunu babasına söyledi. Hazret-i Mu'âviye, Mugîreyi çağırıp sordu. Mugîre, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ağaç altında bî'at edenlerden idi. Mugîre, (Yâ Emîr-el-mü'minînî Hazret-i Osmândan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kanlar döküldüğünü gördün. Yezîdi halîfe yap! İnsanların sığınağı olur. Hayrlı bir iş olur. Fitneyi önlemiş olursun) dedi. Mugîre Küfeden on kişiyi seçip, oğlu ile Şâma gönderdi. Bunlar, halîfeyi iknâ' etdiler. Ziyâd bunu haber alınca, Yezîde nasîhat verdi. Yezîd ahvâlini ve etvârım düzeltdi ve ıslâh
eyledi. Hazret-i Mu'âviye, birçok vâlîlerini Şâma topladı. Onlarla meşveret etdi. İçlerinden Dahhâk söz alıp, (Yâ Emîr-el-mü'mi-nîn! Senden sonra müslimânları koruyacak bir zât lâzımdır. Böy-lece müslimânların kanı dökülmez. Râhatları ve huzûrları sağla-nır. Yezîd çok akilidir. Bilgisi ve yumuşaklığı hepimizden çokdur. Onu halîfe yap!) dedi. Şâmın ileri gelenlerinden birkaç kişi dahî böyle konuşdular. Şâmhlar ve İraklılar Yezidi kabûl etdiler. Hazret-i Mu'âviye, bu sözleri de işitince bu işin hayrlı olacağını düşündü. Mekkeye geldi. Hazret-i Hüseyn ve Abdüllah bin Zü-beyr ve Abdüllah bin Ömer ile tatlı sohbetler yapdı. Hacdan sonra, bunları çağırarak, (Sizi ne kadar sevdiğimi görüyorsunuz. Yezîd sizin kardeşinizdir. Amcanızın oğludur. Müslimânların selâmeti için. Onu halîfe yapmanızı istiyorum. Fekat şu şartları da koyacağım: Vâlîlerin ta'yîni, azli ve zekât, uşr ve benzerlerinin toplanması ve gelen malların yerli yerine dağıtılması hep sizin elinizde olacakdır. Yezîd bunlardan hiçbirine karışmıyacak) dedi. [Böyle J3ir anayasa yapacağını söyledi]. Onlar susdular. Tekrâr ce-vâb istedi. Yine cevâb yermediler. Bundan sonra, halîfe minbere çıkıp hutbe okudu: (Ümmetin ileri gelenleri, Yezîdi halîfe kabûl etdiler. Şiz de kabûl ediniz!) dedi. Onlar da kabûl etdiler. Hazret-i Mu'âviye, sonra Medîneye geldi. Onlara da teklîf etdi. Onlar da kabûl eyledi. Şâma döndü.)
Görülüyor ki, hazret-i Mu'âviye, Yezîdi halîfe yapmağı düşün-memişdi. Güvendiği kimselerin hâtırlatması ve ileri gelenlerin tavsiye etmesi ve nihâyet milletin de kabûl etmesi ile buna karâr verdi. Çünki, hazret-i Osmândan sonra olan karışıklıkları, bu yüzden dökülen müslimân kanını görmüşdü. Şimdi ise, yehûdî emellerine çalışanlar dahâ çoğalmış ve Ehl-i beytin düşmanı olan hâricî-1er kuvvetlenmiş ve müslimânların başına büyük bir derd olmuşlardı. Bütün bu tehlükel^ri önlemek için, bunu düşündü ve milletin oyunu aldı. Eğer düşündüğü anayasayı da destekliyenler olsaydı, tam bir İslâm demokrasisi meydâna gelecekdi. Bu hizmetinden dolayı da, kıyâmete kadar, bütün müslimânların hayr dü-âlannı alacakdı.
Hazret-i Mu'âviyenin "radıyallahü teâlâ anh" evlâdı, ahfâdı ve fitne, fesâdı asrlarca devâm etdi, demek, târîhi inkâr etmekdir. Çünki, torunu olan ikinci Mu'âviyenin aklı, dindarlığı, islâmiyye-te bağlılığı ve adâleti dillerde destân oldu. Ne yazık ki, iki ay hilâfet yapabilmiş, vefât etmişdi. Hiç çocuğu da kalmadı. Kendisinden sonra yerine asker kuvveti ile Mervân bin Hakem halîfe oldu. Mervân hazret-i Mu'âviyenin amcası oğlu idi ise de, yakını değildi. Bunun ve bundan sonra Emevî hükümdarlarının kabâhat
lerini hazret-i Mu’âviyeye yüklemek gibi saçma bir davranış olamaz. Abbâsîler, Ehl-i beyte karşı Emevîlerden kat kat çok işkence ve zulm yapdılar. Târih okuyanlar, bunu pek iyi bilir. Abbâsî-lerin Ehl-i beyte karşı yapdıkları canavarca cinâyetlerden dolayı, Onların büyük dedeleri olan hazret-i Abdüllahı ve Onun babası hazret-i Abbâsı suçlu göstererek, bunlara la’net etmek, nasıl alçak bir iftirâ olur ise, Mervân soyundan olan halîfelerin, Abbâsîlerinkinden dahâ az olan suçlarını hazret-i Mu’âviyeye yüklemenin, dahâ saçma ve pek dahâ alçak bir iftirâ olacağı meydândadır. Hazret-i Mu’âviyenin oğulları, torunları asrlarca kötülük yapdı, diyenlere tekrâr bildirelim ki, o büyük sahâbînin âdil ve müttekî olan torunundan sonra hiçbir yakını işbaşına geçmedi. Hazret-i Mu’âviyenin Hâlid ismindeki oğlu saltanatı istemedi. Babası Onu ilm ve fen adamı olarak yetişdirmişdi. Meşhûr kimyâ-ger Câbir, bu Hâlidin talebesi idi. Kimyâyı hocası Hâlidden öğ-renmişdi. Meydânı boş bularak bu ma’sûm halîfeye pervâsızca saldırdılar. Akla ve ilme sığmıyan iftirâlarda bulundular.
Allahü teâlâ, O ma’sûm halîfeyi müdâfe’a etmek için, korumak için ve düşmanlarını rezîl etmek için, binlerle Ehl-i sünnet âlimi “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yaratdı. Bu büyük âlimler, çeşidli kitâblannda, hazret-i Mu’âviyenin hakkını, üstünlüğünü, kıymetini bütün dünyâya yaydılar.
39— (Hazret-i Hüseyne karşı, havsala-i ukûle sığmıyan avâ-kıh-i fecî’a ve şenî’a ve müdhişeyi, Mu’âviyenin evvelden bilmemesine, hayâtında takdîr ve tertîb etmemesine, hesâblamamış olmasına imkân yokdur) diyor.
Ziyâdın oğlu Ubeydüllahın meydâna getirdiği Kerbelâ fâ-ci’asından dolayı yüreği sızlamıyan bir müslimân düşünülemez. Ehl-i sünnetin her ferdi bu kara günleri düşündükçe kan ağlamak-dadır. Kerbelâ fâci’ası için muharremin onuncu günü mâtem yapıyorlar. Onlar senede bir gün mâtem yapıyor. Biz ise, senenin her günü mâtem yapmakdayız. Onlar hazret-i Hüseyn için, yalnız hazret-i Alînin oğlu olduğundan dolayı mâtem yapıyorlar. Biz ise, Resûlullahın, Muhammed aleyhisselâmın torunu olduğundan dolayı mâtem yapıyoruz. Biz sünnîler, hazret-i Alîyi, Resûlulla-hm dâmâdı olduğu için ve Onun emri ile, kükremiş arslan gibi kâfirlerle döğüşdüğü için çok seviyoruz. Hazret-i Mu’âviyeyi de, Re-sûlullahın kaymbirâderi olduğu için ve Allah yolunda kâfirlerle cihâd etdiği için çok seviyoruz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Eshâbımı seviniz! Onları seven, beni sevdiği için sever. Eshâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş
yeyi, Eshâb oldukları için çok seviyoruz. Yezîd zemânında hâsıi olan fâci'aları, hazret-i Mu'âviyeye yüklemenin çok çirkin bir if, tirâ olduğunu, bundan önceki maddede bildirmişdik. Bu fg, ci'aları, hazret-i Mu'âviyenin ölmeden önce tertîb etdiğini, hâ-zırladığmı söylemek ise, dahâ çirkin ve dahâ alçak bir iftirâdir. Hazret-i Mu'âviyenin, hazret-i Hasene ve hazret-i Hüseyne olan sevgisini ve saygısını gösteren hareketleri ve Onlara yapdığı ihsanları kitâblarda yazılıdır. Okuyanlar, iyi bilir. Hazret-i Mu'âvi-ye, Resûlullahm Cennet ile müjdelediği sevgili torunlarını incitmeği düşünmüş olsaydı, halîfe iken ve bütün imkânlar dindeyken, bunu kolayca yapabilirdi. Yâhud hiç olmazsa söylerdi. Hâlbuki Onlara hep iyilik yapdı. Hep saygı gösterdi. Heryerde Onların kıymetini, şereflerini bildirdi. Hazret-i Mu'âviyenin vefâtın-dan sonra olayların doğurduğu kanlı fâci'alarm, O büyük Sahâ-bînin gizli tertibi olduğunu söyliyebilmek için, yâ katı kalbli, azılı bir düşman olmak, yâhud zır deli olmak lâzımdır. Çünki, haz-ret-i Alî "radıyallahü anh" Mısra, Kays bin Sa'di vâlî ta'yin etdi ve Mısrda beni kabûl etmiyenlerle harb et buyurdu. Hâlbuki, Mısr-da hazret-i Alîyi kabûl etmiyenler arasında, Yezîd bin Hâris gibi Eshâb-ı Bedrden ve Mesleme gibi Hazrec kabîlesinin ileri gelenlerinden Sahâbîler de vardı. Kays, hazret-i Alîye cevâb yazıp, (Sana zararı olmıyanlarla harb etmeği emr ediyorsun. Sessiz oturanlara karışmamak dahâ doğrudur) dedi. Halîfe, Kaysı Mısr vâlîli-ğinden azl edip, Muhammed bin Ebî Bekri ta'yîn etdi. Muham-med, bu tarafsız müslimânlara, (Yâ itâ'at ediniz, yâhud bu mem-leketden gidiniz!) dedi. (Bize dokunma! İşin sonunu bekliye-lim) dediler ise de, Muhammed, bu özrlerini kabûl etmedi. Silâha sarıldılar. Mısr memleketine büyük belâ oldular ve sonunda, Muhammedin öldürülüp yakılmasına kadar iş uzadı. Vaktiyle Mısrda, ibni Sebe' adamları ile işbirliği yapıp, halîfe hazret-i Os-mâna karşı gelen ve komşusunun dıvârmdan içeri girip elinde yalın kılıç halîfenin üzerine yürüyen ve otuzikinci maddede bildirdiğimiz sebeblerden dolayı geriye çekilerek şehîd etmeği arkadaşlarına bırakan bu Muhammedi, hazret-i Alînin, Kays yerine Mısr vâlîsi ta'yîn etmesini Kısâs-ı Enbiyâ yazarken, (Hazret-i Alîyi bu yanlış yola kardeşi Ca'ferin oğlu sürüklemişdi) diyor. Şimdi insâf edilsin. Hazret-i Osmânın şehîd edilmesinde çok çirkin rol oynı-yan birisini Mısra vâlî yapdı, diye yüce imâma, ya'nî Resûlullahm sevgilisi olan hazret-i Alîye karşı dil uzatılabilir mi? Hazret-i Mu'âviyeyi, vefâtından sonra meydâna gelen çirkin olaylardan dolayı, mes'ul göstermeğe kalkışanlara uyarak, hazret-i Alîyi de he-sâba çekmek, din bilgisi o yüce Sahâbîlerin bilgilerinden pek az.
günâhları ise pek çok olan bizlerin üzerine düşmez. Bizim vazifemiz O büyüklerin hesâbmı görmek değil, Onları sevmek ve saygı göstermekdir. Müslimân olana yakışan da budur. Fekat, İslâm düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan, islâmiyyete düşman kesilmiş olan kimseler, elbette bizim gibi düşünemez. Onlar Eshâb-ı kirâmı kötüliyerek, islâmiyyeti yıkmak yolundadırlar.
40— (Mülkü iyi idare etmesi, tevsi' eylemesi, nizâm ve intizâm kurması, zikredilen ve sayılmakla bitmiyen, tükenmiyen, ci-nâyetlerini tahfif eylemez ve afv etdirmez. Ehl-i beyt-i Nebîye ve Onların tarafdârı olan müslimânlara karşı me'mûr, akrabâ ve tarafdârlarının revâ gördükleri en kötü, zâlimâne, şenî'âne mu 'âmeleler asrlarca sürmüş, işbu fitne ve fesâdlar, ihânet ve ci-nâyetler ve hıyânetler yürekleri sızlatacak, tüyleri ürpertecek hâlde devâm eylemişdir) diyor.
Yukarıda bildirdiğimiz gibi, zındıklar, hazret-i Mu'âviyenin her hareketine zâlimâne, câniyâne damgasını basmakdadır. Abbâsî-ler zemânında, Ehl-i beyte revâ görülen, bitmiyen, tükenmiyen cinâyetleri bile, O mubârek zâta yüklemekden sıkılmamakdadır-1ar. Yukarıdaki çirkin yazıları meydâna çıkaranların, su katılmamış şerâb gibi köpüren ve bulaşdıklan yerleri kirleten ümmül-habâis oldukları anlaşılmakdadır. Zerre kadar hayâ etmeden, fitne, fesâd, ihânet, cinâyet ve hıyânetler kaynağı damgasını vurdukları, O yüce sahâbînin tertemiz hakikatini ortaya koyan olayları, İslâm âlimlerinin kitâbları uzun uzun anlatmakdadır. Misâl olarak (Mir'ât-i kâinat) kitâbınm yazılarını, olduğu gibi aşağıya alıyoruz:
Hazret-i Mu'âviye "radıyallahü anh", Ebû Süfyânın, O da Harb'in, O da Ümeyyenin, O da Abdü-Şemsin ve O da Abdüme-nâfın oğludur. Abdümenâf Resûlullahın da dördüncü dedesidir. Hazret-i Mu'âviye, Resûlullah otuzdört yaşında iken, dünyâya gel-mişdi. Babası Ebû Süfyân ile birlikde, Melekenin alındığı g^ün, Re-sûlullahın önünde ondokuz yaşında iken îmâna geldiler, imânları kuvvetli oldu. Uzun boylu, beyâz, güzel yüzlü ve heybetli idi. Resûlullahın kayın birâderi idi ve Kur'ân-ı kerîm yazan kâtible-rinden idi. Resûlullahın birkaç kerre, (Yâ Rabbî! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl!) ve (Yâ Rabbî! Mu'âviyeye iyi yazmağı ve hesâb yapmağı öğret! Onu azâbından koru! Yâ Rabbî! Onu memleketlere hâkim kıl!) hayr-h düâlanna kavuşmuşdu. Bundan başka, (Yâ Mu'âviye! Melik olduğun zemân, herkese iyilik et!) buyurarak, sultân olacağına işâret ve müjde eylemişdi. Kendisi diyor ki, (Resûlullahdan bu müjdeyi işitdikden sonra, halîfe olacağımı ümmid ediyordum)
Birgün Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hayvana binip, hazret-i Mu'âviyeyi arkasına bindirmişdi. Giderken, (Yâ Mu'âvi-ye! Bana en yakın hangi uzvundur?) buyurdu. Karnım deyince, (Yâ Rabbî! Bunu ilmle doldur ve yumuşak huylu eyle!) diyerek, hayr düâ buyurdu. Hazret-i Alî, hazret-i Mu'âviye için, (Mu'âvi-yenin hâkimliğini kötülemeyiniz! O giderse, başların kopdugunu görürsünüz) buyurmuşdur. Hazret-i Muâviye, akl, zekâ, afv, ih-sân ve tedbîr sâhibi idi. Büyük işleri çevirmekde mâhir ve kâmil idi. Yumuşaklığı ve sabrı atasözü hâline gelmişdi. Afvı ve ihsânı hikâyeler teşkîl etmişdir. Bunları iki kitâb dolusu yazmışlardır. Arabistânda dört dâhî, şöhret yapmışdır. Bunlar, hazret-i Mu'âviye ve hazret-i Amr ibni Âs ve Mugîre tebni Şu'be ve Ziyâd bin Ebîhdir. Büyükler buyuruyor ki, hazret-i Mu'âviye heybetli, ce-sûr ve güzel idâreli, çalışkan, cömert ve gayretli ve azîmli idi. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmışdı. Hattâ haz-ret-i Ömer, hazret-i Mu'âviyeye her bakışda, (Bu, ne güzel bir Arab sultânıdır) derdi. îhsânı o kadar çok idi ki, birgün hazret-i Hasen, borçlarının çok olduğunu söyleyince, seksen bin altın ih-sân etmişdir. Sıffîn savaşından gâlib çıkdığı için, Amr ibni Âsi Mısra vâlî yapıp, Mısrm altı yıllık gelirlerini Ona bağışlamışdı. Güzel atlara biner, kıymetli elbiseler giyer, saltanat sürmekden lezzet alırdı. Fekat, Resûlullahın sohbetinin bereketi ile islâmiyyet-den hiç ayrılmazdı. Birgün Resûlullah, bir iş vermek için hazret-i Mu'âviyeyi çağırdı. Yemek yiyor, dediler. Biraz sonra tekrâr çağırdı. Yine yemek yiyor, dediler. (Allahü teâlâ Onu doyurmasın!) buyurdu. O zemândan beri çok yirdi. Şâmda, hazret-i Ömer ze-mânında dört sene, hazret-i Osmân zemânında oniki sene, hazret-i Alî zemânında beş sene ve hazret-i Hasen zemânında "radı-yallahü anhüm ecma'în" altı ay vâlî olup, hazret-i Hasen hilâfeti bırakdıkdan sonra, bütün İslâm memleketlerine meşrû' halîfe oldu. Ondokuzbuçuk sene hilâfet ve saltanat sürdü.
Kısas-ı Enbiyâda diyor ki, hicretin altmışıncı senesinde hazret-i Mu'âviye hutbe okudukdan sonra, (Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Ben de, sizden usandım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de, benden ayrılmak ister oldunuz. Fekat, benden sonra, size benden dahâ iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden dahâ iyi idiler. Kim, Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da, Ona kavuşmak ister! Yâ Rabbî! Sana kavuşmak istiyorum. Sana kavuşmamı irâde buyur! Beni mu-bârek ve mes'ûd eyle!) dedi. Birkaç gün sonra hastalandı. Oğlu Yezîdi çağırarak, (Oğlum! Seni harblerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşatdım. Arabları sana itâ'at etdirdim. Kimseye
nasîb olmıyan malları topladım. Hicâz halkını gözet! Onlar, senin asimdir. Sana geleceklerin en kıymetlisi Onlardır. Irakdaki-leri de gözet! Me’murlarm azlini isterlerse azl et! Şâmlıları da gözet ki, Onlar senin yardımcılarındır. Senin için kimseden korkum yok. Fekat Hüseyn bin Alî “radıyallahü anhümâ” hafif bir zâtdır. Kûfeliler Onu senin karşına çıkarabilirler. Ona gâlib geldiğin zemân, afv eyle. İyi karşıla! Onun bize yakınlığı ve büyük hakkı vardır ve Resûlullahm torunudur) dedi. Hastalığı artınca, (Resû-luUah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri bana bir gömlek giy-dirmişdi. O mubârek gömleği bugüne kadar sakladım. Birgün kes-diği tırnakları da bir şişe içine koyup saklamışdım. Öldüğüm zemân o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları da, gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki Onların hürmetine, cenâb-ı Hak beni afv buyurur) dedi. Sonra, (Ben öldükden sonra, cömerdlik ve ihsân da kalmaz. Çok kimselerin gelirleri kesilir. İstiyenler eli boş döner) dedi. Son olarak, (Keşki Zî-tuvâ denilen köyde bir Kureyş-li olsaydım da, emirlik, hâkimlik ile uğraşmasaydım) diyerek bundan üzüldüğünü açıkladı. Receb ayında vefât etdi. Kabr-i şerifi Şâmdadır “radıyallahü
İşte hazret-i Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” böyle mubârek bir sahâbî idi.
41— (Bu umuru, olduğu gibi bilmek, ders-i ibret almak; aynı zemânda (Esbabımı kötülemeyiniz) hadîs-i şerifi mûcibince hareket eylemek, her müslimân için eşlem ve ahkem bir yoldur. Yukarda me’hazları ile gösterilen vakâyı’-ı hâinine ve câniyâne-nin hakîkî ictihâdla kâbil-i te’lîf olamıyacağı âşikârdır. Bu ve emsali ef’âl ve harekâtın, mûcib-i ukûbât-ı şedîde-i ilâhiyye olacağına şek yokdur. Şeref-i sohbet-i Peygamberîye nâiliyyetin, muâheze-i ilâhiyyeye mâni’ olacağı düşünülemez) diyor.
Şu hezeyânlara bakınız! Bir yanda, (Eshâbımı söğmeyiniz!) hadîs-i şerîfini yazıyor. Öte yanda da, Eshâb-ı kirâmın büyüklerine, akla sığmıyan kötülükleri yüklüyor. Ağza alınmıyacak küfrleri savuruyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hazret-i Mu’âviye gibi, Resûlullahm en yakınlarından ve pek sevdiklerinden olan bir İslâm mücâhidinin, yukarıda saydığımız iyilikleri ve üstünlükleri karşısında, apışıp kalıyor. Oğlunun hıyânetlerini, cinâyetleri-ni, O yüce sahâbîye mal etmeğe kalkışıyor. Kendinin bildirdiği hadîs-i şerîfi de, hiçe sayıyor. Hazret-i Alî, Sıffîn muhârebesinde, (Kardeşlerimiz bize ısj^ân etdi) buyuruyor. Muhârebenin kızışdı-ğı bir zemânda, karşı taraf saflarını yararak, arslan gibi, elinde kı-lınç, hazret-i Mu’âviyenin çadırına girip, konuşduklarını, Kısas-ı Enbiyâ yazıyor. Hazret-i Alî ile bir ictihâd ayrılığını behâne ede
rek bu yüce sahâbîye saldırmak, bir müslimânın yapacağı şey değildir Bu davranışın altında başka kötü niyyetlerin bulunduğu an-laşılmakdadır. Yezidin, îbni Ziyâdın ve Sa'd ibni Ebî Vakkâs hazretlerinin oğlu Ömerin cinâyetlerini, acıklı acıklı anlatıp, gönülleri dağladıkdan sonra, vur abalıya diyerek bir yüce sahâbîye saldırmak, ölmüş gitmiş, bunlarla hiç ilgisi olmıyan bir ma'sûmu lekelemek, ancak ve ancak gizli bir plânın uygulanmasından başka ne olabilir? Öyle bir plân ki, aklı gideriyor, gözleri döndürüyor da Resûlullahm hadîs-i şerifini göremiyor. Yanlış anlaşılmasın! Biz, hazret-i Mu'âviyenin hiç kusûrsuz. Peygamberler gibi ma'sum olduğunu söylemiyoruz. Evet, her sahâbînin ve hazret-i Alînin de kusûrları, hatâları olduğu gibi, hazret-i Mu'âviyenin de kı^ûrları yok, denilemez. Fekat, Allahü teâlâ, (Eshâb-ı kirâmdan, amel-i sâlih işliyenlerin, Allah yolunda kâfirlerle cihâd edenlerin, geçmiş ve gelecek bütün kusûrlarının afv edildiğini ve o seçilmiş, sevilmişlerin kâfir olmıyacaklannı. Cennete gideceklerini) bildir-mekdedir. Bu gözü dönmüşler, âyet-i kerîmelere de karşı geliyor. Sohbet-i Peygamberî Onu kurtaramaz, diyorlar. Sohbet-i Peygam-berîye kavuşanlar için, Allahü teâlânm gönderdiği âyet-i kerîmelerden ba'zılarmda meâlen;
(Allahü teâlâ Onlardan râzıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar).
(Onlara Cennetleri hâzırladım. Onlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır).
(Benim yolumda sıkıntı çekenlerin ve kâfirlerle cihâd edip ölenlerin ve öldürülenlerin günâhları afv olunacakdır. Elbette Cennetlere sokulacaklardır) buyurulmuşdur. Onaltmcı madde sonundaki hadîs-i şerîfde, sohbet-i Peygamberînin, hazret-i Mu'âviyeyi muâheze-i ilâhiyyeden kurtaracağı müjdelenmekde-dir.
Bu âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere birşey diyemedikleri için, hazret-i Mu'âviyenin "radıyallahü teâlâ anh" bu müjdelerin dışında kaldığını söylüyorlar. O hazret-i Alîye eziyyet etdiği için, kâfir oldu, diyorlar. Çünki, (Alîye eziyyet eden, bana eziyyet etmiş olur) ve (Onu kızdıran, beni kızdırmış olur) hadîs-i şerifleri meydândadır, diyorlar. (Tühfe) kitâbı, bu sözleri şöyle çü-rütmekdedir:
Deve ve Sıffîn vak'aları, aslâ hazret-i Alîye düşmanlık ile olmadı. Onu incitmeği aslâ düşünmediler. Öu muhârebelerin hakîkî sebebleri, kelâm kitâblarında ve İslâm târihlerinde doğru olarak yazılıdır. [Bunların özünü, onaltmcı maddede kısaca bildirmiş-dik.] Şî'î âlimlerinden Nasîreddîn-i Tûsî, Tecrîd kitâbında, (Alî
ye uymamak fıskdır. Onunla harb etmek küfrdür) dedi. (İmâme-tini inkâr eden kâfir olmaz) dedi. Çünki, hazret-i Alînin torunları da birbirlerini inkâr etdiler. Bir oğlu olan Muhammed bin Ha-nefiyye, imâm-ı Hüseynin oğlu olan Zeynerâbidînin imâmlığmı red eyledi. Muhtârın gönderdiği ganimetlerden Ona birşey vermedi. İmâmlığmı i’lân eden Zeyd-i şehîd, Muhammed Bâkır hazretlerinin imâmlığmı kabûl etmedi. Şehîd olunca, çocukları Yahyâ ile Mütevekkil de, imâm-ı Ca’fer Sâdıkm çocukları ile geçinemediler. Seyyidet Nefîse hazretlerinin amcası olan bu Yahyâ, yüzyirmibeşde [125], Velîdin askerleri ile harb ederken şehîd edildi. Imâm-ı Ca’fer hazretlerinin çocukları da, kendi aralarında imâmhk için çekişdiler. AbdüUah Eftah ile îshak bin Ca’fer arasında üzücü olaylar oldu. îmâm-ı Kasenin oğulları arasında olan imâmet da’vâlarmı da yazarsak, ayrı bir kitâb hâsıl olur. (Nefs-i Zekiyye) adı ile anılan Muhammed Mehdî bin AbdüUah bin Kasen Müsennâ, yüzkırkbeş senesinde Medînede imâmetini i’lân et-di. Başka imâmları inkâr eyledi. Mensûrun askeri ile harbde şehîd oldu. İmâmlığı inkâr etmek. Peygamberliği inkâr etmek gibi küfr olsaydı, bu imâmlara da kâfir demek lâzım olurdu. Hazret-i Alînin torunları, birbirlerinin imâmlığmı inkâr edince, kâfir olmuyor. Başkaları inkâr edince, kâfir olur, diyemediler. Fekat inkâr etmek, muhârebeye sebeb olur. Muhârebe inkârın netîcesi-dir. Çünki, imâm-ı meşrû’, haklarını kullanınca, inkâr edenler, bunu beğenmez. Harbe sebeb olur. Buna cevâb veremediler. İnkâr edilen kimse ile harb etmek de, küfr olmaz demek zorunda kaldılar. Fekat hazret-i Alî ile harb edenler böyle değildi, dediler. (Seninle harb, benimle harbdir) hadîs-i şerîfini ileri sürdüler. Hâlbuki bu hadîs-i şerîf, (Seninle harb, benimle harb gibidir) demek-dir. Çünki, Emîr hazretleri ile harb, Resûlullah ile harb olmadığı meydândadır. Bu hadîs-i şerîf, hazret-i Alî ile “kerremallahü teâlâ vecheh” harb etmenin çirkin ve kötü olduğunu gösterir. Kâfir olmağı göstermiyor. Birbirlerine benzetilen iki şeyin, her bakımdan birbirlerine benzemeleri lâzım gelmez. Nitekim, bu hadîs-i şerîfi, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” başka Sahâ-bîler için de, hattâ Eşlem ve Gıfâr kabileleri için de söylemişdir. Hâlbuki Onlarla muhârebe etmek, söz birliği ile küfr değildir.
Bu hadîs-i şerîf, (Hiçbir sebeb olmadan, yalnız sana düşmanlık ile harb etmek, benimle harbdir) demek olmakdadır. Hazret-i Os-mânın kâtilleri ile harb etmek, onların arasında, hazret-i Alî bulunduğu için, elbette Resûlullah ile harb etmek olmaz. Bir kimse, sevdiğine, senin düşmanın, benim düşmanımdır, dese, onun sevdiğinin bulunduğu bir topluluğa, ortak oldukları bir işden
dolayı karşı koyan birisi, o kimsenin düşmanı olmaz. Deve ve Sıf, fîn vak'alarmda, hazret-i Alînin karşısında bulunan Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, hazret-i Alî ile harb etmek niyyetinde değildi. Hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapılmasını istiyorlardı. Kâ-tiller hazret-i Alînin "kerremallahü vecheh" etrâfında toplandıkları için. Onunla da harb edildi.
(Seninle harb, benimle harbdir) hadîs-i şerîfi, (Sana düşmanlık, bana düşmanlıkdır) demekdir. Deve ve Sıffîn vak'asında bulunanların, hazret-i Alîye düşman olmadıkları meydândadır. Düşmanlıkla harb etmediler. Müslimânlar arasına giren fesâdı kaldırmak ve kısâs vazîfesini yapdırmak istediler. Sonu harbe sürüklendi. Îhtiyârî işler, kasd ile, irâde ile yapılır. îşin iyi veyâ kötü olması bu irâdenin iyi veyâ kötü olmasına bağlıdır. Meselâ bir kimse, şu çanağı kıranı döverim dese, biri geçerken, ayağı kayıp kırılsa bunu dövmesi uygun olmaz. Hazret-i Emîr ile "kerremallahü vecheh" harb edenlerin hâlleri de, bunun gibidir.
Hazret-i Alî ile harb, Resûlullah ile harb olacağını kabûl etsek bile, resûl ile harb etmek, her zemân küfr olmaz. Peygamberliğini inkâr ederek yapılırsa, küfr olur. Dünyâlık ve mal ele geçirmek için yapılırsa, küfr olmaz. Çünki, Kur'ân-ı kerîmde, yol kesiciler için, (Allah ile Resûlullah ile harb ediyorlar ve yer yüzünde fesâd çıkarmağa uğraşıyorlar) meâlinde âyet-i kerîme vardır. Hâlbuki, yol kesenlerin kâfir olmadığı sözbirliği ile bildirilmişdir. Fâiz yiyenler için de, böyle âyet-i kerîme vardır. Hâlbuki, fâiz yiyenlerin de kâfir olmadığında sözbirliği vardır. Âyet-i kerîmede, Allahü teâlâya ve Resûle karşı harb denilmekdedir. Bu hadîs-i şe-rîfde ise, yalnız Resûlüne karşı harb olduğu bildiriliyor. Allaha ve Resûlüne birlikde olan harb, küfr demek olmayınca, yalnız Resûle karşı harbdir demek nasıl küfr olur? Evet, dîni inkâr ve İslâmî tahkir sebebi ile Resûl ile harb, elbet küfrdür. Fekat, böyle olmıyan harbier küfr olmaz. Hazret-i Mûsânın, hazret-i Hârûna öfkelenerek, saçını ve sakalını tutması da, harb demekdir. Harb-de de böyle şeyler olur. (Sen bana, Mûsânın yanında Hârûn gibisin) hadîs-i şerifini bu harbe benzetene ne denecek? Resûlulla-hın sevgilisi ve mubârek zevcesi, hazret-i Alînin, kâtilleri himâ-ye etdiğini, kısasın yapılmasında gevşek davrandığını anladı. Ona gücendi. Hazret-i Mûsâ da, hazret-i Hârûnun, buzağıya tapanları koruduğunu, onlara ceza vermekde gevşek davrandığını anlıyarak. Peygamber olan bu kardeşini incitdi. Peygambere karşı her dürlü harb, küfr olsaydı, hazret-i Mûsâ, o ânda, hâşâ kâfir olurdu. Yûsüf aleyhisselâmın kardeşleri de Ona yapdıkları işle, Ya'kûb aleyhisselâmı incitdiler. Bu da, muhârebeden aşağı bir
şey değildir. Bunun için, hUyüklerin işlerini insfillı düşü/ımelidir.
Hazret-i Âişe "radıyallahü anluV mü'nıinlerin annesidir ve Re-sûlullahın zeveesidir. I lazret-i Alinin de annesi makamında (ddu-ğu, Kur'ân-ı kerîmde hildirilmekdedir. Bir anne, oğluna bağırır, canım yakarsa, çocuk suçsuz olsa bile, annesine dil uzatması doğru olur mu? Nitekim, hazret-i Mûsâya ve Yûsüf aleyhissclâ-mın kardeşlerine kimse birşey dememişdir. Ffem de, kardeşlik bağı, ana oğul bağı gibi değildir. Mısra':
Değerleri gözetmiyen zındık olur!
Görülüyor ki, (Seninle harb, benimle barbdir) hadîs-i şerifini ileri sürerek, hazret-i Alî ile harb etmiş olan Eshâb-ı kirâma kâfir denilemez. Akl, mantık ve islâmiyyete uygun olmaz. Onunla harb edenlerin îmânları ve iyi amelleri yok olmaz. Onların îmânları, sâlih amelleri, Sahâbî olmaları ve âyet-i kerîmelerle ve hadîs-i şerîflerle medh ve senâ edilmiş olmaları, onlara düşmanlık etmeğe, söğmeğe, kötülemeğe mâni' olmakdadır. Şî'î âlimlerinden kâdî Nûrullah-ı Şüşterî, bu incelikleri anladığı için, (Mecâll-sülmü'minîn) kitâbmda, (Şî'îler üç halîfeye la'net etmez. Şî'île-rin câhilleri la'net ediyorlar ise de, bunların kıymeti yokdur) diyor.
Şunu da bildirelim ki, şî'î âlimlerinden, molla Abdüllah Meş-hedî ve benzerleri, Sünnî ve şî'î kitâblarını çok inceliyerek ve insâflı düşünerek, (hazret-i Alî ile harb edenler, kâfir olmaz. Fâ-sık olur, günâh işlemiş olurlar) dediler. Çünki onlar, hadîs-i şerî-fi inkâr etmiyorlar. Bu hadîs-i şerîfi te'vîl ediyorlar, dediler. Şî'îler, Nasîreddîn-i Tûsîyi çok büyük bildikleri için, bu âlimlerin sözünü açıklamak zorunda kalıyorlar. (Seninle harb, benimle barbdir) hadîs-i şerîfine göre, hazret-i Alî ile harb etmekden küfr lâzım olur. Fekat, Onunla harb edenler bunu istemedikleri için kâfir olmadı, dediler. Hâlbuki, zemânın imâmına isyân etmek küfr değildir. Günâhdır. Şübhe ve te'vîl olursa, günâh da olmaz, ictihâd hatâsı olur, dediler.
Buraya kadar, şî'î âlimlerinin yazdıklarını bildirdik. Şimdi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarını bildirelim:
Fıkh bilgilerinde, hazret-i Alînin ictihâdından ayrılmak, hiç küfr olmaz. Fısk, ya'nî günâh da değildir. Çünki, hazret-i Alî de, Eshâb-ı kirâmın hepsi gibi, bir müetehid idi. îctihâd bilgilerinde müctehidlerin birbirlerinden ayrılmaları câizdir ve her müetehid sevâb kazanır. Hazret-i Alî ile düşmanlık ederek harb eden, elbet kâfir olur. Nitekim bunun için; Ehl-i sünnet âlimlerinden ba'zıları, Hâricîlere kâfir demişdir. (Seninle harb, benimle barb
dir) hadîs-i şerifi, Hâricîler içindir. Onların bile, kafir olmaları kat'î değildir Çünki, kâfir olmağı kabûl ederek harb etmediler. Bunun için onlara mürted denilemez. Fekat, bunların şübheleri ahmakçadır ve ma'nâları açık olup, te'vîlleri câiz olmıyan âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere de karşı gelmiş oldukları için, özrleri kabûl olunmaz. Ehl-i sünnete göre, Hâricîler, âhıretde kâfirlerle ola-cakdır. Onların afv edilmeleri için düâ olunmaz. Cenâze nemâzla-rı kılınmaz. Hâlbuki, Deve ve Sıffîn muhârebelerinde, hazret-i Alîye karşı olanlar, böyle değildir. Şübhe ve te'vîllerinden dolayı Ona karşı harb etmişlerdir. îctihâdda yanıldıkları için kâfir olmazlar. Bunun için kötülenemezler. Çünki, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bunları medh etmekdedir. Bunlar, nefslerine uyarak değil, Allah için uğraşdılar. Böyle olduğunu kabûl etmiyen bir kimsenin de, susması, dilini tutması lâzımdır. Bunların Eshâb-ı ki-râm ve Mücâhidîn-i İslâm olduklarını düşünerek saygısızlık yapmaması lâzımdır. Hattâ, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bütün mü'minleri övmekdedir. Her mü'minin şefâ'ate kavuşması ve Allahü teâlânm afvı ile kurtulması ümmîd olunur. Deve ve Sıffîn harblerinde bulunan Şâmlılardan birinin, hazret-i Alîye düşman olduğu. Ona kâfir dediği veyâ la'net etdiği kesin olarak bilinirse, ona kâfir deriz. Fekat, bugüne kadar böyle bir şey bilinmemişdir. Câhillerin uydurmaları, bir Um, bir vesîka değeri taşıyamaz. O Sa-hâbîlerin önceki îmânları muhakkak olduğundan, yine öyle bilmemiz îcâb eder. Dört halîfenin Cennete gideceklerine inanmı-yan, bunlardan biri için, halîfe olmağa lâyık değildir diyen veyâ ilmini, adâletini, takvâsını inkâr eden kâfir olur. Fekat, nefse uyarak, mala ve dünyâhğa kavuşmağı düşünerek veyâ ma'nâla-n açık ve kat'î olmıyan nassları te'vîl ile, şübhe ile bunlarla harb eden kâfir olmaz. Fâsık olur. Ya'nî günâh işlemiş olur.
Hazret-i Mu'âviye ve hazret-i Amr ibni Âs "radıyallahü teâlâ anhümâ", hiçbir bozuk düşünce ve sebeb ile, hazret-i Alî ile " kerremallahü vecheh" harb etmediler. Hazret-i Osmânın kâtil-lerinin yakalanmasını ve bunlara kısâs yapılmasını istediklerini söylemişler ve hazret-i Alînin kendilerinden dahâ yüksek ve da-hâ üstün olduğunu bildirmişlerdir. Ölünciye kadar her yapdıkla-n, her söyledikleri, îmânlarının varlığını ve kuvvetli olduğunu gös-termişdir. Bütün düşünceleri, bütün çalışmaları, hep Allah için, hep islâmiyyet için olmuşdur. Her iki tarafında aynı da'va, aynı maksad için döğüşdükleri (İzâle-tül-hafâ)nın dörtyüzdoksan-dördüncü sahîfesindeki hadîs-i şerîfde açıkça bildirilmekdedir.
42 — îmâm-ı Muhammed Birgivînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbında ve bu kitâbın şerh
leri olan (Berîka) ve (Hadîka) kitâblannda diyor ki: (İmâm-ı Buhârînin ve imâm-ı Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Elbet bir zemân gelecek ki, benim ümmetim, tsrâfl oğulları, [ya'nî yehûdîler ve hıristiyanlar] gibi olurlar. Bir çift ayakkabının birbirine benzedikleri gibi, onlara çok benzerler. Öyle olur ki, onlardan biri, anası ile zinâ etse, ümmetimden de öyle yapanlar olur. İsrâîl oğulları yetmişiki brkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunların yetmişikisi bozuk inanışlarından dolayı Cehenneme girecekdir. Yalnız bir fırkası, girmeye-cekdir). (O fırka, hangisidir?) denildikde, (Benim ve Eshâbımm yolunda olanlardır) buyuruldu. Îsrâîl oğullarının, Mûsâ aleyhis-selâmdan sonra yetmişbir, îsâ aleyhisselâmdan sonra yetmişiki fırkaya ayrılmış oldukları, (Milel ve Nihal) ve (Berîka) kitâbların-da yazılıdır. İnanışlarından dolayı Cehenneme girmekden kurtulacak olan bu bir fırkaya, (Ehl-i sünnet velcemâ'at) mezhebi denir. Yetmişiki fırkadan herbiri, kendisinin Ehl-i sünnet olduğunu söyliyor. Kendisinin Cennete gideceğine inanıyor. Bu iş, söylemekle, sanmakla anlaşılmaz. Sözlerin ve işlerin, âyet-i kerîmelere ve sahîh hadîslere uygun olması ile anlaşılır.
Ehl-i sünnet mezhebi de, (Mâ-türîdî) ve (Eş'arî) olarak ikiye ayrılmış ise de, ikisinin aslı bir olduğundan ve birbirlerini kötülemediklerinden ikisi bir sayılır. Ehl-i sünnet fırkası, ibâdetde ve bütün işlerde dört mezhebe ayrılmışdır. Dördünün îmânı hep bir olduğundan, hepsi bir fırkadır. Bu dört mezheb, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan hükmler-de, birbirlerinden ayrılmışlardır. Hepsi, bu hükmleri anlamak için ictihâd etmiş, çok uğraşmış, başka başka anlamışlardır. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan hükmlerde aynlıklan yokdur. Böyle, ma'nâları açık ve kat'îolan nasslarda ictihâd yapılmaz. Açıkça bildirilmiyen, inanılacak şeylerde ictihâd ederken, yanılan afv olmaz. Böyle yanılarak, i'tikâ-dı bozulmuş olan yetmişiki fırkaya (Bid'at sahibi) veyâ (Dalâlet ehli), ya'nî (Sapık) denir. Fekat, bunlara kâfir denilmez. Dinde açıkça bildirilmiş olan şeylerden bir dânesine bile inanmıyanın îmânı gider. Kâfir olur. Yanlış ictihâd ederek îmânı gidenlere (Mülhid) denir. Yetmişiki sapık fırkadan Bâtınî, Mücessime, Mü-şebbihe ve Vehhâbîlerden bir kısmının ve ibâhîlerin mülhid oldukları. (Reddülmuh(âr)da ve (Ni'niet-i İslâm) kitâbında yazılıdır.
Yukarıdaki hadîs-i şerîf gösteriyor ki, bir insan, yâ müslimân-dır. yâhud kâfirdir. Müslimân da, yâ Ehl-i sünnet mezhebindedir, yâhud, bid at ehli, ya'nî sapıkdır. Bundan anlaşılıyor ki, Ehl-i sünnet mezhebinde olmıyan. ya'nî mezhebsiz olan kimse, yâ sa
pıkdır, yâhud kâfirdir.
îmân, korkusuz olmak, isJâm ise, teslîm olmak ve kurtulmak demekd/r. Fekat, islâmiyyetde, îmân ve İslâm birdir. Muham-med "aleyhisselâm''ın Allahü teâlâdan vahy olunarak getirdiği haberlerin hepsine kalb ile inanmağa (îmân) ve (İslâm) denir. Bu haberler, kısaltılarak altı şeyin içine yerleşdinimişdir. Bu altı şeye inanan, hepsine inanmış olur. Bu altı şey, (Âmentü)de bildiril-mişdir. Her müslimânın Amentüyü ezberlemesi ve çocuklarına ezberletip, ma'nâsını öğretmesi farzdır. Bunun için, çocuklarını, hükümetin izn verdiği Kur'ân-ı kerîm kurslarına göndermek lâzımdır. (Herkese Lâzım Olan îmân) adındaki kitâbda, Âmentü-nün ma'nâsı uzun yazılıdır. Bunlara inanan insana (Mü'min) ve-yâ (Müslimân) denir. İbâdetleri yapmağa, harâmlardan kaçınmağa^ (Islâmiyyete uymak) denir. îslâmiyyete uyan müslimânlara (Salih) ve (Adil) denir. Eshâb-ı kirâmm hepsi, âdil, sâlih mü'min idiler. Tenbellik ederek islâmiyyete uymıyan müslimâna (Fâsık) denir. Fâsık da müslimândır. Ya'nî günâh işliyenin ve ibâdet yap-mıyanın îmânı gitmez. Fekat, ibâdete ve günâha ehemmiyyet vermiyenin, ya'nî islâmiyyete kıymet vermiyenin, islâmiyyetin hükmlerinden bir dânesini bile beğenmiyenin îmânı gider. îmânı olmayana, ya'nî müslimân olmıyana (Kâfîr) denir. Ehl-i sünnet mezhebinden olmıyana (Mezhebsiz) denir. Mezhebsiz de, yâ sapık veyâ kâfir olur.
Kâdî-zâde Ahmed efendi "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Birgi-vî vasıyyetnâmesi) kitâbını şerh ederken, kırkdördüncü sahîfeden başlıyarak diyor ki, Allahü teâlânın yer yüzünde insandan Peygamberleri olduğuna inanırız. Peygamberlerin hepsi, Allahü te-âlânın onlara (Vahy) etdiği, ya'nî melekle bildirdiği (Ahkâm)ı, ya'nî emrleri ve yasakları, kendi zemânında bulunan insanlara bildirmişlerdir. Bu insanlar, O Peygamberin (Ümmet)idirler. Peygambere inananlarına, (Ümmet-i icâbet) denir. İnanmıyanlanna (Ümmet-i da'vet) denir. Peygamberlerin en sonra geleni (Muham-med) aleyhisselâmdır. Ondan sonra Peygamber gelmiyecekdir. Dünyânın her yerinde, her zemânda bulunan insanların hepsinin ve cinnîlerin Peygamberidir. Hepsinin, Ona inanmaları lâzımdır.
Yeni bir din getiren Peygambere (Resûl) denir. Dahâ önce gönderilmiş bir Resûlün dînine uymağa çağıran Peygambere ise, (Nebî) denir. Her resûl, nebîdir. Her nebî, resûl değildir. Resûl-lerin sayısı üçyüzûnüç diyenler oldu. Peygamberlerin hepsinin sayısı kesin delîl ile belli değildir. Yüzyirmidört bin olduklarını bildiren hadîs-i şerîf (Haber-i vâhid)dir. Bir kişinin bildirdiği hadîs, sahih olsa bile, zan ifâde eder. Bunun için sayılarını söyle
memek dahâ iyidir. Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbu sonunda ve (Emâlî) kasidesinde ve (Berîka) ve (Akâid-i Nesefiyye) ve (Hadîka) kitâblarında diyor ki: Peygamberlerin sayısını söylemek, Peygamber olmıyanı Peygamber yapmak veyâ Peygamberi Peygamber tanımamak olabilir. Bu ise küfrdür. Çünki, Peygamberlerden birini tanımamak, hiçbirine inanmamak demek olduğu, bütün kitâblarda yazılıdır. Bundan başka (Emâlî) kasidesinin şerhinde ve (Berîka)nm üçyüzdoku-zuncu sahîfelerinde, (Hiçbir Velî, Peygamber derecesine varamaz. Peygamberi tahkîr, küfr ve dalâldir) diyor.
1399 [m. 1979] da ölen Pâkistânlı Mevdûdî (İslâm medeniyye-ti) kitabında, Fâtır sûresinin yirmidördüncü âyetine:
(Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, içinde bir korkutucu Peygamber gelmişdir) ma 'nâsını vererek, (Her ümmete bir Peygamber gelmişdir. "Yüzyirmidörtbin Peygamber gelmişdir" hadîsi, bunu te'yîd etmekdedir. Geçmiş Peygamberlerden nisbe-ten bilinenleri vardır. Hazret-i tbrâhîm, hazret-i Mûsâ, Konfüç-yüs, Zerdüşt, Krişna gibilerinin vatanlarını bile bilmek müm-kindir. Herbiri kendi kavmlerine gönderilmişlerdir. Bunlardan hiçbiri, benim risâletim bütün âlem içindir, dememişdir) yazıyor.
Bu âyet-i kerîmedeki (korkutucu)nun, yalnız Peygamber olmayıp, Peygamber veyâ âlimler olduğu Beydâvîde ve^Mevâkib-de ve birçok tefsirlerde yazılıdır. Âyet-i kerîmeye verdiği yanlış ma'nâyı da, za’îf bir hadîs ile sağlamlamağa çalışmakdadır. Bu za’-îf hadîsi, İslâm âlimlerinin hiçbiri sened olarak almamışdır. Gû-yâ kurnazlık yaparak, Konfüçyüs, Zerdüşt ve Krişna gibi kâfirlerin de Peygamber olduklarını gençlere inandırmağa çalışmakda-dır. Bütün bâtıl dinler, Allahü teâlânın Peygamberler ile bildirdiği hak dinlerin bozulmasından hâsıl oldukları gibi, mîlâddan dörtyüzyetmişdokuz (479) sene önce ölen Konfüçyüs de Çinde eski hak dinlerden kalmış olan tapınmak fikrlerini ve iyi huyları övdüğünden, ölümünden sonra, felsefesi mezheb hâlini almışdır. Mezhebini bildiren, çeşidli dillerde, kitâblar vardır. Bunlardan biri Almanca (Wörte des Konfuzius)dır. Ya'nî (Konfüçyüsün sözleri) kitâbıdır. Bu kitâbda, semâvî dinlerin hepsinde bulunan, îmânın altı şartı görülmediği gibi, küfrünü gösteren sözleri de çok-dur. Küfrü açıkda olan birisine, müslimân denemez. Nerde kaldı ki. Peygamber denilebilsin. Krişna da, Hind Berehmen kâfirlerinin eski tanrılarmdandır. Önce, bu ismdeki bir ırmağa tapmır-lardı. Sonra, uzun hikâyeleri olan bu adama da tapındılar.
(Berika) kitâbmda diyor ki, (Peygamberlerin " salevâtullahi te-âlâ aleyhim ecma’în" adedi kesin olarak belli değildir. Çünki, yüz
yirmidörtbin veyâ ikiyüzyirmidörtbin olduğunu bildiren hadîs-i şerifi bir kişi haber vermişdir. Bu hadîsin sahih olup olmadığı da bilinmiyor. Peygamberlerin sayısı kesin olarak söylenirse, Pey. gamber olmıyanlar Peygamber yapılmış olur. Yâhud, Peygamberlerden birkaçı inkâr edilmiş olur. Bunun ikisi de küfr olur. Bu hadîs sahîh olsa bile, zan hâsıl eder. îmân edilecek şeylerde, zan ile konuşulmaz. Hele, böyle iki dürlü bildirilmiş ise, hiç kıymet verilmez).
Kâfirler ikiye ayrılır: Kitâblı kâfir, Kitâbsız kâfir. Bir Peygambere ve buna gökden inen kitâba inanan kâfirlere (Ehl-i ki-tâb), ya’nî (Kitâblı kâfir) denir. Kitâbları ve îmânları değişmiş, bozulmuş olsa da, bunların, kendi dinlerine göre Besmele okuyarak bıçakla kesdikleri hayvanlar yinir. Fekat domuz hiç yinmez. Bunların kızları ile evlenilir. Fekat, bunlara müslimân kızı verilmez. Şimdiki yehûdîler ile hıristiyânların kendi bozuk dinlerine bağlı olanları kitâblı kâfirdir.
Hiçbir Peygambere ve semâvîbir kitâba inanmıyan kâfirlere (Kitâbsız kâfir) denir. Bunların kesdikleri yinmez. Kızlan ahnmaz ve kız verilmez. Müşrikler, Allahsızlar, Putperest, Mecûsîler, Berehmenler, Budistler, Mülhidler, Zındıklar, Münâfıklar ve mürtedler, hep kitâbsız kâfirdirler. Allahü teâlâdan başka şeylere tapınanlara (Müşrik) denir. Müşrikler ikiye ayrılır: Ülûhiyyet-de müşrik ve ibâdetde müşrik, Ülûhiyyetde müşriklerden biri, (Mecûsî)lerdir. Bunlar, ateşe tapar. (Hâlık ikidir: Biri, Yezdân olup, iyilikleri yaratır. Öteki ise, Ehrimen olup kötülükleri yaratır) dediler. Eski tabî’iyyeciler, herşeyi tabî’at yaratıyor dediler. İbâdetde müşrik olanlar, (Putperestler)dir. Buıilar kendi elleri üe yapdıklan heykellere tapınırlar. Putlar, kıyâmetde Allaha bizim için şefâ’at edecek derler. Hıristiyânlann çoğu (Tttnite), ya’nî (Teslis) yapıyor. Ya’nî üç tanrı olduğuna inanıyorlar. Çoğu da, îsâ aley-hisselâma tann diyor. Yehûdüerin bir fırkası da, Uzeyr Allahın oğludur, diyor. Hepsi müşrik oluyorlar. Fekat, ellerindeki kitâbın gökden indiğine inanmakdadırlar. Komünistlerle masonlar ve son asrın câhilleri, Allahsız kâfirdirler. Anası babası müslimân olup da, kendisi müslimân olmıyana (Mürted) denir. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmıyan, fekat dünyâ menfe’ati için, müslimânlara karşı müslimân görünene, (Münafık) denir. Münâfık, başka dindedir. Müslimânlann arasında, onlar gibi ibâdet yapar. Allah ismini dilinden düşürmez. Fekat bozuk inançlarını saklar. Hiçbir dinde olmadığı, Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslimân görünüp, müslimânlığı değişdirme-ğe, dinsizliği müslimânlık olarak yaymağa uğraşana (Zındık) de
nir. Zındık, Allaha ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inandığını, Kur'âna ve hadîslere uyduğunu söyler. Fe-kat, Kur'ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri kendi câhil kafasına ve kısa görüşüne göre ma'nâlandırır. Bu bozuk anladıklarını, sapık düşüncelerini müslimânhk olarak yaymağa uğraşır. Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru sözlerini beğenmez. îslâm âlimlerine câhil der. Böyle zındıklara da, şimdi aydın din adamı, (Müceddid) ve (Dinde reformcu) deniliyor. Böyle câhil, zındık, sahte din adamlarına aldanmamak, bunların kitâblarmı, mecmû'alarmı okumamalıdır.
Müslimân olduğunu söyliyen, (Kelime-i şehâdet) okuyan kimseye, şübhe ile küfr damgası basılamaz. İbni Âbidîn, üçüncü cild-de, mürtedleri anlatırken diyor ki, (Hülâsa) ve başka kitâblarda, (Müslimân olduğunu söyliyen bir kimsenin bir işinde veyâ sözünde birçok küfr alâmetleri ile bir îmân alâmeti veyâ küfr olması şübheli olan bir alâmet bulunsa, buna kâfir dememelidir. Çünki müslimâna iyi zan olunur). (Bezzâziyye) fetvâsında şunu da ekliyor ki, (Küfr alâmetini dilediği açıkça anlaşılınca, kâfir olur. Te'vîl etmemiz fâide vermez).
Din kelimesi, lügatda yol, iş ve mükâfat demekdir. Millet, yazı yazmak demekdir. Bir Peygamberin Allahü teâlâdan getirdiği inanılacak şeylere (Din) veyâ (Millet) yâhud (Usûl-i din) denir. Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât", bu ma'nâ-da olan dinleri, milletleri hep birdir. Din, su kaynağı demekdir. Bir Peygamberin yapılmasını emr veyâ yasak etdiği şeylere (Ah-kâm-ı şer'ıyye) ve (Fürû'ı din) denilmişdir. Peygamberlerin dinleri başka başkadır. Bugün, din deyince îmân edilecek bilgiler ve İslâm birlikde anlaşılrnakdadır. Muhammed aleyhisselâmın dînine (İslâm dîni) veyâ (İslâmiyyet) denir.
Her mü'minin, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri îmân edilecek şeyleri öğrenmesi ve bunlara göre inanması vâcibdir. Bunlara kısaca inanan, doğru mü'min olur. Fekat sebeblerini öğrenmediği için günâha girer. Yapılması ve sakınılması lâzım olan ahkâmın delîllerini, sebeblerini öğrenmek emr olunmadı. Bunların sebeblerini bilmemek günâh olmaz.
Büyük günâh işliyenin îmânı gitmez. Harâma halâl derse, îmânı gider. Günâhlar ikiye ayrılır: (Kebâir), büyük günâhlardır. En büyükleri yedidir. 1) Birşeyi Allahü teâlâya ortak yapmak. Buna şirk denir. Şirk, küfrün çeşidlerinden en kötüsüdür. 2) Bir insanı veyâ kendini öldürmek. 3) Sihr, ya'nî büyü yapmak. 4) Ye-tîm malı yimek. 5) Fâiz alıp vermek. 6) Muhârebede düşman karşısından kaçmak. 7) Temiz kadınları kazf etmek, ya'nî nâ
mûssuz demek. Her günâhın büyük olmak ihtimâli vardır. Hepsinden kaçınmak lâzımdır. Küçük günâhı çok yapmak, büyük günâh olur. Büyük günâh, tevbe edince afv olur. Tevbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse, şefâ'at ile veyâ şefâ'atsiz afv eder. Afv olunmazsa. Cehenneme girer.
Zünnâr denilen papaz kuşağını ve benzeri şeyleri kullanmak, putlara saygı göstermek, din kitâblarmı aşağılamak, din âlimleri ile alay etmek, küfre sebeb olan bir şey söylemek, kısacası, dinde saygı duymak lâzım olan şeyi aşağılamak ve aşağılanması lâzım olan şeye saygı göstermek küfrdür. Bunlar, İslâm dînine inanmamak, inkâr etmek alâmetidir. Küfrün işâretleridir.
Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Afv eder. Sonra, o günâhı tekrâr yaparsa, tevbesi bozulmaz. İkinci bir tevbe lâzım olur. Tevbe etdiği bir günâhı hâtırlaymca, günâhı işlediğine sevinirse, tekrâr tevbe lâzım olur. Hak sâhiblerine haklarını ödemek veyâ halâl etdirmek, gîbet etdiği kimseden afv dilemek ve rızâsını almak, yapmamış olduğu farzları kazâ etmek farzdır. Bunlar tevbe-nin kendisi değil, şartıdırlar. Bir lirayı sâhibine geri vermek, bin sene nâfile ibâdet yapmakdan ve yetmiş nâfile hacdan dahâ iyidir. Günâhı bir dahâ yaparsam tevbem bozulur diyerek, tevbe yapmamak doğru değildir. Câhillikdir. Şeytânın aldatmasıdır. Her gü-nâhdan sonra, hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi bir sâat gecik-dirince, günâh iki kat olur. Buradan anlaşılıyor ki, kazâ nemâz-larmı kılmıyanın günâhları, her nemâz kılacak kadar zemân kat-kat artmakdadır.
Tevbe etdim demek, tevbe olmaz. Çünki, tevbenin sahih olması için üç şart lâzımdır:
1— Hemen günâhı bırakmalıdır.
2— Günâh işlediğine, Allahü teâlâdan korkdüğu için, utanmak ve pişmân olmak lâzımdır.
3— Bu günâhı bir dahâ hiç yapmamağı gönülden söz vermek-dir. Allahü teâlâ şartlarına uygun olan tevbeyi kabûl edeceğine söz vermişdir.
Ahlâk değişir. İyi huylu olmağa çalışmalıdır.
Bir insanın âhıretde mü'min olup olmıyacağı, son nefesde belli olur. Altmış senelik bir kâfir, ölümünden az önce, müslimân olsa, âhıretde mü'min olarak dirilir. Peygamberlerden "aleyhimüs-salevâtü vetteslîmât" başka ve Cennete gidecekleri bildirilmiş olanlardan başka, kimse için (Cennetlikdir) denilemez. Çünki, son nefesin nasıl olacağı bilinemez.
Bir mü'min âhırete gitdikden sonra, dünyâda hayrâtı ve hase
nâtı kalsa, yâluıd ITıidcIi kilAlılan, sAlllı (,u»CMikIaı ı kalıp, < )mı dll/i etse, bu mü’minc sevr»b ya/ılır. İnsan ölünce, hayı Vt‘ ycı dcllcrl kapanmaz. EslıTıb-ı kirAmdan Sa'ıl hin UhAdc “radıyallahü anlı” (Yâ Resûlallah! Annem öldü. Ona ne İyilik yapabilirim?) dedi. (Su sadakası iyidir) buyuruldu. DüA ederken, ınü’mlnU'i ln lıcp sinin rûhuna demelidir. Hepsine vAsıl olur. DüA, belAyı p.UltTİı, Sa daka vermek, Allahü leAlAmn gadabını ynnuu^alır. İnsanı a/Abdan kurtarır. Eceli gelmemiş olan lıastanm şll’A bulmasına sebcb olur, Allahü teâlâ düâ etmiyeni sevmez.
Her mü’minin (İ\ikâd)da ve (Aıncl)de mezhebini öf^renmesl vA cibdir. (Mezheb), yol demekdir. Kur’Ano kerîmde ve hadîsd şerîl lerde kapalı bulunan bilgileri, müctehid denilen derin Alimler, Ic tihâd ederek bulur. Ftikâdda mezhebimiz Nİiııııef ve ce-
mâ’at) mezhebidir. Ehl-i sünnet ve cemA’al mezhebi demek, Re-sûlullahın Eshâbının ve cemâ’atinin i’likAdı ve îmAnları demekdir. Eshâb-ı kirâmın herbiri “radıyallahü teAlA anhüm ecma’în” müctehiddir. İslâm dîninin nûrudur, ışığıdır. Müslimânlarm imAnı-lan, önderleri ve senedleridir. Onların yolundan ayrılan. Cehenneme gider. Ehl-i sünnet fırkasının imâmı, önderi ikidir; Birisi (Ebû Mensûr Mâ-Türîdî) “rahmetullahi teâlâ aleyh”dir. İmâm ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin mezhebinde yetişen derin bir âlimdir. Hanefî âlimleri, bunun mezhe-bindedirler. İkincisi, (Ebül Hasen-i Eş’arî) “rahmetullahi teâlâ aleyh”dir. Şâfi’î mezhebindeki âlimlerin büyüklerindendir. Çok derin âlimdir. Bu iki mezheb arasında çok az fark vardır.
Bugün ictihâd edebilecek kadar derin âlim hiç yokdur. Her müslimânm dört mezhebden birinin (İlmihâl) kitâbını okuyup öğrenmesi, îmânını ve bütün işlerini buna uydurması lâzımdır. Böy-lece, bu mezhebe girmiş olur. Dört mezhebden birine girmiyen kimse, Ehl-i sünnet olmaz. Mezhebsiz olur. Mezhebsiz olan da, yâ yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yâhud kâfir olmuşdur. (Es-Sâvî) tefsîrinde, Kehf sûresinin yirmidördüncü âyetinin tefsîri hâşiyesinde buyuruyor ki, (Dört mezhebden olmıyan kimsenin sözü, Sahâbînin sözüne veyâ sahîh olan hadîs-i şerîfe, yâhud âyet-i kerîmeye uygun olsa da, buna uymak câiz değildir. Dört mezhebden birinde olmıyan kimse sapıkdır. Başkalarını da, hak yoldan ayırmakdadır. Dört mezhebden ayrılmak küfre kadar gider. Müteşâbih âyetlere zâhirleri gibi ma’nâ vermek, kâfirlerin âdetleridir.) Bir din adamı, Ehl-i sünnet mezhebinde olduğunu bildiriyorsa ve mezhebinin bilgilerini yayıyorsa. Onun sözleri ve kitâbı kıymetli olur. Okuyanlar fâidelenir. Mezhebsizlerin din kitâbları zararlıdır. Okuyanların dînini, îmânını bozar. Dost
lanmıza, din kardeşlerimize vasıyyetimiz şudur ki, Ehl-i sünnet mezhebini öğrenmeğe ve çocuklarına öğretmeğe çalışsınlar! Ba'zı kitâblanmızm sonunda yazılı olan kitâblardan herbiri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarmdan terceme edilmişdir. Bu kitâblardan almalı, okumalı, öğrenmeli ve tanıdıklara ve hattâ bütün müslimânlara yaymağa, dağıtmağa uğraşmalıdır. Böylece, cihâd sevâbı kazanılmış olur.
Cihâd demek, ihtilâl yapmak, âmirlere karşı gelmek ve hükümete ısyân etmek, dövmek, yıkmak, kırmak, söğmek demek değildir. Böyle şeyler yapmak, fitne çıkarmak olur. Ya'nî bölücülük olur. Müslimânlarm ezilmesine, habse girmesine ve din, îmân bilgilerinin yasak edilmesine yol açar. Böyle fitne çıkaranlara Peygamber efendimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" la'net et-mişdir. Habse girmeği istemek, bir müslimân için şeref değildir. Müslimân için şeref; islâmın güzel ahlâkını edinmek, herkese iyilik etmek, islâmiyyete uymak, her mahlûka fâideli olmakdır. Habse giren, bu şereflerden mahrûm kalır. Kendini tehlükeye atmak ahmakhkdır, günâhdır. Allahü teâlâ, (Kendinizi tehlükeye atmayınız!) buyuruyor.
Cihâd etmek, Allahü teâlânın dînini. Onun kullarına ulaş-dırmak için, çalışmak demekdir. Cihâd üç dürlü yapılır. Birincisi, milletlerin başına geçmiş olup, onları köle gibi kullanan, İslâm dînini işitmelerine mâni' olan, emrindeki insanlara zulm, işkence yapan zâlimlerle harb edip, onları kahr ve yok ederek, İslâm dîniııi insanlara duyurmakdır. İslâm dînini işitenler, müsImân olup olmamakda serbestdirler. İsterlerse müslimân olurlar. İsterlerse, islâmın ahkâmına, kanûnlarına tâbi' olarak yaşar, kendi ibâdetlerini yaparlar. Bu silâhlı cihâdı, yalnız hükümet yapar. Devletin ordusu yapar. Bütün müslimânlar, hükümetin verdiği vazifeleri yapmak sûreti ile bu cihâda iştirak ederek, cihâd sevâbma kavuşurlar. Dînimizi, milletimizi yok etmek için saldıran kâfirlere karşı da müdâfe’a için cihâd yapar. Ayrıca İslâm dînini bozmak, yıkmak için, tuzaklar hâzırhyan bid'at ehli, sapık, bölücü kuvvetlerle de harb eder. Bütün millet, hükümete yardımcı olarak, cihâd sevâbma kavuşurlar.
Cihâdın ikinci nev'i, va'zlar, kitâblar, radyo ve televizyonlar ile, İslâm ilmlerini, güzel ahlâkını, adâletini ve insanlara verdiği hak ve hürriyyetleri bütün insanlara duyurmakdır.
Cihâdın üçüncü nev'i, birinci ve ikinci cihâdları yapanlara düâ ile yardım etmekdir. İslâmiyyeti yaymak için silâhlı cihâd yapmak farz-ı kifâyedir. Düşman hücûm etdiği zemân, her erkeğe, bunlar kâfi gelmezse, kadınlara ve çocuklara da farz-ı ayn olur.
Bunlar da kâfi gelmezse, bütün dünyâdaki müslimânların, bunlara yardım etmeleri farz olur. Cihâdın ikinci nev'i, gücü yetenlere, üçüncü nev'i ise, herkese, her zemân farz-ı ayndır. Cihâdın ikinci nev'ini yapabilmek için, kanûnlara uyarak, Ehl-i sünnet ki-tâblarmı yaymağa çalışmalıdır. Dünyâ için durmadan çalışılıyor. Müslimân olan, âhıret için de durmadan çalışmalıdır. îslâm düşmanları, islâmiyyeti yok etmek için hep çalışıyor. Müslimânların buna karşı koymak için, iki şey yapması lâzımdır: Birincisi, çocuklarını Kur'ân-ı kerîm kursuna göndermelidir. İkincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahmetullahi aleyhim ecma'în" kitâblarını yaymağa çalışmalıdır. (Fetâvâ-ı Hindiyye)de Vakf kısmının ondördün-cü bâbmda diyor ki, (Hayrât, hasenât yapmak istiyen kimsenin, [hastahâne gibi] umûma yarayan binâ yapması, köle âzâd etmesinden dahâ efdaldir, dahâ iyidir. [Din, fen, ahlâk gibi] fâideli ki-tâblar neşr etmek, herşeyden dahâ efdaldir. Fıkh kitâbları hâzır-lamak, neşr etmek, nâfile ibâdetler yapmakdan dahâ sevâbdır).
43 — Muhammed Kutb adında bir Mısrh da, kitâblarında, islâmiyyetin temeline sinsice saldırmakda, müslimân yavrularını aldatmağa, doğru yoldan sapdırmağa çahşmakdadır. (înhirâf çizgisi) dediği bir yazısında bakınız neler saçmalıyor:
(İslâmiyyetin temelinde ilk çatlak, Emevîler devrinde idâri ve mâlî siyâsetde kendini gösterdi. Çünki "Melik-i adûd" verâset nizâmını (Pâdişâhtık sistemini) ihdas ve mezâlime başladı. Sultân ve vâlîlerin yakınları âdeta derebey hâline geldiler.
Sonra Abbâsîler devri başladı. Hilâfet ve vilâyet konaklarında, gayret ve çalışma şöyle dursun, işret ve fuhş yaygın hâle gel-mişdi. Dansözlü, mûsikîli eğlenceler tertîb ediyorlar, haksızlık ve bencilliği son haddine vardırıyorlardı) diyor.
(Tuhfe) kitâbı, mezhebsizlerin yetmişinci yalanlarına cevâb verirken buyuruyor ki, (Bir kimsenin halîfe olacağı, Nass ile, ya'nî âyet veyâ hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş ise, buna (Hilâfet-i Râ-şide) denir. Dört halîfeye bunun için (Hulefâ-i râşidîn) denilmek-dedir. Halîfe olacağı akl ile Nassın işâret etmesi ile anlaşıhyorsa, buna (Hilâfet-i âdile) denir. Halîfe olacağı açıkça veyâ işâret ile bildirilmemiş olan bir kimsenin, kuvvet zoru ile hükümeti ele geçirmesine (Hilâfet-i câire) denir. Bu kimse de (Melik-i adûd) olur).
Şâh Veliyullah-ı Dehlevînin (İzâlet-ül-hafâ) kitâbının beş-yüzyirmisekizinci [528] sahîfesindeki hadîs-i şerîfde, (Biz bu işe peygamberlikle ve Allahın rahmeti ile başladık. Bundan sonra, hilâfet ve rahmet olur. Ondan sonra, melik-i adûd olur. Ondan sonra da, ümmetimde zulm, işkence ve fesâd olur. İpekli giy
mek, içki içmek ve zina hahıl yapılır ve yarclııııi’ilan çok olur. Kı. yâmete kadar böyle gider) bıiyurulclu. Bu haclfs-i !jcrır(lo, ha/, ret-i Mu'âviyenin güçle, zorla hükümeti ele geçireeeği, lekal /,nh mün, fesâdın Onun zemânında değil, dalıA soma bavlıyacağı acık ca bildirilmekdedir. Şâh Veliyyullah, hadfs-i vcrîfde bildirilen zulmün, fesâdın, Abbâsî devletinin kurulması ile bavladığıııı yazarak, Muhammed Kutbun iftira etdiğini ortaya koymnktladır.
Hazret-i Mu'âviyenin Melik olacağına lıadîs-i şernierde ivrucl vardır. Bunun için, hazret-i Mu'âviye, hazret-i Hasen hilafeti kendisine teslim etdikden ve Eshâb-ı kirâm oy verdikden sonra, (Halife-i âdil) olmuşdur. Bu yüce Sahâbîye (Melik-i adûd) demek ve bu kelimeye zâlim, kâfir gibi yanlış ma'nâlar vermek büyük if-tirâdır. Bunu azgın kral diye terceme edenin ise, islâmiyyetdcn na-sîb alamamış olduğu anlaşılmakdadır.
Kâfirlerin devlet başkanlarına kral denir. Vaktiyle Fransa kralı, İngiliz kralı, Bulgar kralları böyle idi. Bir İslâm melikine, müslimânlarm halîfe diyerek, saydıkları ve sevdikleri mübarek bir zâta kral demek, o melikin ve onun milletinin hepsinin kâfir olduklarını söylemek demekdir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sel-lem" efendimiz, hazret-i Mu'âviyeye (Melik) diyor. Milyarlarca müslimân da, melik ve halîfe diyor. Hadîs-i şerîflerde medh ve düâ buyurulan ve afv olundukları ve Cennete gidecekleri âyet-i kerîmelerle müjdelenmiş olanlardan biri bulunan hazret-i Mu'âviye gibi bir İslâm mücâhidine, bu şanlı ve şerefli sahâbîye zâlim damgasını basacak bir kimse meydâna çıkmamışdı. îslâm mücâhidle-rini, hadîs-i şerîfle övülen, hayrlı zemânm arslanlarını, Avrupa-daki zâlim ve kâfir derebeylerine benzetmek, islâmiyyetin şahda-marma hançer saplamak demekdir. (Kıyâmet günü azâb melekleri, kâfirlerden önce, ilmi fâideli olmıyan din adamlarına azâb yapacaklardır) ve (Kıyâmetde azâbların en şiddetlisi, ilmi fâidesiz olan din adamına olacakdır) hadîs-i şerifleri meşhûrdur. Bu hadîs-i şerifler, gençleri uyandırıyor. Sahte din dergilerinin, din âlimi olarak tanıtdıkları kişilerin. Cehennemde şiddetli azâb görecek birer mücrim, birer îmân hırsızı olduklarını bildiriyor.
Yukarıdaki yazı, birinci cihân harbindeki Lawrens câsûsunu hâtırlatıyor. İyi arabî bilen, sarıklı, sakallı, cübbeli bu İngiliz kâfiri, İslâm âlimi görünerek, Ehl-i sünnetin büyüklerini kötülemiş-di. Eshâb-ı kirâma, İslâm halîfelerine ve Osmânlı türklerine leke sürerek, yüzbinlerle müslimânı yoldan çıkarmışdı. Böylece, islâ-miyyeti değişdirmeğe, bozmağa uğraşanların türklerden ayrılarak, bir devlet kurmalarını sağlamışdı. Vehhâbî kitâbları, hâlis müslimânlara müşrik diyor. Bize, ya'nî Ehl-i sünnete kâfir dam
gasını basıyorlar. Lawrens câsûsu öldü. Cehenneme gitdi. Onun yerine şimdi yerli malı câsûslarını çalışdınyorlar. Binlerle altın dağıtarak, her memleketde kendilerini öven mecmû’a ve kitâblar çıkartıyorlar. Bu kitâblarında Ehl-i sünnet âlimlerini “rahmetulla-hi teâlâ aleyhim ecma’în” kötüliyorlar. Hâlbuki, o büyüklerin yükseklikleri, İslâm âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmiş, bu konu, karara bağlanmış, sonra gelenlere tartışılacak bir nokta bile bı-rakılmamışdır. Olmuş bitmiş, târihî ve dînî hükmünü almış birşe-yi kurcalamağa kalkışmak, yapıcılığı değil, yıkıcılığı gösterir. Kötü niyyetli olmak alâmetidir.
Emevî ve Abbâsî ve Osmânlı halîfelerinin hepsi, îmânlı, ahlâklı, âdil, mubârek insanlardı. Evet, içlerinde tektük nefslerine mağlûb olanlar, şeytâna aldananlar çıkdı. Fekat, bunların da, is-lâmiyyete aslâ zararları olmadı. Nefslerine zulm etdiler. En kötüsü, Ehl-i sünnetden ayrılmış, mu’tezilî olmuşdu. Buna da, sapık din adamları sebeb olmuşdu. Onları aldatan şeytân, iblîsin soyundan olanlardan ziyâde soysuzlaşmış insan şeytânları idi. İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mektûbât) kitâbında buyuruyor ki. (Müslimânlann ve devlet adamlarının doğru yoldan çıkmalarına, hep kötü din adamları sebeb olmuşdur). İslâm halîfelerinin harem dâirelerindeki meşrû’ ve mahrem hayâtlarını ki-tâb ve gazele sütûnlanna dökerek. Onlara ahlâksız, dinsiz etiketi yapışdırmağa kalkışmak, ondan dahâ büyük ahlâksızlıkdır. Nâmûslu kimselerin vicdânlarını titretecek ve tüylerini ürpertecek bir işdir. Evet, bir kimse, Avrupa târihlerindeki ve papasla-nn. masonların kilâblarmdaki yalanları, iftirâları okuyarak, bunlara aldanmış olabilir. Bunlara biraz da, İslâm târihlerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumalarını tavsiye ederiz, Böyle-ce, işin doğrusu öğrenilmiş olur. Zâten, bir yazının, hiçbir hâdise ve hiçbir vesika göstermeden, mücerred hükmler hâlinde ol-masî din ve isîâm ve îmân bilgilerinde salâhi>^etli olmıyan kalemden çıkdığmı gösterir. Emevîler, Abbâsîler ve Osmânlılar ze-mânlarmda milletde müslimânlık bulunduğunu yazıyorlar. Bu da. devlet adamlarının îmânlı ve âdil olduklarım bildirmekdedir. Cünkı Pevgamber clendmıiz •‘sallallahü aleyhi ve sellem”, (İıı-saıılarm dinleri, lüikrııııet biışkuıılunnın dinleri gibidir) bu> urdu. Hi/ mu^l tnâ.'.lai t.aıh boyunca, yalancı din adamlarından, iftirâ-^îtardan ci'k ıbr. t dt ı^ı aidık. Biı zemânlar. ibni İeymiyye, or-\a ş,îlkin ırr: inim vıkrmığa kaîkıştnışdı. Ehl-i sünnet âlimleri, onun haddim iviı Binlerce lim kılâbı. onun çunık fikricrini red edcfrk t. \ Icdılcr Sonra Mısîda Abüuh isminde biri, ma-
^nnJarl ; isi iîiicı % ıpdı Hinsiı\ ınlık<,l.t proiesıanlık adında mc
Jez bir zümre çıkarıldığı gibi, bu sapık da, Ehl-i sünneti beğenme-yip, islâmiyyete garbın dinsiz felsefesini sokuşdurmağa kalkışdı. Bu da, cevâbını aldı. Fekat ne yazık ki, Kâhire mason locası başkanı olan Abduhun zehrli fikrleri, bir yandan Mısrda Câmi'ul-ez-here yayıldı. Böylece Mısrda, Reşîd Rızâ ve Ezber medresesi Rektörü Mustafâ Merâgî ve Kâhire müftîsi Abdülmecîd Selim ve Mahmûd Şeltüt ve Tentavî Cevheri ve Abdürrâzık pâşa ve Zekî Mubârek ve Ferîd Vecdi ve Abbâs Akkâd ve Ahmed Emin ve Doktor Tâhâ Hüseyn pâşa ve Kâsım Emin gibi (Dinde reformcu-Jar) türedi. Bir yandan da, üstâdları Abduha yapıldığı gibi, bunlara da ilerici İslâm âlimi denilerek, kitâbları türkçeye terceme edildi. Birçok din adamının doğru yoldan kaymasına sebeb oldular.
Büyük İslâm âlimi, ondördüncü asrın müceddidi olan seyyid Abdülhakîm Efendi "rahmetullahi aleyh", (Kâhire müftîsi Ab-duh, İslâm âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamamış, İslâm düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak, islâmiyyeti içerden yıkan azılı kâfirlerden olmuşdur. İzmirli Îsmâ'îl Hakkı, Ömer Rıza Doğrul, Hamdi Akseki ve Şerâfeddîn Yaltkaya ve Şemseddîn Günaltay ve Mustafâ Fevzi ve Konyalı Vehbî ve Muhammed Akif ve dahâ nice din adamları, onun kitâblanm okuyarak te'sî-ri altında kalmışlar, çeşidli yollar tutmuşlardır) buyurdu.
Abduh gibi küfre veyâ dalâlete sürüklenenler, kendilerinden sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için, âdetâ birbirleri ile yarış etmişler, (Ümmetimin felâketi, fâcir [sapık] olan din adamlarından olacakdır) hadîs-i şerîfinin haber verdiği felâketlere önayak olmuşlardır.
Abduhun Mısrda yetişen çömezleri de, boş durmamış, kahr ve gadab-ı İlâhînin tecellîsine sebeb olan çok sayıda zararlı kitâbla-n neşr etmişlerdir. Bunlardan biri, Reşîd Rızânın (Muhâverât) ki-tâbı olup, Hamdi Akseki tarafından türkçeye terceme edilerek, (İslâmda birlik) gibi bir ism takılmış ve 1332 [m. 1914] de İstan-bulda basılmışdır. Bu kitâbında, üstâdı gibi, Ehl-i sünnetin dört mezhebine saldırmış, mezhebleri fikr ayrılığı sanarak ve ictihâd usûl ve şartlarını, te'assub ve münâkaşa şeklinde göstererek, (İslâm birliğini bozmuşlardır) diyecek kadar dalâlete düşmüşdür. Dört mezhebden birini taklîd eden, bindörtyüz seneden beri gelmiş, milyonlarla hâlis müslimân ile âdetâ alay etmişdir. Asrın ihtiyâçlarını karşılamağı, dînî, îmânı değişdirmekde arıyacak kadar islâmiyyetden uzaklaşmışdır. Dinde reformcuların birleşdikleri tek nokta, kendilerini gerçek müslimânlığı ve asrın ihtiyâçlarını kavramış geniş kültür sâhibi bir İslâm âlimi olarak tanıtmaları, İslâm kitâblanm okuyup, anlayıp, Resûlullahın vârisi oldukları müjde
lenmi^ ve (Zeınânlanıı en hayrlısı, Onların zemanıdır) hadîs-i şerifi ile övülmüş olan Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda giden hakiki sâlih müslimânlara da, avâm gibi düşünen Taklîdciler demeleridir. Bu (Dinde reformcular)m, İslâm ahkâmından, fıkh bilgilerinden haberleri olmadığını, ya’nî din bilgilerinden yoksun, kara câhil olduklarını kendi konuşmaları ve yazıları açıkça gösteriyor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (İnsanların en üstünü îmânı olan âlimlerdir) ve (Din'âlimleri, Peygamberlerin vârisleridir) ve (Kalb bilgileri, Allahın esrârmdan bir sırdır) ve (Âlimlerin uykusu ibâdetdir)ve (Ümmetimin âlimlerine saygılı olunuz! Onlar, yer yüzünün yıldızlarıdır) ve (Âlimler kıyâmet günü şefâ'at edeceklerdir) ve (Fıkh âlimleri kıymetlidir. Onlarla beraber bulunmak ibâdetdir) ve (Talebesi arasında âlim, ümmeti arasında olan Peygamber gibidir) hadîs-i şerifleri ile, bindört-yüz seneden beri gelmiş olan Ehl-i sünnet âlimlerini mi medh buyuruyor? Yoksa, bunlardan sonra türemiş olan Abduhu ve çömezlerini mi övüyor? Bu süâle, yine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem’' efendimiz cevâb vermekde, (Her asr, önceki asrdan daha kötü olacakdır. Böylece, kıyâmete kadar bozulacakdır) ve (Kıyâmet yaklaşdıkca, din adamları eşek leşinden dahâ bozuk, daha kokmuş olacaklardır) buyurmakdadır. Bu hadîs-i şerîfler, (Tezkire-i Kurtubî muhtasarı)nda yazılıdır. Resûlullahm “sallallahü aleyhi ve sellem” medh ve senâ buyurduğu İslâm âlimlerinin hepsi ve binlerle Evliyânm hepsi, sözbirliği ile bildiriyorlar ki. Cehennemden kurtulacağı müjdelenen tek bir fırka (Ehl-i sünnet velcemâ’at) denilen âlimlerin mezhebidir. Ehl-i sünnet ol-mıyanlar. Cehenneme gideceklerdir. Yine bildiriyorlar ki, mez-heblerin telfîki bâtıldır. Ya’nî, dört mezhebin kolaylıklarını toplayıp uydurma tek bir mezheb yapmanın, bâtıl, saçma birşey olacağını da sözbirliği ile bildirmişlerdir.
(Fâideli Bilgiler) kitâbmda bu husûsda geniş bilgi vardır. Lütfen oradan da okuyunuz!
Aklı olan kimse, bin seneden beri gelmiş olan İslâm âlimlerinin sözbirliği ile övdükleri, Ehl-i sünnet mezhebine mi uyar, yoksa, yüz seneden beri türemiş olan kültürlü(l), ilerici din câhillerine mi inanır? Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîflerle bildirilmiş olan yetmişiki fırkanın ileri gelenleri, çenesi kuvvetli olan-lan, her zemân, Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” saldırmışlar, bu mubârek müslimânları lekelemeğe yeltenmişler ise de, kendilerine âyet-i kerîmelerle ve hadîs-i şerîflerle cevâb verilerek rezîl edilmişlerdir. İlm ile başarı sağlı-yaraıyacaklannı görünce, eşkıyâlığa, zorbalığa başlamışlar, her asr
da binlerce müslimân kanı dökülmesine sebeb olmuşlardır. Ehl-i sünnetin dört mezhebi ise, hep birbirlerini sevmişler, kardeş olarak yaşamışlardır.
Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", iş hayâtında da (Müslimânların mezheblere ayrılması, Allahü teâlânın rahmeti, dir) buyuruyor. 1282 [m. 1865] senesinde doğmuş ve 1354 [m. 1935] de Kâhirede füc'eten ölmüş olan Reşîd Rızâ gibi dinde reformcular ise, mezhebleri birleşdirerek İslâm birliği kuracaklarını söyliyorlar. Hâlbuki Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" yeryüzündeki bütün müslimânların tek bir îmân yolunda, dört Halîfesinin doğru yolunda birleşmelerini emr buyurdu. İslâm âlimleri, elele vererek çalışıp, dört Halîfenin i'tikâd yolunu buldular. Kitâblara geçirdiler. Peygamberimizin emr etdiği bu yola, (Ehl-i sünnet vel-cemâ'at) ismini verdiler. Yer yüzündeki bütün müslimânların bu tek (Ehl-i sünnet) yolunda birleşmeleri lâzımdır. îslâmda birlik istiyenler, sözlerinde samîmî iseler, mev-cûd olan bu birliğe katılmalıdırlar.
Fekat, ne yazıkdır ki, müslimânlar arasında bölücülük yapmağa, islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışan Reşîd Rızânın bu kitâbı, (İslâmda birlik ve fıkh mezhebleri) ismi altında, Diyânet îşleri Başkanlığına sızmış olan sapık particiler tarafından 1394 [m. 1974] senesinde, 157 neşriyyât numarası ile basdınlarak, genç din adamları aldatılmağa çalışılmışdır. Çok şükr ki, Diyânet işleri bu mezhebsizlerden temizlendi. Onlann yerini alan, insâfh, temiz, bilgili âlimler "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", böyle sapık neş-riyyâta karşı gençleri uyarıcı kitâblar yazmakdadırlar. Bu çeşid-li kıymetli kitâblardan biri, Konya Y.îslâm Enstitüsü hocalarından Durmuş Alî Kayapınarın, (İslâm dînini tehdîd eden en korkunç fitne Mezhebsizlikdir) kitâbıdır. 1976 da Konyada basdırıl-mışdır. Zındıklar, hep yaldızlı sözlerle müslimânları aldatmışlar, (İşbirliği sağhyacağız) maskesi altında (îmân birliği)ni parçalamışlardır. Dahâ çok bilgi almak için, (Fâideli Bilgiler) kitâbını okuyunuz! Muhtelif müslimân ismleri altına saklanan zındıklar, islâmiyyeti parçalamağa, bozmağa çalışıyor. İlmleri, akllan verimsiz ise de, paralan çok olduğundan, kirâlık din adamları ile sahneye çıkmakdadırlar.
44 — Kitâbımızın sonunu, imâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendînin "rahmetullahi teâlâ aleyh" bir mektûbunu yazmakla süsliyelim. İslâm âlimlerinin gözbebeği, Evliyânm ve tesavvuf yolcularının önderi ve seçilmişlerin seçilmişi, ikinci bin yılın müceddidi olan bu yüce imâmın mubârek rû-hundan böylece bereketlenelim:
ÜÇÜNCÜ CİLD, YtRMİDÖRDÜNCÜ MEKTUB
Bu mektûb, molla Murâd-ı Keşmîye yazılmışdır. Eshâb-ı kiramın büyüklüğünü ve birbirleri ile sevişdiklerini bildirmekdedir.
Allahü teâlâ, Feth sûresinin sonunda, (Muhammed "aleyhis-selâm", Allahü teâlânın insanlara gönderdiği peygamberidir. Onunla birlikde olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Birbirlerine karşı pek merhametlidirler) buyuruyor. Bu âyet-i kerîme uzun olup, sonunda, (Kâfîrlerin onlara gayz etmeleri için...) bu-yurulmakdadır. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmı, birbirlerini çok sevdiklerini bildirmekle övmekdedir. Âyet-i kerîmede bulunan (Rahim) kelimesi, sevişmenin çok olduğunu gösteriyor. Böyle kelimelere arabî gramerinde (Sıfat-ı müşehbehe) denir. Hem çokluk, hem de devâm bildirir. Eshâb-ı kirâmın sevişmelerinin devâm-h, sürekli olduğunu göstermekdedir. Resûlullah hayâtda iken de, âhırete teşrîf eyledikden sonra da, hep sevişdiklerini bildirmekdedir. Eshâb-ı kirâmın birbirleri arasında, sevişmeğe uymı-yan hiçbir şeyin, hiç bir zemân bulunmadığı, bu âyet-i kerîmeden anlaşılmakdadır. Birbirine karşı, kin beslemek, düşmanhk, çekememek gibi çirkin şeylerin hiçbir zemân hâtırlarına bile gelmiye-ceğini, Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede açıkça bildiriyor. Es-hâb-ı kirâmın herbiri böyle idi. Çünki, âyet-i kerîmedeki (Velle-zîne) hepsi demekdir. Hepsi böyle olunca. Onların en üstünleri için ne söylenebilir? Bu büyüklerde, iyilikler, elbette dahâ çok ve dahâ üstündür. Bunun içindir ki, O Server "sallallahü aleyhi ve sellem" (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir!) buyurdu "ra-dıyallahü anh". Başka bir hadîs-i şerîfde, (Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbette Peygamber olurdu) buyurdu "radıyallahü anh". Bu hadîs-i şerîf Deylemîde ve Künûzüddekâikda da yazılıdır. Peygamberlerde bulunan her üstünlüğün hazret-i Ömerde de bulunduğunu, bu hadîs-i şerîf göstermekdedir. Resûlullahdan sonra Peygamber gelmiyeceği için, yalnız bu makâm kendisine verilmemişdir. Peygamberlerde bulunan üstünlüklerden biri, müslimânları çok sevmek ve onlara acımakdır. Acımağa ve sevmeğe yakışmıyan hased, kin, düşmanlık, iğrenmek gibi şeyler, kötü huylardır, insanların en iyisi, en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmm terbiye etmesi ile yetişmiş ve ümmetlerin en iyisi olan bu ümmetin en üstünleri olmuş bulunan kimselerde, bu kötü huyların bulunabileceği hiç düşünülebilir mi? Bütün milletlerin yerini tutmuş olan bu milletin en ileride olanları Eshâb-ı kirâmdır "aleyhimürrıdvân". Onların yaşadıkları asr, zemânların en iyisidir. Onların yetişdiri
cisi Peygamberlerin, en üstünüdür "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem". Bu İslâm ümmetinin en aşağısı bile, bu kötü huylardan iğrenir. Eshâb-ı kirâmda bu kötü huylar bulunsaydı, bu ümmetin en iyileri olabilirler mi ve bu ümmete de ümmetlerin en iyisi denilebilir mi idi? İlk îmâna gelmek ve önce sadaka vermek ve Allah yolunda cihâd ve can fedâ etmek şeref ve üstünlük olarak söylenilebilir mi idi? Onların zemânı, asrlarm en iyisi nasıl olurdu? Resûlullahm terbiye etmesinin, yetişdirmesinin ne kıymeti olurdu? Bu ümmetin bir âliminin, bir Velîsinin yetişdirdiği bir kimse, bu kötü huylardan kurtuluyor, tertemiz oluyor da, bütün ömrü Resûlullahm yanında ve hizmetinde geçen ve Ona ve Onun dînine yardım için, Onu kuvvetlendirmek için malını, canını fedâ eden. Onun bir işâreti ile ölüme atılan kimselerde, bu kötü huyların bulunabileceği hiç düşünülebilir mi? Bunu hâtıra getirebilmek için, Resûlullahm "sallallahü aleyhi ve sellem" büyüklüğüne [Allah göstermesin] inanmamak lâzım gelir. Onun yetişdirmesinin, bir Velînin, herhangi bir terbiyecinin yetişdirmesi kadar iyi olamıyacağını sanmak gerekir. Hâlbuki, âlimler, sözbirliği ile bildiriyor ki, ümmetin hiçbir Velîsi, o ümmetin bir Sahâbîsinin yüksekliğine varamaz. Nerde kaldı ki, O ümmetin Peygamberinin derecesine çıkabilsin! Ebû Bekr-i Şiblî diyor ki, bir Peygamberin "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbma saygı göstermiyen,
O Peygambere inanmış olmaz.
Çokları, Resûlullahm "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâbmın ikiye ayrıldıklarını sanmakdadır. Bir yandakilerin, hazret-i Alîye karşı geldiklerini, öte yandakilerin de. Onunla işbirliği yapdık-larını söyliyorlar. Bu iki yanda bulunanlar, birbirlerine düşman imiş. Birbirlerine kin besliyorlarmış. Bunların birçoğu da, dünyâ çıkarları için, bu düşmanlıklarını açıklamıyorlarmış. (Takıyye), ya'nî iki yüzlülük yapıyorlarmış. Eshâb-ı kirâm arasındaki bu kötülükler, yüz seneye kadar sürmüş. Böyle söyliyen kimseler, bu sapık, bozuk düşüncelerinden dolayı, hazret-i Alîye karşı zan etdikleri Eshâb-ı kirâmı kötüliyorlar. Onların, şanlarına yakışmı-yan şeyleri yapdıklarmı yazıyorlar. İnsâf edilirse, biraz düşünülürse böyle zan edenlerin, böyle söyliyenlerin, her iki tarafda bulunan Eshâb-ı kiramı da kötülemiş oldukları, hepsini kötü huylu yapdıkları hemen anlaşılır. Böyle söyliyen kimseler, bu ümmetin iyilerinin hepsini, en kötüleri olarak, hattâ bütün insanların en kötüleri olarak tanıtmak çabasındadırlar. Hadîs-i şerîf-de (en iyi zemân) diye övülen bir asrı, en kötü zemâna çevirmek istemekdedirler. Hangi akl, hangi insâf, hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere dil uzatmağa izn verebilir ve dînin bu iki direğine
müslimânlann bu iki gözbebeğine leke sürdürebilir? Hazret-i Ebû Bekrin, bu ümmetin en kıymetlisi, en üstünü olduğunu, Kur'ân-ı kerîm haber veriyor. (Velleyl) sûresinde, (Cehennem ateşinden çok korkan, Allahın söz verdiği ni'metlere kavuşmak için, malını Allah yolunda verir) meâl-i şerifindeki âyet-i kerîmenin, hazret-i Ebû Bekri gösterdiğini, Abdüllah ibni Abbâs ve başka Sa-hâbîler ve bütün tefsîr âlimleri söz birliği ile bildirmekdedirler. Ümmetlerin en iyisi olan bu ümmetin en müttekîsi, en kıymetlisi olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirilen bir kimseye kâfir demenin, kötü demenin, sapık demenin, ne kadar alçaklık olacağını artık düşünmelidir. Tefsîr âlimlerinin büyüklerinden, imâm-ı Fahreddîn Râzî hazretleri, (Bu âyet-i kerîme, hazret-i Ebû Bekrin bu ümmetin en üstünü olduğunu göstermekdedir) demişdir. Çünki, "Hücurât" sûresinin onüçüncü âyetinde meâlen, (En üstününüz, Allahdan korkusu çok olanmızdır) buyuruldu. Birinci âyet-i kerîmede, bu ümmet içinde Allahü teâlâdan en çok korkanın, hazret-i Ebû Bekr olduğu bildirildiği için, bu ümmetin en üstününün, O olacağı, ikinci âyet-i kerîmeden anlaşılmakdadır. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin bu ümmetin en üstünü olduklarını, Eshâb-ı kirâm ve Tâbi'în, sözbirliği ile bildirmişlerdir. Bu sözbirliğini, din imâmlarımızm büyükleri bize haber vermek-dedir. Bu haber verenlerden biri, imâm-ı Şâfi'î hazretleridir. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin, bu ümmetin en üstünü olduklarını, hazret-i Alî de söylemişdir. Hadîs âlimlerinin büyüklerinden imâm-ı Zehebî, kitâbmda diyor ki, (Hazret-i Alînin böyle söylediğini seksenden ziyâde kimse bize haber verdi). Şî'î âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak da, bunun için hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin, bu ümmetin en üstünü olduklarını söylemişdir. Şöyle ki, (Hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin, kendisinden dahâ üstün olduklarını bildirdiği için ben de öyle söylerim. Yoksa, böyle söylemezdim. Hazret-i Alîyi sevip de Onun söylediği gibi söylemezsem, benim için büyük günâh olur) demişdir. Ümmetlerin en iyisi olan bu ümmetin en üstünleri olduğu, (Kitâb) ile, ya'nî Kur'ân-ı kerîm ile, (Sünnet) ile, ya'nî hadîs-i şerîfler ile ve (İcmâ), ya'nî Eshâb-ı kirâmm "ra-dıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" sözbirliği ile ve hazret-i Alînin söylemesi ile de bildirilmiş olan kimseleri, kusûrlu göstermek, aşağılamak, bir müslimânın, bir insâflı kimsenin yapacağı şey değildir. Böyle söylenirse, bu ümmetin neresinde hayr ve iyilik kalır? Bir kimseyi sövmek, kötülemek, iyilik olsaydı, ibâdet olsaydı, Kur'ân-ı kerîmde mel'ûn oldukları, kötü oldukları bildirilen, Ebû Cehle ve Ebû Lehebe sövmek emr olunurdu. Bunları söv
mek, çok sevâb olurdu. Herhangi bir kimseyi sövmek, çirkin bir şeydir. Ondan uzaklaşmak, demekdir. Bunun neresinde iyilik vardır? Hele haksız olarak sövmek, iyi bir kimseye sövmek, bir-şeyi yanlış yere koymak olur. Bu da zulmdür. Herşey ve heryer de birbirine benzemez. Her zulm de birbirine benzemez.
Hazret-i Osmân-ı zinnûreyn de, Eshâb-ı kirâmın “radıyalla-hü teâlâ anhüm ecma’în” söz birliği ile, halîfe seçilmişdir. Erkek kadın, o zemânda bulunanların hepsi. Onun halîfe olmasını iste-mişdir. Bunun içindir ki, İslâm âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, (Hazret-i Osmânm halîfe seçilmesindeki söz birliği gibi birlik, diğer üç halîfenin seçilmesinde hâsıl olmamışdır) dedi. Çünki o zemân, çeşidli söylentiler olduğu için, herkes seçim işine çok önem vermişdi. Eshâb-ı kirâmın hepsi seçime katıl-mışdı. [Seyyid Kutb adındaki yazar, bu hakîkatı anlamış olsaydı, (Osmânm halîfe olması, müslimânlar için uğursuz oldu) diyemezdi. Eshâb-ı kirâmın sözbirliğine dil uzatamazdı.]
Kitâbı ve Sünneti, ya’nî Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri, biz-lere Eshâb-ı kirâm bildirdi. Din bilgilerinin dört temel kaynağından biri olan (İcmâ’ı ümmet), Eshâb-ı kirâmın sözbirliği demekdir. Bunların hepsi veyâ birkaçı kötülenirse, yoldan ayrıldı, bozuldu denirse, İslâm dîninin hepsine veyâ bir kısmına güven kalmaz. Allahü teâlânın. Peygamberlerin sonuncusu ve Resûllerin en üstününü göndermesindeki fâide yok olur. Kur’ân-ı kerîmi hazret-i Osman topladı. Dahâ doğrusu, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ile hazret-i Ömer Fârûk topladı “radıyallahü teâlâ anhüm”. Eğer bunlara dil uzatılırsa, âdil olmadıkları söylenirse, Kur’ân-ı kerîme güven kalır mı? Ortada müslimânlık diye birşey kalır mı? Bu işin çirkinliğini, kötülüğünü anlamalıdır. Eshâb-ı kirâmın hepsi âdildirler. Onların Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden bize bildirdiklerinin hepsi doğrudur.
Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” zemânmda Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar ve çekişmeler, nefsin istekleri ile keyf için, mevki’ ve makâm ele geçirmek için değildi. Bunlar ictihâd ayrılığı idi. Anlayışda ayrılmak idi. Bir tarafın ictihâdı, yanlış idi. Bunlar, doğruyu anlıyamamışdı. Ehl-i sünnet ve cemâ’at âlimleri bu muhârebelerde hazret-i Alînin haklı olduğunu ve karşısında bulunanların yanıldıklarını bildirmişlerdir. Fekat, bunların yanılması, ictihâddan dolayı olduğu için, hiçbirine dil uzatılamaz. Hiçbiri kötülenemez. Hazret-i Alînin hakh olduğunu, kar-şısmdakilerin yanıldığını söyleriz. Çünki Ehl-i sünnet âlimleri, böyle söylediler. Fekat, karşısındakilere la’net etmek, Onları kötülemek, taşkınlık olur. Hiç fâidesi olmaz. Belki, söyleyince za-
ran olur. Çünki Onlar da, Resûlullahın Eshâbıdır. İçlerinde, Cennetle müjdelenmiş olanlar ve Bedr gazâsında bulunanlar vardır. Bu gazâda bulunanların günâhları afv edilmişdir. Âhı-retde azâb görmiyecekleri bildirilmişdir. Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, Bedr gazasında bulunanlara "istediğinizi yapın! Sizin her işinizi afv eyledim" buyurdu) bildirilmekdedir. Onların içinde, (Bî'at-i rıdvân) denilen sözleşmede bulunanlar da vardı. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", bu sözleşmede bulunanlardan hiçbirinin Cehenneme gitmiyeceğini bildirmişdir. İslâm âlimleri bildiriyor ki, Eshâb-ı kirâmm "radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în" hepsinin Cennete gidecekleri, Kur'ân-ı kerîmden anla-şılmakdadır. Hadîd sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Mekke feth edilmeden önce, Allah yolunda mallarını verenler ve cihâd edenler, fethden sonra böyle yapanlar gibi değildir. Bunların derecesi dahâ yüksekdir. Allahü teâlâ, fethden önce ve sonra, böyle yapanların hepsine Hüsnâyı söz verdi) buyuruldu. (Hüsnâ), Cennet demekdir. Görüliyor ki, Mekke şehri feth edilmeden önce ve edildikden sonra, Allah yolunda mallarını verenlerin ve cihâd edenlerin Cennete gidecekleri müjdelenmişdir. Bu âyet-i kerîmede mal vermek ve cihâd etmek. Cennete girmek için şart olarak bildirilmemişdir. Onları övmek için bildirilmişdir. Çünki, Eshâb-ı kirâmm hepsi böyle idi. Hepsi, Allah yolunda mallarını vermiş ve cihâd etmişlerdir. Eshâb-ı kirâmm hepsi Cennet ile müjdelenmiş oluyor. Böyle din büyüklerine dil uzatmanın ve kötü gözle bakmanın, insâfdan ve müslimânhkdan çok uzak olacağını düşünmek lâzımdır.
Süâl: Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtmdan sonra, Eshâb-ı kirâmdan birkaçının doğru yoldan ayrıldıklarını, bozulduklarını ve halîfe olmak için makâm ve mevki' elde etmek için, kötü yollara sapdıklarmı ve hazret-i Alînin "kerremallahü teâlâ vecheh" hakkı olan hilâfetini Ondan kapdıklarmı söyli-yenler ve yazanlar oluyor. Hattâ, içlerinde kâfir olanlar da varmış. Bu sözlere ve yazılara göre, Eshâb-ı kirâmdan birçoğunun, Cennetden mahrûm kalacağı anlaşılıyor. Çünki, Sahâbîlik şerefine kavuşmak için, müslimân olmak lâzımdır. Müslimânhkdan çıkdığı, doğru yoldan ayrıldığı söylenen kimsede, Sahâbîlik şerefi kalır mı?
Cevâb: Üç halîfenin "radıyallahü teâlâ anhüm" Cennete gidecekleri, sahih hadîslerle bildirilmişdir. Bu hadîs-i şerifler karşısında, kimse birşey söyliyemez. Bunların küfre kayması, kâfir olması, doğru yoldan sapmaları düşünülemez. Bundan başka hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer "radıyallahü anhümâ" Bed
gazasında bulunmakla şereflenmişlerdir. Bedr gazâsında bulunan-larm geçmiş ve gelecek bütün günâhlarının afv edileceği hadfs-j şeriflerde bildirilmişdir. Bu iki halîfe, Bî'at-i rıdvân sözleşmesinde bulunmakla da şereflenmişlerdir. Bu sözleşmede bulunanların hepsinin Cennete gidecekleri de, sahih hadîslerle bildirilmiş, dir. Hazret-i Osmân, Bedr gazâsında bulunmadı ise de, Resûlul-lah Ona Medînede kalarak zevcesi olan, [Resûlullahın kızı] hazret-i Rukayyenin hastalığının tedâvîsine çalışmasını emr buyur-muşdu. Bedrde bulunanların kavuşacaklarına kendisinin de kavuşacağını bildirmişdi. Bî'at-i rıdvân sözleşmesinde de. Onu Mekkelilere vazîfe ile göndermişdi. Onun yerine kendisi bî'at bu-yurmuşdu. Bunu herkes bilmekdedir. Bu üç halîfenin büyüklüğünü Kur'ân-ı kerîm de bildiriyor. Derecelerinin yüksekliğini âyet-i kerîmeler haber veriyor. Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şeriflerden anlamıyanlarm kuru inâdlarının hiçbir değeri yokdur. Şeyh Sa'dî hazretleri, (Gülistân) kitâbında buyuruyor ki, nazm;
Bir kimse ki, Kur'ândan, hadîsden anlamaz,
Cevâb vermemek gibi, ona cevâb olmaz!
Hazret-i Ebû Bekre dil uzatanlara yazıklar olsun! O büyük Sa-hâbîde küfr ve dalâlet şübhesi olsaydı, Resûlullahın binlerce Sa-hâbîsi, ilmleri ve adâletleri ile sözbirliği yaparak. Onu Resûlul-lahın makâmma geçirmezlerdi. Hazret-i Ebû Bekrin halîfeliğini kabûl etmemek, zemânların en iyisi olduğu hadîs-i şerîfde bildirilmiş olan, o zemânki, otuzüçbin kişiye inanmamak olur. Azıcık düşünebilen kimse, böyle yanlış bir söz söyliyemez. Otuzüçbin müslimânın yanlış bir işde sözbirliği yapdığı ve sapık, bozuk birisini Resûlullahın yerine koyduğu bir zemân, zemânların en iyisi olmak şöyle dursun, iyi bir zemân bile olamaz. Böyle olduğunu bildiren hadîs-i şerîf, [hâşâ] saçma bir söz yapılmış olur. Böyle söyliyen, böyle yazan kimselere Allahü teâlâ akl versin, insaf versin de, din büyüklerine dil uzatmakdan vaz geçsinler! Resû-lullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" sohbetinin, terbiyesinin kıymetini anlasınlar! Hadîs-i şerîfde, (Esbabımı söylerken, Al-Jahdan korkunuz. Esbabım söylenirken. Onlara saygısızlık yapmamak için, Allabdan korkunuz! Benden sonra. Onlara kötü gözle bakmayınız. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana dü.şmanlık etmiş olur) buyuruldu. Daha nc yazayım? Açıkda olan bir şeyi bildirmek için, ne anlatayım' Kur'ân-ı kerîm hazret-i Ebû Bekrin medhleri ile doludur. (\’eİle>l) sûre.si, başdan başa. Onun üstünlüklerini bildirmek için gönderildi. Onun yüksekliklerini, üstünlüklerini bildiren sahih hadisUs
sayılamıyacak kadar çokdur. Onun güzel huyları, kıymetli hâlleri, hattâ Eshâb-ı kirâmın hepsinin iyilikleri, geçmiş Peygamberlerin kitâblarında da bildirilmişdi. Allahü teâlâ, bunu anlatmak için (Feth) sûresinin sonunda meâlen, (Senin Esbabının iyilikleri Tevrâtda ve İncilde de bildirildi) buyuruyor. Ümmetlerin en iyisi olan ve Allahü teâlânm merhametine kavuşmuş olan bu ümmetin en iyisi ve en başda geleni hazret-i Ebû Bekrdir "radıyallahü anh". Ona kâfir ve sapık deniÜrse, başkaları için ne denilmez? Onlar üzerinde hangi yoldan söz açılabilir? Ey, yerleri ve gökleri yok-dan var eden ve gizli ve açık herşeyi bilen Allahım! Kullarının arasındaki ayrılıklarda, haklı olanı sen bilirsin! Doğru yolda olanlara bizden selâm olsun.
Mâl-ü mülke olma mağrûr, deme var mı ben gibi?
Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi
PEYGAMBERLİK NEDİR? MUHAMMED "aleyhisselâm" SON PEYGAMBERDİR ÖNSÖZ
Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyarak, fâideli şeyleri yaratıp göndermekdedir. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken âsî mü'minlerden dilediğini afv edecek, doğruca Cennete ka-vuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı terceme etmeğe başlıyoruz.
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Resûlü Muham-med aleyhisselâma salât ve selâm olsun! Bu yüce Peygamberin temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Eshâbmm hepsine hayrlı düâlar olsun!
Allahü teâlâ, kullarına çok acımakda, onların dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamalarını, âhıretde de sonsuz se'âdete kavuşmalarını istemekdedir. Bunun için, insanlar arasından seçdiği en üstün, en iyi kimseleri Peygamber yapmış, bunlara kitâblar göndererek huzûr, se'âdet yolunu göstermişdir. Se'âdete kavuşmak için, önce kendisine ve Peygamberlerine inanmak lâzım olduğunu bildirmiş, sonra kitâblarındaki tekliflere uymağı emr etmişdir. Böyle inanan ve teklifleri beğenen insana (Mü'min) ve (Müsli-mân) denir.
Allahü teâlânm var ve bir olduğunu ve Peygamberlere nasıl inanılacağını bildirmek için, İslâm âlimleri birçok dilde çok kitâb yazdılar. Kısa, açık, kolay anlaşılır, şübheleri, vesveseleri giderir olarak yazılmış olanlardan arabca (İsbât-ün-nübüvve) kitâbı çok fâidelidir. Bu kitâbı, büyük İslâm âlimi, imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî, onsekiz yaşında iken yazmışdır. (Şerh-i Mevâkıf) kitâbı-
nın son kısmından seçdiği yazılan almış ve bunları açıklamışdır. İlk olarak, urdu tercemesi ile birlikde Pâkistânda basılmışdır. İmâm-ı Rabbânî, 971 [m. 1564] senesinde, Hindistânda Serhend şehrinde tevellüd etmiş, 1034 [m. 1624] de, orada vefât etmişdir.
Bütün insanların, sömürücü ve aldatıcı yayınların şaşırtıcı te’sîrlerinden kurtularak, bu kitâbı dikkat ile ve insâf ile okuyup, dünyâda râhata ve huzûra, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmaları için âcizâne düâlar ederiz.
Çün aşk denizi dalgalandı,
Ol dürr-i yetim zahir oldu.
Şânında buyurdu, Hâlıkı pak,
(Levlâke lemâ halaktül eflâk).
Mahmûdu Muhammedü mübeccel,
Mahbub-i Hüdâ, Nebiyyi mürsel.
Doğdukda o şemsin ziyası.
Doldurdu bütün kâinâtı.
Gördü onu basîr olanlar,
Görmiyor, yalnız kör olanlar.
0gonca, Mekkede açıldı.
Kokusu dünyâya saçıldı.
Zerredir o güneşden el’an.
Alemdeki ilm ile irfân.
Bugün dolduran, rûy-i zemini, timler, o gülün filizi.
01güneşin olmasa berki,
Kim parlatırdı, şarkı-garbı?
Olmasa Endülüs okulu açık.
Kim Avrupaya tutardı ışık.
İlm merkezi Semerkand, Bağdâd,
Etdi, yeryüzünü cehiden âzâd.
Böylece kapladı her yeri,
Hızla envâr-ı Muhammedi.
İnsâf et, ey inadcı insâf.
Meydânda değilmi ilmi eslâf?
Kim eyledi Mustafâ gibi,
Tevhîd-i Cenâb-ı ezelî?
peygamberlik NEDİR KİTÂBININ ÖNSÖZÜ
Kullarına kurtuluş yolunu göstermek için Peygamberlerini gönderen ve Onlardan dördüne büyük kitâb indiren ve kitâbla-rında çarpık, sapık birşey bulunmıyan, Allahü teâlâya hamd ederim. Onun son Peygamberi Muhammed aleyhisselâma indirdiği kitâbı, (Kur'ân-ı kerîm)dir. Kur'ân-ı kerîmde, kullara lâzım olan herşey bildirilmiş, inanmıyanlar azâb ile korkutulmuş, islâmın şartlarını yapan mü'minler Cennet ile müjdelenmişdir. Allahü te-âlâ kullarının dinlerini, Muhammed aleyhisselâmı göndermekle temâmladı. İslâm dîninde olanlardan râzı olacağını bildirdi. Geçmiş zemânlarda da, açık âyetleri ve büyük mu'cizeleri bulunan Peygamberleri kullarına gönderdi. Muhammed aleyhisselâmdan sonra hiç Peygamber gelmiyeceğini Kur'ân-ı kerîmde bildirdi. Kör olanın yol gösterenlere teslîm olması gibi ve çâresizlikden şaşırmış olan hastanın merhametli tabîblere kendini teslîm etmesi gibi, insanlarm da, aklın eremiyeceği fâidelere kavuşabilmeleri ve felâketlerden kurtulabilmeleri için, gönderdiği Peygamberlere teslîm olmalannı diledi. Muhammed aleyhisselâmı. Peygamberlerinin en üstünü, en merhametlisi yapdı. Onun milletini, en âdil ümmet eyledi. Onun dînini, hepsinden olgun eyledi. Onun hâlinde aşırılık ve noksanhk ohnadığmı ve derecesinin üstünlüğünü ve bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu kitâbmda âyetlerle bildirdi. Birliğini ve hiçbirşeye benzemediğini anlatmak için ve kullarının bilgilerinin ve işlerinin düzenlenmesi ve hasta kalblerinin tedavisi için. Onu kullarına son Peygamber olarak gönderdi. Ona ve Âline ve Eshâbma, bizden gece, gündüz, çok çok salât ve selâmlar olsun! Onlar, doğru yolu gösteren yıldızlar ve karanlıkları aydınlatan ışık kaynaklarıdır.
Bihniz ki, Allahü teâlânm merhametine çok muhtâc olan bu kul, ya'nî Abdül'ehad oğlu Ahmed [İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî], Allahü teâlâdan, kendisini ve dedelerini ve hocalarını ve talebelerini, kıyâmet gününün azâblanndan korunmasını diledik-den sonra, derim ki. Peygamber gönderilmesi lâzım olduğuna ve Kur'ân-ı kerîmde ismleri bildirilen yirmibeş Peygambere inan-makda ve son Peygamberin getirdiği dîne uymakda, zemânımız insanlannın gevşekliklerini ve bunun yaygmlaşdığım üzülerek gördüm. Hattâ, Hindistânda öyle oldu ki, mevki' sâhibi, güçlü kim-
selerden ba'zısı, islâmiyyete tam uyan sâlih müslimânlara işkence ediyorlar. Peygamberlerin sonuncusunun mubârek ismini alaya alanlar ve analarının, babalarının koydukları mubârek ismle-ri uydurma ismlerle değişdirenler türedi. Kurban bayramında, müslimânın kesmesi vâcib olan sığırın kesilmesi Hindistânda yasak edildi. Câmi'ler yıkılıyor veyâ müze, depo yapılıyor. İslâm mezarlıkları, oyun yeri, çöplük yapılıyor. Kâfirlerin kiliseleri, eski eser diyerek onarılıyor. Onların ibâdetleri, bayram günleri, müs-limânlarca da kutlanıyor. Sözün kısası, İslâm dîninin îcâbları, âdetleri tahkir ediliyor. Yâhud, büsbütün terk ediliyor. Bunlara gericilik deniyor. Kâfirlerin, dinsizlerin âdetleri, bozuk dinleri, ahlâksızlıkları, hayâsızlıkları övülüyor. Bunların yayılmasına çalışılıyor. Hind kâfirlerinin bozuk, iğrenç kitâbları, romanları, şarkıları müslimânlarm diline çevrilerek piyasaya sürülüyor. B öylece, İslâm dîninin, islâmın güzel ahlâkının yok edilmesine çalışılıyor. Bunun sonucu olarak, müslimânlarm îmânları gevşemekde, inanmıyanlar, inkâr edenler türemekdedir. Hattâ, küfr hastalığının tabîbleri olan din adamları da, bu âfete yakalanmakda, felâkete sürüklenmekdedirler.
Müslimân çocuklarının îmânlarının böyle bozulmasına sebeb olan peyleri araşdırdım. Şübhelerinin nereden geldiğini tedkîk et-dim. îmânlarındaki gevşekliğin yalnız bir sebebi olduğunu anladım. Bu sebeb de, Resûlullahdan bugüne kadar, çok zemân geçmiş olması ve geri kafalı, kısa görüşlü ve din câhili birkaç siyâset adamı ile fen adamı geçinen birkaç câhilin din üzerindeki sözlerinin doğru sanılmasıdır. Bu fen yobazlarının yazılarını okuyup inanan ve bunun için kendilerine aydın, ilerici adını veren birkaç kimse ile konuşdum. Bunların dahâ çok. Peygamberlik makâmı-nı anlamakda yanıldıklarını gördüm. (Peygamberler, insanların birbirleri ile iyi geçinmeleri, iyi huylu olmaları için çalışmışlardır. Bunun, âhiret hayâtı ile bir ilgisi yokdur. İyi geçinme yollarını ve güzel huyları felsefe kitâbları da bildirmekdedir. İmâm-ı Mu-hammed Gazâlî (İhyâ-ül-ulûm) kitâbmı dörde ayırmış. Birisinde güzel huyları bildirmiş. Bunlara (Münciyyât) demiş. Üçünde de nemâzı, orucu ve diğer ibâdetleri yazmışdır. Bu.kitâbı, felsefe ki-tâbları gibidir. Bu da, ibâdetlerin müncî olmadığını, kurtuluşun güzel huylarla olacağını gösteriyor) diyenleri çok gördüm. Çoğu da, (Peygamberi, âyetlerini ve mu'cizelerini işitip de, aradan asr-1ar geçmiş olduğu için, bu habere inanmıyan kimse, dağda, çölde yaşayıp da. Peygamberi hiç işitmiyen kimse gibidir. Bunun îmân etmesi lâzım olmadığı gibi, birincisine de lâzım olmaz) dediler.
Bunlara karşılık deriz ki, Allahü teâlâ, insanları olgunlaşdır
mak ve kalblerindeki hastalıklarını tedâvî etmek için, ezelde merhamet ederek, Peygamberler göndermeği dilemişdir. Pey, gamberlerin, bu vazifelerini yapabilmeleri için, itâ'at etmiyenle. ri korkutmaları, itâ'at edenlere müjde bildirmeleri lâzımdır. Âhi-retde, birinciler için azâb, İkinciler için sevâb bulunduğunu haber vermeleri lâzımdır. Çünki insan, kendine tatlı gelen şeylere kavuşmak ister. Bunlara kavuşabilmek için, doğru yoldan sapar, gü-nâh işler. Başkalarına kötülük yapar. İnsanları kötülük yapmak-dan korumak, dünyâda ve âhiretde râhat ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamak için, Peygamberlerin gönderilmesi lâzımdır. Dünyâ hayâtı kısadır. Âhiret hayâtı sonsuzdur. Bunun için, âhiret hayâtındaki se'âdeti kazanmak önce gelmekdedir. Eski felsefecilerden ba’zıları, kendi görüş ve hayâlleri ile hâzırladıkları kitâb-larm sürümlerini artdırmak için. Peygambere inen kitâblarda okudukları ve bunlara inananlardan işitdikleri, ahlâkı güzelleş-dirmek ve fâideli işler yapmak yollarını bunlara karışdırdılar. Hüccet-ül-islâm imâm-ı Muhammed Gazâlînin, kitâbında ibâdetlere de yer vermesine gelince, fıkh âlimleri ibâdetlerin nasıl yapılacaklarını bildirdiler, inceliklerini anlatmadılar. Çünki, onların maksadı, ibâdetlerin doğru yapılmasının şartlarını ve şeklle-rini bildirmekdi. İnsanların içlerine, kalblerine bakmadılar. Bunları bildirmek, tesavvuf âlimlerinin vazifesi idi. İmâm-ı GazâK, bedenlerin ve görünen işlerin iyileşmesini sağlıyan din ile, iç âlemin temizliğine kavuşduran tesavvuf bilgilerini birleşdirdi. Kitâbın-da bu ikisine de yer verdi. İkincisine (Münciyyât), ya'nî felâket-den kurtarıcı bilgiler ismini verdi ise de, ibâdetlerin de müncî olduklarını bildirdi. İbâdetlerin kurtarıcı olmalarını sağlamak, fıkh kitâblarından öğrenilir. Kurtarıcı olan kalb bilgileri, fıkh kitâb-larından öğrenilmez. Bunu dahâ iyi anlamak için, bu kitâbda bildirdiğim, O yüce imâmın sözlerini okumalıdır.
Tıb adamı Calinosu ve nahv âlimi Amr Sîbeveyhi görmedik. Bunların o ilmlerde mütehassıs olduklarını nerden anladık? Tıb ilminin ne demek olduğunu biliyoruz. Calinosun kitâblarmı okuyor, sözlerini işitiyoruz. Hastalara ilâç verdiğini, derdlerden kurtardığını öğreniyoruz. Buradan, onun tabîb olduğuna inanıyoruz değil mi? Bunun gibi, nahv ilmini bilen bir kimse, Sîbeveyhin ki-tâblarmı okuyup, sözlerini işitince, onun nahv âlimi olduğunu anlar ve inanır. Bunlar gibi, bir kimse peygamberliğin ne olduğunu iyi anlar ve Kur'ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri incelerse, Muhammed aleyhisselâmın, peygamberliğin en yüksek derecesinde olduğunu iyi anlar. O iki âlime olan îmân hiç sarsılmadığı gibi, câhillerin, sapıkların iftirâları, lekelemeleri, onun Muhammed alev-
hisselâma olan bu înaâmnı biç sarstnaz.. Çünbi, Wubammed a\ey-hisselâmm bütün sözleri ve bütün barek.et\eri, insanların olgunlaşmalarına rehberlik etmekde, îmânlarının ve işlerinin doğ,ru ve fâideli olmalarını sağlamakda ve kalblerindeki hastalıkların te-dâvîsine ve kötü ablaklarının giderilmesine ışık tutmakdadır.
Peygamberlik de, bu demekdir.
Dağda, çölde [ve komünist memleketlerde^\ yaşayıp da, Peygamberleri işitmemiş olana C^âKik-u\-cebeV) denir, bunların Peygamberliğe ve Peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkin değildir. Bunlara Peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar ma'zûr görüldü. Peygambere inanmaları emr olunmadı. Bunlar için Kur' ân-ı kerîmde, İsrâ sûresinin onbeşinci ayetinde, (,Pey-gamber göndermeden önce, azâb yapmay\zl> buyuruldu. \Bunlar hayvanlar gibi, besâbdan sonra, ölecekler. Cehennem azabı ve Cennet ni’meti görmeden, ebedî olarak yok edileceklerdir. Kafirlerin baliğ olmıyan çocukları için de böyledir.^
Din bilgilerini din cabillerinin kitablarından ve din düşmanlarının zehrli kalemlerinden edinenlerin şüblıelerini, vesveselerini gidermek için, bildiklerimi açıklamağı düşündüm. Blatta, bunun kendime bir vazîfe, insanlığa borcum olduğunu g,ördüm.
Bu kitabı yazarak, peygamberlik ne demek olduğunu ve Mu-hammed aley hissel âmin, peygamberliğin tam sahibi olduğunu bildirmeğe ve buna inanmıyanların şübhelerini gidermeğe ve kendi akllarına ve görüşlerine dayanarakbuhaMhati örtbas etmeğe kalkışan birkaç fen yobazının biyânetlerini, zararlarım ortaya koymağa çalışdım. İslâm âlimlerinin kitâblarrndanvesrkaiar vererek ve âciz düşüncelerimi de ekleyerek onların lltrrâiarrm çürütmeğe uğraşdım. Kitâbımıbir mukaddeme İle Iklmakaie (^arıa söz) olarak hâzırladım. Başlangıcı da iklbabse ayırdım. M\abü teâlânın yardımına güvenerek yazmağa başVıyornm.
Seyyid Şerîf-i Cürcânînin (Şerh-i Mevâkıf) kitâbının son kısmında diyor ki, kelâm ilminin âlimlerine göre, Allahü teâlânın, (Seni şu yerlerdeki insanlara veyâ bütün insanlara gönderdim), yâhud, (Benden kullarıma bildir!) veyâ bunlar gibi dediği kimseye (Nebî), ya'nî (Peygamber) denir. Peygamber olmak için, insanda riyâzet ve mücâhede gibi, ba'zı şartların bulunması veyâ buna elverişli olarak doğmuş olmak lâzım değildir. Allahü teâlâ, dilediğini seçerek, bunu ihsân eder. O, herşeyi bilir ve en iyisini yapar. İrâde etdiğini yapar. Herşeyi yapmağa kâdirdir. Kelâm âlimlerine göre. Peygamberin (Mu'cize) göstermesi de şart değildir. Başkalarının, Onun Peygamber olduğunu anlamaları için, mu'cize göstermesi şartdır dediler. Yoksa, Peygamber olması için şart değildir. Eski yunan felsefecilerine göre. Peygamber olmak için, üç şart lâzımdır: Gaybdan haber vermek. Ya'nî geçmişde olmuş ve gelecekde olacak şeylerden kendisine sorulanları bildirmek. Hârika işler, ya'nî aklın, fennin yapamıyacağı şeyleri yapmak. Üçüncüsü, meleği cism ve şekllenmiş olarak görmek ve Allahü te-âlânın (Vahy) etdiği sözü melekden işitmek şartdır, dediler.
Peygamberin bütün gaybları bilmesi, bizce de, onlarca da lâzım değildir. Ba'zılarmı bilmek ise, yalnız Peygambere mahsûs değildir. Riyâzet çekenlerin, ya'nî yalnız olarak bir odaya kapanıp, ölmiyecek kadar az yiyip içenlerin ve şu'ûru giden ba'zı hastaların, uyuyanların, ba'zı gaybları haber verdiklerini felsefeciler de kabûl etmekdedir. Peygamberle bunlar, bu bakımdan birbirlerine benzer. Onların gayb dedikleri, belki (Hârik-ul'âde) olan, ya'nî âdet olmıyan, sık rastlanmıyan şeyler demekdir. Bunlar ise, hakîkî gayb değildir. Bunları bilmek ve bir iki kerre haber vermek, âdetin dışına çıkmak olmaz. Peygamber ile başkalan, bununla birbirlerinden ayırd edilirler. Allahü teâlânın bildirdiği hakîkî gaybları Peygamberlerin bileceklerini, kelâm âlimleri de bildiriyorlar. Fekat gaybı bilmek Peygamber için şart değildir, diyor
1ar. Felsefecilerin gaybı bilmek için ileri sürdükleri, yukarıda yazılı sebebler de doğru değildir. İslâm dîninin esâslarına uymamak-dadır. Bundan başka, bu sebeblerle gaybı bilmek, ayn bir mes’e-ledir. Âdet dışında şaşılacak şeylerdendir. Bunlar üzerinde ayrıca durmanın fâidesi yokdur.
Âdet dışı (Hârik-ul'âde) şeyler, meselâ cismlere, maddelere, dilediği gibi te'sır etmek, istediği zemân, rüzgâr, zelzele, yangın hâsıl etmek, dilediği zemân geminin batması, insanın ölmesi, zâlimlerin belâya yakalanması gibi şeyler, insan rûhunun cismlere te'sır etmesidir. Hakîkatde, cismlere te'sır eden yalnız Allahü te-âlâdır. Allahü teâlâ, düediği zemân, düediği kimsede bu te'sîri hâsıl eder. Bunun için, âdet dışı, şaşırtıcı şeyler, yalnız Peygamber içindir, denilemez. Bunu felsefeciler de kabûl etmekdedîr. O hâlde, Peygamber, başkalarından, bu sûretle nasıl tefrik edilebilir?
Eski yunan felsefecileri. Peygamber olmıyanlardan da şaşılacak şeyler hâsıl olabilir, diyorlar ise de, bunların sık sık olmasını ve hârik-ul'âdenin (t'câz) derecesine ulaşacağını kabûl etmiyorlar. Peygamberlerden böyle hârik-ul'âde şeyler hâsıl olduğu için. Peygamber ile başkaları birbirlerinden ayrılır, diyorlar.
Felsefecilerin, Peygamberlere melek görünmesi ve Allahın (Vahy) etdiği sözleri onlara bildirmesi şartdır, demeleri, kendi felsefelerine uygun değildir. îmân sâhiblerini aldatmak için böyle söylüyorlar. Çünki onlara göre, melek, madde değildir. Söylemez. Ses vermek için madde olmak lâzımdır demekdedirler. Ses, hava dalgalarından hâsıl olmakdadır. Felsefecilerin bu şartları, belki, melekler şekl alır, cism hâline girerek görünür, konuşur demek olabilir de deriz.
İkinci Bahs
MU'CÎZE NE DEMEKDİR?
Bize göre, (Mu'cize), Peygamber olduğunu söyliyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir. Mu'cizenin şartlan vardır;
1— Allahın, mu'tâd sebebler olmadan yapmasıdır. Çünki, Onun Peygamberini tasdik etdirecekdir.
2— Hârik-ul'âde olmalıdır. Âdet olan şeyler, meselâ güneşin hergün şarkdan doğması, ilkbehârda çiçeklerin açması, mu'cize olmaz.
3— Bunu, başkalarının yapamaması lâzımdır.
4— Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zemân hâsıl olmalıdır.
5— İstediğine uygun olmalıdır. Meselâ şu ölüyü dirilteceğim, deyince, başka hârika hâsıl olursa, meselâ dağ ikiye ayrılır
6— İsteyip de hâsıl olan mu'cize, kendisini yalanlamamalıdır. Meselâ, şu hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan (Bu yalancıdır) derse, mu'cize olmaz.
7— Mu'cize, peygamber olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. îsâ aleyhisselâmın beşikde konuşması, kuru ağaçdan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhis-selâm çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi, öncedpn hâsıl olan hârikalar, mu'cize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (İrhâs) denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir. Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler. Kerâmet-leri görülür. Mu'cize, peygamber olduğunu bildirdikden az zemân sonra hâsıl olabilir. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zemân mu'cize olur. Fekat, hâsıl olmadan önce, onun peygamber olduğuna inanmak lâzım olmaz.
Mu'çizenin. Peygamberin doğru söylediğini göstermesi, yalnız aklın îcâbı değildir. Ya'nî bir işin, bunu bir yapanın bulunduğunu belli etmesi gibi değildir. Çünki, aklın birşeyi, başka şeyin delüi, alâmeti olduğunu anlaması için, o iki şey arasında bir bağlantı bulunması lâzımdır. Delil görülünce, bağlantısı bulunan şeyin varlığı anlaşılır. Başka şeyin varlığı anlaşılmaz. Mu'cize böyle değildir. Meselâ, göklerin parçalanması, yıldızların dağılmaları, dağların dağı-hp toz olmalan, dünyânm sonu geldiği, kıyâmet kopacağı zemân ola-cakdır. O zemân Peygamber gönderilmek zemânı değildir. Bunlar, her Peygamberin haber vermiş oldukları mu'cizelerdir. Fekat, işitenlerin, bunların mu'cize olduklarını bilmeleri lâzım gelmez. Bir velîden hâsıl olan kerâmetin. Peygamber olduğunu söyliyen diğer kimse ile bağlılığı olmadığı hâlde, o Peygamber için mu'cize olması da böyledir. Buraya kadar bildirdiklerimizi, Seyyid Şerîf Cürcâ-nî hazretleri (Şerh-ı mevâkıf) kitâbmda uzun uzun yazmakdadır.
Âlimlerin çoğuna göre, mu'cize gösterirken, açıkça (Tehaddî) etmek, ya'nî, (Siz de yapınız! Yapamazsınız!) demek şart değil ise de, mu'cizenin ma'nâsmda tehaddî vardır. Kıyâmet hâllerinden ve ileride olacak şeylerden haber vermekde tehaddî olamıyaca-ğı için, bunlar kâfirlere karşı mu'cize değildir. Mü'minler bu haberlerin mu'cize olduklarına inanırlar. Evliyânm kerâmetleri de, peygamberlik iddi'â etmedikleri için ve tehaddî bulunmadığı için, mu'cize olmazlar. Tehaddîbulunmıyan böyle hârika işlerin, peygamberlik iddi'â eden kimsenin doğruluğunu göstermemele
ri, mu'cizelerin de göstermemesini îcâb etdirmez. Mu'cizeden beklenen de budur.
Süâl: Mu'cizelerin, peygamberlik iddi'â eden kimsenin doğru söylediğini isbât etmesi, hârika şeyler oldukları içindir. Bunu is-bât etmekde mu'çizenin husûsî bir te'sîri var mıdır?
Cevâb: İşin içyüzü böyle değildir. Mu'çizenin peygamberlik ’id-di'âsmm doğru olduğunu isbât etmesi, başkalarının bunu yapamadıkları içindir. Bu da, mu'çizenin husûsî te'sîri var demekdir. Hattâ asi isbât eden budur.
Süâl: Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri, (Mevâkıf) kitâbını şerh ederken, (Naki, yalnız başına delîl olmaz. Çünki, Peygamber olduğunu söyliyenin doğru olmasına inanmak da lâzımdır. Bu da, aklın kabûl etmesi ile olur. Akl, mu'cizeyi görünce. Peygamberin doğru söylediğine inanır) diyor. Cürcânînin bu sözü, mu'çizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğunu göstermesinin akl ile anlaşıldığını bildiriyor. Hâlbuki, biraz önce, akl ile anlaşılmaz de-mişdi. Bu iki sözü birbirini çürütmüyor mu?
Cevâb: Yukarıdaki söz, doğru sözlü olduğunu gösteren mu'cizeyi aklın incelediğini bildiriyor. Mu'çizenin, doğru sözlü olmanın anlaşılmasını göstermesinde aklın te'sîri olup olmadığını bildirmiyor. Aklın te'sîri olduğunu söylediğini kabûl etsek bile, bu iş yalnız akl ile anlaşılır demiyor. Aklın bu işde hiç te'sîri olmaz diyen kimse yokdur ki, sözlerin birbirlerini çürütmesi düşünülsün. Seyyid hazretleri naklî mu'cizeyi anlatırken öyle söylemişdir ki, orada böyle söylemek yakışır.
Mu'çizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğuna delâlet etmesi, ya'nî göstermesi, işitmekle hâsıl olan inanmak da değildir. Tabî'î olan bir delâletdir. Ya'nî mu'cize görülünce, Allahü teâlâ, bunu görende. Peygamber olduğunu söyliyenin doğru sözlü olduğuna bilgi yaratmakdadır. Allahü teâlânm âdeti böyledir. Çünki, yalancının mu'cize göstermesi mümkin ise de, vâki' değildir. Peygamber olduğunu bildiren kimse, bir dağı havaya kaldırsa, (Bana inanırsanız, bu dağ yerine gider. İnanmazsanız, başınıza iner) dese, inanmak istediklerinde, dağın yerine doğru gitdiğini, inanmamağı niyyet etdiklerinde, üzerlerine doğru geldiğini görseler, bunun doğru sözlü olduğu âdet-i ilâhiyye olarak anlaşılır. Evet, böyle kesin mu'çizenin yalancıdan zuhûru aklen mümkin ise de, Allahü teâlânm âdeti değildir. Ya'nî hiç görülmemişdir. [Yalancının mu'cize göstermesini akl kabûl eder. (Allah herşeye kâ-dirdir. Bunu da yapabilir) der. Aklın âdete uygun olmıyan bu hükmü, hattâ bu hükme uygun olayların nâdiren görülmesi, Allahü teâlânm âdeti olan olaylara olan bilgimize zarar vermez. Mese
Jâ Deccâlın öldürmesi, diriltmesi, onun yalancı olduğuna olan bil. gimizi değişdirmez. Nemrudun ateşinin Ibrâhîm aleyhisselâniı yakmaması, Allahü teâlânın ateşe yakıcılık vermesi âdetini değiş, dirmez. Hâlbuki, aklın delil ile edindiği bilgiye uymıyan olayın gö rülmesi, bu bilgiye zarar verir]. Buna misâl olarak demişler ki, ada mm biri, bir Pâdişâhın elçisi olduğunu söylemiş. Bana inanmıyorsanız, bu mektûbumu sultâna götürün demiş. Mektûbda, (Senin elçin olduğum doğru ise, tahtından in, yerde otur!) demiş. Mek tûbu sultâna götürmüşler. Okuyunca, inip yere oturmuş. Gören 1er, bunun doğru söylediğine kesin olarak inanırlar. Bu inanış, bi şeyi görüp, bundan görmediği başka şeyi anlamak ya'nî (Gâibi şâ hide kıyâs etmek) gibi değildir. Çünki mu'cize, doğru sözlü olma ğı kesinlikle bildirmekdedir. Mu'tezile mezhebine göre, yalancı nın mu'cize göstermesi mümkin değildir.
Sihr ve benzeri şeyler, ba'zı şeylerin sebeblerini yaparak, o şey lerin meydâna gelmelerini sağlamakdır. Ba'zan da mevcûd olmı-yan şeyi, varmış gibi göstermekdir ki, dışarda yok olduğu hâlde, vehmde ve hayâlde var görünür. Bunlar, hârika değildir.
[Hücre, canlıların, canlılık özelliğini taSıyan en küçük parçasıdır ve cansızlardan ayrılan başlıca karakterdir. İnsan vücûdu, ortalama 30 trilyon hücreden meydâna gelmiş muazzam bir fabrikadır. Hücre, ışık dalgalarından aldığı elektrikle çalışır.
Molekül, bir kimyâsal maddenin özelliğini taşıyan en küçük parçasıdır ve bir veyâ çok atomdan meydâna gelmişdir. Maddenin en küçük yapı taşı da atomdur. Moleküllerin büyüklüğü 3.3 X 10’ gramdır. 10 milyar atom yan yana konsa, bir milimetre uzunluğunda olur. Atomun yarı çapı 10’^ cm’dir. Çekirdeğin yan çapı da 10’ cm’dir. İnsanın büyüklüğü ise 10 atom, güneş de 10 insan kadardır.
Atom çekirdeği, nötron ve proton parçalarından meydâna gelmişdir. Protonlar 1.67 X10’ gr., nötronlar ise 1.675x10“' gram kadardır.
Elektronlar, atom çekirdeği etrâfında sâniyede 100.000 km hız civârında dönerler. Bu hızla giden bir uçak, sâniyede dünyâyı 2 def’a râhat râhat dolaşır.
Bu bilgiler, Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu ve kudretinin sonsuz olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğunu açıkça göstermekdedir. Aklı ve insâfı olan, bunu hemen anlar. Nefsine, zevkine düşkün olan anlamak istemez. Anlıyan, dünyâda ve âhıretde râhat eder. Sonsuz se’âdete kavuşur. Anlamıyan, dünyâda rezîl ve sefîl olur. Âhıretde de Cehennem ateşinde
Burada (Bi'set)i, ya'nî Peygamber gönderilmesini ve bunun lâzım olduğunu bildireceğiz. însan, yaratılışında herşeyden habersizdir. Hâlbuki, insanın dışındaki mahlûklar o kadar çokdur ki, Al-lahdan başka kimse bilmez. Böyle olduğunu, (Müddessir) sûresinin otuzbirinci âyeti bildirmekdedir. Çocuk, (İdrâk) âletleri ile âlemleri anlamağa başlar. Mahlûkların her cinsine bir (Âlem) diyoruz. İnsanda ilk yaratılan idrâk âleti (Lems), dokunma hâs-sasıdır. însan, bu hâssası ile, soğuğu, sıcağı, yaşı, kuruyu, yumuşağı, katiyı ve benzerlerini idrâk eder, anlar. Lems hâssası renkleri, sesleri anlıyamaz. Bunları yok sanır. Sonra görme hâssası yaratılır. Bununla, renkler, sekiler anlaşılın Bu âlem, ya'nî görmekle anlaşılan şeyler, lems âleminden, dahâ geniş, dahâ çokdur. Sonra, işitme hâssası açılır. Bu his organı ile sesler, nağmeler anlaşılır. Sonra (Zevk), ya'nî tat duyma hâssası yaratılır. Sonra, koku alma hâssası yaratılır. Böylece (His âlemi)ni tanıtan beş duygu kuvveti temâmlamr. Yedi yaşma doğru (Temyiz) kuvveti yaratılır. Bununla, his kuvvetleri ile anlaşılamıyan şeyler anlaşılır. Bu kuvvet, his kuvvetleri ile idrâk olunan, anlaşılan şeyleri birbirlerinden ayırın Dahâ sonra akl yaratılın Akl, temyîz kuvveti ile ayrılmış, başka başka oldukları, fâideli, zararlı, iyi, fenâ oldukları anlaşılan şeylerden, lâzım, câiz, mümkin, muhal ya'nî imkânsız olanları ayırın Akl, temyîz ve his kuvvetlerinin anlıyamadığı şeyleri anlan Allahü teâlâ, ba'zı seçdiği kullarında, akldan sonra başka bir kuvvet dahâ yaratın Bununla, aklın bilemediği, bulamadığı şeyler ve ilerde olacak şeyler anlaşılın Buna (Nübüvvet) ya'nî peygamberlik kuvveti denir. Temyîz kuvveti, akl ile anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunlara inanmıyor. Akl da, peygamberlik kuvveti ile anlaşılan şeyleri anlıyamadığı için, bunların var olduklarına inanmıyor, inkâr ediyor. Anlamadığını inkâr etmek, anlamamanın, bilmemenin ifâdesi oluyor. Bunun gibi, kör olarak dünyâya gelen kimse, renkleri, şeklleri hiç işitmese, bunları bilmez. Varlıklarına inanmaz. Allahü teâlâ. Nübüvvet kuvvetinin de bulunduğunu kullarına bildirmek için, bu kuvvetin benzeri olarak, insanlarda rü'yâyı yaratdı. İnsan ilerde olacak şeyi
açıkça veyâ (Âlem-i misâl)deki şekli ile ba'zı rü'yâda görmekde-dir. Rü'yâyı bilmeyen birine, (İnsan ölü gibi baygın düşüp, düşünce ve hislerinin hepsi gidince, aklın ermediği, gayb olan şeyleri görüyor) denilse, inanmaz. Böyle şeyin olamıyacağmı isbâta kalkışarak, (İnsan etrâfmı his kuvvetleri ile anlıyor. Bu kuvvetler bozulursa, birşey idrâk edemiyor. Hele hiç işlemedikleri zemân, hiçbirşeyi anlıyamaz) der. Böyle bozuk mantık yürütür. Akl ile bilinen şeyleri his kuvvetleri anlıyamadıkları gibi. Nübüvvet kuvveti ile bilinen şeyleri akl anlıyamıyor.
Peygamberlik kuvvetinin bulunduğunda şübhesi olanlar, bunun mümkin olmasında veyâ mümkin ise de, vâki' olmasında şübhe ediyorlar. Bunun mevcûd ve vâki’ olması, mümkin olduğunu göstermekdedir. Bunun mevcûd olduğunu da. Peygamberlerin, aklın ermediği bilgileri haber vermeleri göstermekdedir. Akl ile, hesâb ile, tecribe ile anlaşılamıyan bu bilgiler, ancak Allahü teâlânın (İlhâm) etmesi ile, ya'nî Peygamberlik kuvveti ile anla-şılmışdır. Peygamberlik kuvvetinin bundan başka özellikleri de vardır. Bir özelliğinin benzeri olan rü'yâ, insanlarda bulunduğu için, biz de, misâl olarak bunu bildirdik. Başka özellikleri, tesav-vuf yolunda çalışanlarda zevk yolu ile hâsıl olur. Bildirdiğimiz bu özellik de, peygamberliğe inandırmak için vesika olarak yetişir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî de, (El-münkız-ü anid-dalâl) kitâbın-da peygamberliğe inandırmak için, vesika olarak bu özelliği yaz-mışdır.
Eski yunan felsefecilerine göre, peygamberliğe inanmak fâide-lidir. (Çünki, akla yardımcıdır. Allahın varlığını ve kuvvetini, ilmini düşünmek böyledir. Aklın ermediği, nice fâideli şeyler de, Peygamberden öğrenilir. Tekrâr dirilmek ve âhiret bilgileri ve ba'zı işlerin iyi olduklarının bilinmesi ve ba'zılarınm fenâ olarak bilinmesi, ba'zı gıdâlarm, ilâçların zararlı olup olmadıklarının bilinmesi böyledir) derler.
Peygamberliğe inanmıyanlar diyorlar ki:
1— Peygamber olarak gönderilen kimsenin, (Seni Peygamber olarak gönderdim. Benim tarafımdan kullarıma söyle!) diyenin Allah olduğunu bilmesi lâzımdır. Allahı tanımak, bilmek için ise, bir yol yokdur. Bu sözü söyliyen cin olabilir. Din sâhiblerinin hepsi, cinnin varlığına inanmakdadır.
Cevâb: Gönderilen kimse, gönderilmiş olduğunu mu'cize ile isbât etmekdedir. Mu’cizeyi yapan Allahdır. Cin yapamaz. Hiçbir mahlûk da yapamaz.
2— Peygambere (Vahy) getiren melek, cism ise, orada bulu-
nanların hepsine görünmesi lâzımdır. Görülmediğini siz de söylüyorsunuz. Cism değilse, rûh ise, bunun söylemesi ve işitilmesi olamaz. Eğer cevâb olarak, (Peygambere Allahü teâlâdan vahy getiren melek cismdir. Allahü teâlâ, bunun görünmemesini iste-mekdedir. Göstermemeğe de kâdirdir) derseniz, önümüzdeki dağı görmememiz ve yanımızda çalan davulun sesini işitmememiz lâzım gelir. Bu ise, safsatadır.
Cevâb: Vahyi getiren melekdir. Melek, latîf, şeffâf cismdir. Renksiz olan şeffâf cismlerin görülmesi Allahü teâlânm âdeti değildir. Hava, cismdir. Fekat, şeffâf ve renksiz olduğu için görül-memekdedir. Katı cismler görülmez deseydik, o zemân safsata olurdu. Rûhlarm, görünür cism hâlini alarak söylemesi ve bunun işitilmesi mümkindir ve çok vâki' olmuşdur.
3— Peygambere inanmak için. Onun peygamber olduğunu anlamak lâzımdır. Bu da, uzun zemân incelemekle olabilir. Peygamberi hemen tasdik etmek mecbûriyyeti abes olur.
Cevâb: Peygamberin hârikalarını, mu'cizelerini görüp de, doğru söylediğini anlamamak olamaz. Bunları görenlerin ve işitenlerin, hemen anlayıp inanmaları lâzımdır.
4— Peygamberin, fâideli şeyleri emr etmesi, zararlı şeyleri yasak etmesi vazifesidir. Bu ise, doğru birşey değildir. Çünki, bu iş, kulları cebr etmek, zorlamak olur. (Kulun işini Allah yaratır. Kulun bu işde te'sîri olmaz) diyorsunuz. Kulu, elinde olmıyan bir işi yapmağa zorlamak olur.
Cevâb: Kulun kudreti, işin yaratılmasına te'sır etmez ise de, yapılmasını istemek ve işin sebeblerini hâzırlamak kulun elindedir. Buna (Kesb) denir. Kula, kesb etmesi için emr olundu. Böyle emr olunması doğrudur.
5— Kul, emri yapmak için yorulacakdır. Yapmazsa, kendisine azâb yapılacakdır. Bunun ikisi de kula zararlıdır. Allahü teâlâ, hakimdir. Zararlı iş yapmaz.
Cevâb: Buna karşılık deriz ki, emrlerin hepsi dünyâ için ve âhı-ret için fâidelidirler. Fâideleri, yapılmalanndaki yorgunlukdan kat-kat çokdur. Az bir yorgunlukdan kurtulmak için, bu fâideleri elden kaçırmak akla uygun değildir.
6— Emrin yapılmasındaki yorgunluk karşılığı bir fâide olmazsa, bu emri vermek abes olur. Fâidesi varsa, fekat hepsi Allaha yararsa, Allahü teâlâ, kullarına muhtâc demek olur. Bu da doğru değildir. Fâidesi insana ise, fâideli şeyi emr edip, bunu yapmıyana azâb etmek de, akla uygun değildir. Çünki, bu emr, kendine fâideli olan şeyi yapî Yapmazsan, sonsuz olarak canını yakarım demekdir.
Cevâb: Aklın güzel, çirkin, abes demesi, her zemân doğru olmaz. Allahü teâlânın her işinin fâideli olması lâzımdır, demek de doğru değildir. Bunu ileride isbât edeceğiz. Sonsüz azâb yapılması, fâide elde edilmediği için değildir. Sâhibinin, yaratıcısının emrini yapmadığı içindir. Emrini yapmamak, ona ihanet, horlamak, kıymet vermemek olur.
7— Allahü teâlâ, kulunun yapamıyacağmı, kendine fâideli olan şeyi yapmak istemiyeceğini bildiği hâlde, niçin bunu yapmasını emr ediyor? Bu emr, kuluna zararlı, çirkin olmaz mı?
Cevâb: Bu emr kuluna zarar olur desek bile, çok fâidelere kavuşmak için, ufak zarara katlanmak lâzım olduğunu yukarıda bildirdik. Müslimânlarm, yetmişiki sapık fırkasından (Mu'tezile) ismindeki fırkada olanlara göre, kâfire yapılan teklîfde, ya'nî emr ve yasakları bildirmekde de fâide vardır. Bu fâide, onu sevâb kazanmağa sevkdir. Çünki sevâb, teklif olunan kimsenin emrle-ri yapmasından hâsıl olan fâidedir. Teklifin fâidesi değildir. Bir kimse, gelmiyeceğini iyi bildiği hâlde, birini yemeğe da'vet eder. Böylece cömerd ve iyilik sever olduğunu göstermek ister. Çağır-masa, bu arzûsunu gösterememiş olur. Burada, müslimân fikr adamlarının sözlerini bildirmeği fâideli görüyorum:
Allahü teâlâ, insanları za'îf ve muhtâc yaratdı. Giyecek, yiyecek, barınacak, düşmandan korunmak gibi ve dahâ nice şeylere muhtâcdırlar. Bir kimse, kendi ihtiyâçlarını yalnızca hâzırlıyamaz. Buna ömrü yetişmez. İnsanların ortaklaşa çalışmaları, birlikde yaşamaları lâzımdır. Biri yapdığı âleti başkasına verir. Ondan, kendine lâzım olan başka birşey alır. Bu ortaklık ihtiyâcına, (İnsan medenî olarak yaratılmışdır) denir. Medenî, ya'nî birlikde yaşayabilmek için, adâlet lâzımdır. Çünki herkes muhtâc olduğuna kavuşmak ister. Bu arzûya, (Şehvet) denir. Arzû etdiğini başkası alırsa, alana kızar. Aralarında çekişme, zulm, işkence başlar. Topluluk parçalanır. Toplulukda, alışverişi düzenlemek, adâleti sağlamak için, çok şey bilmek lâzımdır. Bu bilgiler, birer kanûndur. Bunların en âdil olarak bildirilmesi lâzımdır. Bunları hâzırlamak-da da anlaşamazlarsa, yine karışıklık olur. Bunun için, insanların üstünde bir âdil varlığın hâzırlaması lâzımdır. Bunun tekliflerine uyulması için, güçlü kuvvetli olması ve tekliflerin ondan geldiğinin anlaşılması lâzımdır. Bunu anlatan, inandıran da, ancak mu'cize-lerdir. Kendi zevklerine, şehvetlerine düşkün olanlar ve kendilerini başkalarından üstün görenler, islâmiyyetin ahkâmını beğenmezler. Bu ahkâma uymak istemezler. Başkalarının haklarına saldırır, günâh işlerler. îslâmiyyete uyana sevâb, uymıyana azâb olacağı bildirilince, islâmiyyetin düzeni kuvvetli olur. Bunun için, ahkâmı ko
yanın, cezâyı verecek olanın tanınması lâzımdır. Bunun için de, ibâdet yapılması emr olundu. Hergün ibâdet yaparak, O hâtırlanır. İbâdet, Onun varlığını ve Peygamberini ve âhiretdeki ni'metleri ve azâbları tasdik etmekle, inanmakla başlar.
Bunlara inanmakla ve ibâdetleri yapmakla, üç şey hâsıl olur: Birincisi, insan, şehvetine uymakdan kurtulur. Kalb, rûh temizlenir. Gazab edilmez, ya'nî öfkelenilmez. Şehvet ve gazab, yaratanı hâtırlamağa mâni' olurlar. İkincisi, insanda, maddeler üzerinde yapılan tecribeler ile ve his organları ile hâsıl olan bilgilerle ilgisi olmıyan başka bilgiler, zevkler hâsıl olur. Üçüncüsü, iyilere ni'metler, kötülük yapanlara azâb yapılacağı düşünülünce, insanlar arasında adâlet hâsıl olur. Buraya kadar bildirdiğimiz, müslimân fikr adamlarının bu sözleri, Mu'tezilenin (Teklîf yapılmasının lâzım olduğu akla uygundur) sözlerine benzemekledir.
8— Allahü teâlâ, teklîf etdiği işin yapılmasını ezelde takdir et-di ise, bu teklîf, çirkin, abes olur. Akla uygun değildir. Yapılması mukadder, muhakkak olan işin yapılmasını teklîf etmek, fâide-siz bir teklîf olur. Yapılması ezelde takdîr edilmemiş işi yapmağı teklîf etmek ise, işkence olur. Olmıyacak şeyi yap demek olur.
Cevâb: İnsanda işi yapmak gücü bulunduğu için, bunu emr etmek işkence olmaz. Allahü teâlânm bütün teklîfleri, insanın gücünün yetdiği şeylerdir. Bu süâl, Allahü teâlânm yaratması için sorulsaydı. Ona verilecek cevâb ne ise, insanlara yapılan teklîf için vereceğimiz cevâb da öyledir. Ya'nî, Allahü teâlâ, ezelde yaratılması takdîr edilen işi yaratmağa mecbûrdur denilemez. Yaratılması takdîr edilmemiş işi yaratmakdan âcizdir de denilemez.
9— Bedene güc gelen şeylerin teklîf edilmesi, insanın Allahü teâlânm varlığını düşünmesine, anlamasına mâni' olur. Birçok şeylerin yapılmasına da vakt bırakmaz.
Cevâb: Tekliflerin fâidesi, Allahü teâlânm varlığını düşünmeği, bunu anlamağı sağlamak ve hayâtı düzene koymakdır. Bunu yedinci cevâbda uzun bildirdik.
[Tekliflere inanmak, ya'nî emrlerin yapılması lâzım geldiğine ve yasaklardan sakınmak lâzım geldiğine inanmak, îmânın şartıdır. Tekliflerin çoğuna inanıp da, yalnız birine inanmıyan, buna uymak istemiyen, Muhammed aleyhisselâma inanmamış olur. Kâfir olur. Müslimân olmak için, tekliflerin hepsine inanmak lâzımdır. Bir müslimân, tekliflere inandığı hâlde, bunlara uymazsa, meselâ, tenbellik ederek, nemâz kılmazsa; kötü arkadaşa ve nefsine uyarak, alkollü içki içerse, kadın ve kız, kolu, başı açık sokağa çıkarsa, îmânı gitmez, kâfir olmaz. Günâh işlemiş, âsî müs-
limândır. Tekliflerden birine bile uymak istemezse, ya'nîbeğen» mez, vazife olduğuna ehemmiyyet vermez ise, hafîf görürse, îmâ» nı gider. (Mürted) olur. (Nemâz kılmıyorsam, açık geziyorsam ne çıkar? Sen kalbe bak. Kalbim temizdir) demek. Yâhud, (önce ekmek parası kazanmak, herkese iyilik etmek. Sonra nemâz) gibi sözler, tekliflerin bir kısmını beğenip bir kısmını beğenmemek-dir. Her müslimânm bu inceliğe dikkat etmesi, tekliflere uymıyan-larm, îmânlarının gitmemesi için uyanık olmaları lâzımdır. Teklife uymamak başkadır. Uymak istememek başkadır. Bu ikisini ka-rışdırmamalıdır. replika samsung note 4

samsung note 4

replika note 4

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder