oUnını hemen »çıklıyahm ki. o da şudur: Ebû Hanîf dufu şahsi nüfuz ve ilmî kudreti ile fıkha öyle bir istikam ki. bu ders halkasının hudutlarını aştı, hattâ kendi muhitin* tek difer İslâm ülkelerine yayıldı, İslâm devletinin birçok* rinde onun görüşünden ve düşüncelerinden bahsedilir oldu lar muvafık, muhalif herkesçe duyuldu. Muhalif olan beğenm' '***' du. mu\afık olan ona taraftar çıkıyordu. Yalnız naslara bağla başka şeye bakmıyan birinci grubu muhalifler, dinde re’y ve kiyj* sı mutlak olarak bid*at sayıyorlar, bunları şiddetle inkâr ediyor lardı. Çok defalar vera’ ve takvâ sahibi olan o büjnik imâmın kail olmadığı şeyleri onun görüşü hilâfına dahi olsa, öyle imiş gibi sap edip ona ezbere hücum edij’orlar, delilini ve söyleyenini bil. meden. bid’at görüşü diye dil uzatıyorlardı. Belki de İmârıvı A'zam'ı görseler, onun delilini ne veçhile olduğunu bilseler, hücum eden bu keskin diller biraz hafiflerdi. Hattâ belki onu takdir edip ona muvafakat ederlerdi. Bu hususta şunu rivayet ederler: Ebû Hanîfe ile çağdaş olan Suriye’li fakîh Evzâî bir defa Abdullah b. Mübârek’e sordu:
—Kûfe’de çıkan Te Ebû Hantffe denen bu bid’atçı kimdir?
îbni Mübârek buna cevap vermedi. Yalnız gayet ince ve müş-kil bâzı mes’eleleri ortaya atıp onların anlaşılış tarzım, fetvâlannı arzetti. Evzâî’nin bunlar hoşuna gitti ve :
—Bu fetvâlan veren kim? diye sordu. O da :
—Irak’ta gördüğüm bir üstad, dedi. Evzâî :
—Bu, üstadlann en şereflisi; git, onunla çokça görüş, dedi. O zaman îbn-i Mübârek :
—İşte Ebû Hanife budur, cevabını verdi.
Sonraları Ebû Hanîfe ile Evzâi Mekke’de buluştular, görüştüler. İbni Mübârek’in zikrettiği bâzı mes’eleleri müzakere, raüba-hase ettiler. Ebû Hanife onlar hakkındaki görüşünü açıkladı. Ayrıldıktan sonra Evzâi, Abdullah b Mübârek’e : «Doğrusu ben, bu zatm ilminin çokluğuna, aklının üstünlüğüne hayran kaldım. Ona gıpta ettim. Allah’tan af dilerim, ben onun hakkında gayet yanılı-jronnuşum. Sen ondan ayrılma, o,, bana bambaşka imiş» (1) dedi.
eriştirdiklerinden ço*'
Ebû Hanîfe Hazretleri, kuvvetli şahsiyeti, derin tesiri: geniş nüfuzu ile beraber aym zamanda fetvâ verme ve hüküm çıkarmada,
(1> İbn-l Hacar ^yannl, Hayrâta’l-Hlaan. a. SS.
EBÛ HANÎFE
Hadîsleri anlama onlardan ahkâm alma hususunda yeni bir tarz ve buluş sahibiydi. Bu usulünü talebeleri arasında olduğu gibi onlarla görüşenler içinde de otuz seneden fazla bir müddet yaymağa gayret etti. Böyle bir durumda olan kimse elbette ki, acı tenkidlerc hedef olacaktır, hattâ şahsına hücumlar yöneltilcîcek, görüşleri tezyif olunacak ,aleyhinde bulunanlar çıkacaktır.
3_ haksiz Hücumlara karşi onu
MÜDAFAA EDENLER
Hicretin dördüncü asrında, mezhep taassuplarının alıp yürüdüğü ve fıkıh âdeta bir mezhebe şiddetle taraftar olanlar arasında mücadeleden ibaret sanıldığı devirlerde, Ebû Hanîfe'nin taraftarları ile karşı taraf arasında münazaa ve münakaşalar çok artmıştır. Bunun için evlerde, camilerde münazaralar yapılırdı. Hattâ bir mâ-tem toplantısında bile fıkıh münazaraları ve mezhebler etrafında münakaşalar cereyan ederdi. Herkes imamını müdafaa eder, ona taraftar çıkardı. îşte bu asırda imamların menkıbeleri toplanıp menâkıb kitapları yeızıldı. Bunlarda herkes kendi imamını bol bol medh u senâda bulundu, diğerlerine ait satırları hücumla doldurdu.
Bu mücadeleler, bilhassa Hanefîlerle Şafiîler arasında pek şiddetli oluyordu. Onun için bu iki imam, Ebû Hanîfe ve $afiî, acı hücumlara hedef oldular. Taraftarları ise, her ikisine de, imamların kendilerinin asla arzu etmedikleri, hattâ Allah huzurunda onlardan teberrî edecekleri bâzı meziyetler ve sıfatlar yakıştırdılar.
Ebû Hanîfe Hazretleri, en fazla hücuma hedef olmuştu. Çünkü onun re'y ve kıyası çokça kullanması; Hadîs hakkındaki bilgisi, takvâsı hüküm vermesi ve sair hususlarda ona hücum için açık bir gedik olarak kullanılıyordu. Koyu mezhebci mutaassıplar ona atmadık ok bırakmadılar, hücumda hak ve insafı bir yana bırakıp hiçbir şeyden çekinmediler. Hattâ Şâfiîlerden bir kısmı, işin bu kadar ileri gitmesini hoş görmediler. Bunu vebâli mucip gördüler, hak yoldan sapma saydılar. İçlerinden Ebû Hanîfe hakkmda insafı elden bırakmıyanlar çıktı. Ebû Hanîfe'nin güzel menâkıbı hakkın da eserler yazanlar ve Şâfiîlerden, fazla taassup gösterenlere cevaj verenler oldu. Meselâ görüyoruz ki, Şafiî olduğu halde Celâleddi Süyutî ortaya çıkıyor ve (Tebyiz'us-Sahife fî Menakıbîî İmam El Hanîfe) adlı bir eser yazıyor.. Yine Şafi mezhebinde olan Sabaha din Ahmed b. Hacer Heysem! Mekkî ,(E1-Hayrat'ul-Hisan fî Mer kıb'ıl-lmâmil A'zam Ebî Hanîfe Numan) ünvanı kitabını kalaı alıyor. Yine g;örüyoruz ki, İmam Şa'ranî, (Mîzan) adlı
7c nakletmektedir, tbn i Şubrumc, îbn-i Ebî Leylâ, Osman Betti gibi aynı çağda yaşayan Iraklı bir kısım ulemanın bâzı görüşlerine de bunlar arasında rastlıyoruz.
Şüphesiz ki. biz bu kitapları İmâm ı Azam'dan rivâyet hususunda en doğru bulmaktayız. İlmî görüş bundan başkasına itibar edemez. Çünkü ulema, bu rivayetleri kabul etmişler, makbul tutmuşlardır. Ulemanın bu suretle kabul ettikleri bir şeviT butlanına delil olmadıkça, kabul etmeyip terketmek, ilim ve tarih ölçüsüne göre doğru savılmıyan bir hareket olur. Meğer ki aksinin doğruluğuna delil getirilmiş olsun.
6 — ONUN FIKHINI NAKLEDENLER
Fakat biz, üstadlan Ebû Hanîfe'den yalnız bu iki değerli imamın -Ebû Yusuf ile Muhammed b. Hasan'ın- rivâyet ettiklerine itimat etmekle yetinirsek, bahis tam ve olgun sayılmaz. Arada doldurulması icabeden boşluklar kalır. Zira bu kitaplar Ebû Hanîfe'nin bütün re ylerini rivayet etmiş değildir. Çünkü Ebû Hanîfe'nin o kitaplarda toplanmamış re'yleri de vardır. Büyük imâmın ilminin bu kısmını bu kitaplardan başaklarında aramak zorunda kaldık. Bunları da Hanefiyye mezhebinin kitaplarında etrafiyle bulduk. Fuka-hâ o kitaplarda taarruzu hâlinde bu rivayetlerin bâzını, (zâhir-i ri-vaye) dediğimiz tmâm Muhammed'in kitaplanndakilere tercih bi-hâ o kitaplarda taarruzu hâlinde bu rivâyellerin bâzısını, (zâhir-i ri-vayeyi tercih edip üstün tutarlar. Diğerleri nâdir
\ Her ne olursa olsun, bu tercih işi, incelemeğe ve mukayeseli, yaparak ölçmeğe değer. Halbuki bu gayet güç bir iştir. Öyle ko-ayca yapılacak bir şey değildir.
Yukandanberi arzettiklerimize şunu da ilâve edelim ki, İmâm iuhammed'in kitaplarında fıkıh kavilleri^ çok defalar delilleri zi-ir olunmaksızın sıralanıp verilmiştir. Evet, onlarda Ebû Hanîfe'-n kavilleri toplu, fakat sözün ruhu demek olan delilinden hâli r haldedir. Şüphesiz ki, böyle delilden hâli mücerret sözleri inlemek, re'y ve kıyas fıkhının üstadı Ebû Hanîfe yi bize, doğru ırak tanıtamaz. Çünkü bu bize onun kıyastaki çığın, naslardan îtleri alması, bu illetlerin ittıradına göre hükümlerin de aynı ol sı hususunda bize doğru bir fikir veremez. Onun için o büyül ascı fakıh Ebû Hanîfe'yi tanıyabilmek için îmâm Muhammed'ij ıplannı şerh eden ulemanın sözlerinden ve ahkâmın vecihlcril anlanndan, onun delillerini anlamağa çalışmak gerekiyordf şerhler "^'asıtasiyle Ebû Hanîfe'nin kıyaslanm, usulünü tarmaai
Dtgtr bir eksiklik daha göze çarpıyor. Ebû Hanîfc'nin usulünü «w htiküfiı çıkarma yollannı, eliınlzdeki kitaplarda tedvin edi1mi| bir halde bulamıyoruz. Ne talebelerinden ve ne de başkalarından rrvamrf voliyle bunlan tafsilâtiylc bilemiyoruz. Tedvin edilmiş olan usuller, füru’ ve ahkimdan derleme ve aralarında bir bağlantı tesis suretiyle elde edilmişlerdir. Bir asırda toplanan her kısım, o furuun Mslı itibzr olunmuştur. Ebû Haşan Kerhî'nin risalesi. Deb-busî risalesi, PezdevVnin kitabı, bunlardaki derli toplu usul vc kai€İcler, ister ciizT meselelerin füru unun ahkâmı kaideleri bulunsun. ister Hanefî mezhebinin hüküm çıkarma yollan olsun. bunlar rivayet yoluyla Imâm-ı A'zam'dan veya talebelerinden alınmış değildir. Bunlar ancak Hanefiyye mezhebinin kurucusu olan bu imamlardan nakil ve rivayet olunan füru'dan çıkarılmış asıl-lardır.
işte bu sebepledir ki. Hanefiyye mezhebinin usûl ve esaslannı bilme yolu pek kolay değildir. Zira araştıncmın, naklolunan bu fîiru un mecmuundan bu esasların alınmasının doğruluk ve sıhhat derecesini ve bunlann o füru a tatbikinin ne dereceye kadar doğru olduğunu bilmesi lâzımchr. Bu ise hiç de kolay bir iş değildir.
8 — StYASi GÖRÜŞLERİNİN IHMAL EDİLMESİ
tmâm-ı A'zam hakkında inceleme yaparken başka bir eksiklikle karşıİMşıyonız. Ondan rivâyet yoliyle bize gelenler hep fıkha ut görüşleridir. Akaide dair görüşleri, hilâfet mes elesinde kanaati laÂkında taleebleri İmâm Yusuf ve İmâm Muhammed'in kitapla-nda bir şeye tesadüf etmiyoruz. Evet, ona nisbet olunan kitaplar-ı onun akaide dair reyleri naklolunmuştur. ErAlim vel-Müteal-I risalesi de böyledir. Bu iki risale onun akaid cephesini aydııv TmkUuhr. Osman EI Betti'ye yazdığı risalesi de böyledir.
Fakat hilâfet hakkındaid görüşünü, ne onun kalemiyle yazıl-feya dikte edilmiş, ne de ashabından, talebelerinden birinden
rivAyct edilmiş olarak bulabiliyoru/ Halbuki onun havatı udinde hulundııtbJ devirler, maruz kaldığı tâkıpler. bunlar onun muayven bir »iyasi frörtişü olduğunu haber vermektedir. Onun havafı, ileride geleceği ürere, t mâm 7evd b. Ali Zcynelâbidın ılc diğer Şta imâmlariyle sıkı münasebetlerini göstermektedir. Ebû Hanîfc'nin ashabının s/irleri de onun Harret-i Ali evlâdına. Al-i Beyte candan bağlı olduğuna dellâet eder Ve onun tâkibe maruz kalması da hu yüzdendi. Fakat ne ona nisbet olunan kitaplarda, ne de ondan gelen rivayetlerde bunlara dair hiçbir şey bulamıyoruz. Halbuki o. ders halkalarında hilâfete dair görüşünü bâzen her halde söylemiştir. O Abbasîlerin aleyhinde idi. Nefs'i Zekiyye'nin kardeşi İbrahim (1) Mansur'a karşı ayaklandığı günlerde bunu alenen söylerdi. Hattâ talebesi İmâm Züfer*in ona :
— Vallahi sen bundan vaz geçmiyeceksin, bizim dc dolayısiy-le boynumuza ipler takılacak! dediği rivayet olunur. (2)
Fakat talebelerinin, bilhassa Ebû Yusuf ile Muhammed'in Abbasi devletiyle münasebetleri çok sağlamdı. Her ikisi bu devlette kadılık vazifesini kabul ettiler. Ve üstadlannın bu devlete dokunan, nüfuzunu kıran görüşlerini eserlerinde zikretmediler. Bu görüşler, tarihin gürültüleri arasında kaynadı gitti. Tetkikatçının bunları araştırıp bulması gerekiyor, tnşaliah sırası gelince bu bahisten örtüyü kaldırmaya çalışacağız. Allah Teâlâ'nın tevfikıyle bunda muvaffak olacağımızı ümid ederim.
9 — DOLDURULMASI İCABEDEN BOŞLUKLAR
îşte İmâm-ı A'zam'ın hayatı incelenirken karşımıza çıkan gedikler veya boşluklar ki, ilim bunların doldurul maşım bekliyor. Bunlar bu işin ne kadar güç olduğunu gösterir. Bunlara diğer bir üçlüğü de ilâve etmemiz lâzım : Şöyle ki, Ebû Hanîfe'nin mezhe->i şarka ve garba yayılmıştır. Türlü ülkelere yerleşmiştir. Adalet e hâkimlik işleri onu geliştirmiş, uzun zamanlar ona cila vermiş-r. Bağdad'ta Abbasîlerin saltanatı boyunca devletin resmî mcr2> ebi olduğundan kadılık ve hâkimlik işleri ona göre hallolunurdu lâm hilâfeti Osmanlı Türklerine geçince, Türk'lerin resmî mezhe Hanefîlik olduğundan Ebû Hanîfe'nin mezhebi, hilâfet mezhel lini aldı. Irak, Mısır, Suriye ve diğer- ülkelerde de resmî mezhr ınefîlik oldu. Sonra nüfuzu etrafa yayıldı. Tâ Hind Müslüman
nmn mtrzhcbi oldu. Hattâ Hind sınırlarını da aştı, Çin Müslümaîv /an armsında da Hanefîlik yayıldı. Bu mezhep, yayıldığı bu genı^ ü/kclcrdr Kıta pve Sünnette delil bulunmıyan hususlarda örf vc adeti tJc kahul ettiğinden, (tahne) yâni hüküm çıkarma hususunda ştem^hk kahul olunuyordu. Birçok mes'eleler için görüşler muhte-hitt İmam ı A’zam*ın talebelerinden sonra mezhebi gayet sur’aılc vr çok büyüdü, Tahnç nevilerini, bir kaide altına alıp toplamak oy. /e kolay yapılır bir iş değildi, Maverâünnehir ulemasının tahriçle-li var Irak ulemasının tahriçleri var, Anadolu ve Türk ulemasının lahriçlcri var. Bu muhtelif tahriçleri bilmek bu ülkelerden her biri-n/n örf ve âdetlerini, tahricin yapıldığı asırları bilmeyi icabeder. Çünkü zamanların değişmesiyle örfler de değişir. Bunların hepsini hfimek hüviik gayret ister. Bu bilgileri kolayca tedarik edecek va-stiadan mahrumuz. Onun için bu mezhebin geçirdiği devirleri ve safhalan incelerken imkan dahilinde olanı yapmakla iktifa edece-0z. Emelimiz doğruya ulaşmaktır. Allah yardımcımız olsun. Ke-ancak Ona mahsustur.
nbıı llanifc Hazretleri, Hicretin 80 inci yılında Kvıfc’dc dofe-mıifftır Fkseriyclin rivâyeti bu olup tarihçiler de bunda ittifak etmiştir. Hifter bir rivftycte göre 61 senesinde doğduğu söyleniyorsa da bu hem zayıftır, hem de onun hayalının sonuna uymamaktadır. Çünkü onun vefatı 150 senesindedir. Ekseriyete göre ölümü Man I sur'un ona yaptığı işkenceden sonradır. 61 senesinde doğduğu far-/edilirse, Mansur'un ona kadılık teklif ettiği zaman 90 yaşında olması lâzımdır. Halbuki bu yaşta olan kimseye böyle gayet mühim bir devlet işi teklif olunmaz. Teklif olunsa bile yaşının geçkinliğini t/eri sürerek özür dilemesi gayet kolay olurdu. Fakat hiçbir rivâ-rette böyle bir özür dilediğinden bahis olunmuyor, öyle olunca *u rivâyet, tarihçilerin anlattıkları hayatının son günlerine uygun lüşmemcktedirNesebi : Babası Sabit, dedesi Faruk Zcvla'dır. Buna göre Fâ-Is'lidir. Dedesi ise kâbil ahalisindendir (l). Araplar o yerleri îelh linçe esir düşmüş, Teym oğullarına köle olarak verilmiş, sonra id olunmuş. Teym kabilesiyle olan münasebeti de böyledir.
Onun Bâbılll olduğu da rivayet olunuyor Hatlb Bağdadi tarihinde*. Eb\: rıife Bâbll ahalisindendir, diyor. Taraflarından Bâzı Hanefıler onun Araı finden olduğunu söylemişler veya îbn-ı Ralt Ensari demişlerse de b kabul olunamaz. Meşhur olan onun Acem olduğudur ve yüksek b dendir. Anası kâbillidir. Babası ise Tirmiz, Nesâ veya Enbar’da yaş !;ır. Bunların hepsinde de bulunmuş olabilir. Son yaşadığı yer Enbar’c Ik Ebû Hanîfenin orada doğduğunu söyleyenler varsa da ekseriyete g ûfe’de doğmuştur. Babası son olarak orada yerleşmişti. Orada Hz. idimizle de görüşmüştür. Hz. Ali, SûblVe ve zürriyetine hayır ve t niyazında bulunmuştur.
Birincisi Sâbıt'in ^ Hau Fev».ı oU*'-2t\tnu st^>îu\xır. İkincisi Muman diyor. Birincisi onu ealr «Itlıp köle dkîstu^unu sosluvor. İkincisi köleliği kat'iyetle fiedivt^ linvrat'ul Hısan sahibi lbn<i îfaeer Heysemî bu iki riv| arasım ft^sle birleştirmektedir : Ona göre Ebû Ffantfc'nin deşmen tkt tsmı olabilir, biri lâkaptır \*e Zevta*dır, dikeri asıl isim, ^iır. N'uman*dır İkincinin köleliği reddetmesi babası Sâbit hakkındadır.. dedesine şUmûlu yoktur. Biz isimlerin böyle zahiren muhtelif olahilecef^ hakkındaki buluşunu uvgrun göriiriiz. Fakat kt^lelık hususundaki ihtilâfı birleştirmesini kabul edemeyiz. Çün-bt»yle kat‘i surette reddetmek yalnız babaya münhasır görünmüyor.
Bence hu iki rivây’^etîn arası şöyle bulunabilir : Zevta veyahut Wuman, memleketleri feth olunduğ^u zaman esir düşmüştür, fakat kendisine Aman \*erilmiş serbest bırakılmıştır. Çünkü fetholunan verler halkının büyüklerine Müslümanların yapageldikleri muamele ht.>vledîr. Onların ve yakınlarının gönüllerini Hoş etmek için müsamaha gösterilir.
12 — ŞHREF MİLLİYETLE DEĞİL. TAKLVA İLEDİR
Gü>-enilir ulemanın sözleri onun Acem olduğudur. Arap ve Bâ-hiî*li değildir. Dedesi ister köleliğe düşmüş olsun, ister düşmesin. Ebü Hanîfe hür bir babadan hür olarak doğmuştur. Her ne kadar bdnlan. muhakkıklann kabul etmediği mevsuk olmıyan rivâyet-terie, babasının da köle düştüğü zannına kapıldılarsa da köle düşmesi» Ebû Hanîfe'nin ilmine ve mevkiine, şeref ve kadrine hiçbir nakîse vermez. HattA kendi başından bile kölelik geçmiş olsa ne ehemmiyeti var? Onun şerefi nesebten ve maldan gelmiyor. O. şöhretini haiz olduğu mevhibeler, izzet-i nefs, akıl ve takvâdan alıyor. Asıl şeref işte bunlardır.
Bu hususta Mekkî şöyle diyor : «Bilmiş ol ki, Takvâ en yük-k neseb ve en büyük sevabtır.» Cenâb>ı Hak : «Allah nezdinde
%iz\n cn KrcHiniz. cn muttukl olanınızdır» bu3rurdu. Hz. Peygamber de : •Benim i lim her ha3ar imleyen ve takvi sahibi olandır» demiştir. Bunun için Selman Fâriıf'^ Ehl-i Bc3ft*lndcn saymıştır da: «Selman bizdendir. âl i Beyi tendir» buyurmuştur. Allah *u TeAlâ Hazret-i Nuh'un ojtlunu Nuh'tan reddetmiş ve ; »O senin ehlinden dı*ğildir, onun işi iyi de^iU buyurmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz BiliM Habeşi'yi akrabası gibi kendi yakınlarından saymış ve amcası Ebû Leheb'i ise uzak tutmuştur. (1)
Neseb şerefiyle ögünmenin hâkim olduğu bir devirde Ebû Ha-nlfe zati şeref duygulariyle yaşamıştır. Rivâyet cıiunduğuna göre dedesi esâretlerine düşmesi dolayısiyle aralarında bir münasebet bulunan Beni TcjTn'den birisi ona : «Sen benim mevlâmsın» demiş. Ebû Hanife ona : «Vallahi ben senin bana şeref iddia etmenden < senden kat kat şerefliyim» cevabını vermiştir (2). O, izzet-i nefsine dokunulmasına asla razı olamadı. Hayatı bunu açıkça göstermektedir.
13 — MEVALÎDEN olan ulema ve BUNLARIN İSLAMA HİZMETİ
Nesebinin Acem olması, onun kadrini asla düşürmez ve onun kemâl derecesine yükselmesine mâni teşkil etmez, onu bu yükselme yolundan alıkoymaz. Onun nefsi, köle ruhu değildir. O, hür vc asil ruhlu bir kimseydi.
Tabiîn devrinde fıkıh ilmi mevâli'nin elindeydi (Mevâli kelimesini tarihçiler Araplardan başkası hakkmda kullanırlar). Ebû Hanffe fıkhı bunlardan aldı, onlardan öğrendi Tâbitn vc Tebe-i Tâbiîin devrinde Islâm merkez şehirlerindeki inkuhânm ekserisi mevâlidendi (3).
îbn-i Abdi Rabbih, Ikdü-l' Ferid'de naklediyor : tbn-i Ebî Leylâ diyor ki, îsâ b. Musâ çok kavmiyet gayreti güderdi. Bana bir defa :
—Irak'ın Fakıhı kim? diye sordu. Ben dc :
—Haşan Ibn-i Ebî Haşan, dedim.
—Sonra kim? dedi.
—Muhammed b. Sîrin, cevabını verdim.
Ebû Ilanife’nin yetiştiği bu devirde ilimle uğraşanların çoğu Arap olmayan unsurlardı. Ncseble öğünmeleri yoksa da Allah onlara asıl öğünülecek ilim vermiştir. İlim şerefi daha temizdir, daha üstündür, asırlar boyunca daima parlar durur, hiç sönmez.
İlmin Fâris evlâdında gelişeceğine daü" Hz. Peygamber’in vermiş olduğu haber doğru çıktı. Buharı, Müslim, Şirazî ve Tabarânt rivâyet ediyorlar ki, Hz. Peygamber: «İlim şayet Ülker yıldızlarında asılı olsa Fâris oğullarından bâzı kimseler uzanıp onu alırlar.» buyurmuştur. Bu kitaplarda Hadisin ibaresi değişik olsa da mânâsı birdir. Bu hadis-i şerifin doğruluğuna bakın ki, gerçekten Sahabeden sonra ilim, pek de kısa olmıyan bir müddet mevâlide devam etmiştir, öyle olunca Ebû Hanife Numan’ın mevâliden olmasında hayreti mucip bir şey yoktur. Çünkü İslâm devletinde ilim çevrelerini mevâli teşkil ediyor.
Ebu Hanife’nin nesebi hakkında sözü kesmeden önce, mevzuu tamamlamış olmak maksadiyle, Emevîler devrinde ilimle meşgul olanların çoğunun mevâliden olması sebeplerini açıklaya-bm. Müteaddit sebepler bir araya gelmiştir. Başlıcalan ise şunlardır :
1— Emevîler devrinde hâkimiyet ve idare Arapların elinde di. Harbie, fütûhatle meşguldüler. Bunlar onları ilimle meşgul ol-laktan alıkoydu. Araştırmaya, tetkikata vakit bulamadılar. Me-Vli ise boş vakit ve saha buldular, ders ve mütaleaya koyuldular.
aştırmalar yaptılar : Baktılar ki. hâkimiyetleri kaybolmuş, baş-
yoldan şerefe ermek istediler.. O da ilim ve irfan yoludur. Mah-
liyet bâzan kemâle götürür, yüksek emeller ve büyük işler on-do^r. Mevliye göre de durum böyledir. Her ne kadar maddi »iyet ve hâkimiyet Araplarda ise de Arap ve İslâm dünyasında '^hakimiyeti Arap olmıyan unsurlara geçti.
Ashabın birçok köleleri vardı. Bu köleler akşam sabah
Ashabın yamnda bulunur, onlardan ayrılmazlardı. Ashab-ı Hz. Peygamber’den öğrendiklerini onlardan öğrenirler-
di. Böylece Sahabe devri geçtikten sonra gelen devirde ilim erbabt bu mevkii oldu. Onun için Tftbilnin ulemasının ekserisi mevkii-dendir.
3 — Bu mevAli, kültür ve ilim sahibi eski milletlere mensup-hırlar. Onların fîİLİrlerini yuj;urup geliştirmek, düşüncelerine ve hattâ bâzan akidelerine bile bir istikamet vermek hususunda bu-nur tesiri olmuştur. İlme sarılma aşkı, yaratılış ve tabiatVerine uygundu.
4 ___ Arapiar sanat erbabı değildiler. İnsan bütün varlıj^m
ilme verirse onun için bir sanat halini alır, tbn-i Haldün bu bu-susta uzun boylu konuşarak der ki : «Sonra bu ilimlerin hepsi ö|^-nenme^e muhtaç melekeler hâline geldL Ve san’atlar araşma girdi. Yukarıda arzettigimiz gibi san'atlar şehirlilerin, medenilerin hüneridir. Araplarsa insanların bunlardan en uzak olanlarmdandır. Onun için ilimler şehir halkına aittir. Arapiar onlardan uzak kalmıştır. O devirde şehirliler Acemlerdi veya o mânâda demek olan, mevâJj ve şehir halkı idi.»
!
15 — EBÜ HANÎFE'NÎN YETİŞMESİ
Ebû Hanîfe Hazretleri Kûfe'de yetişti, orada büyüdü. Hayatının çoğunu orada; öğrenerek, öğreterek ve savaşarak geçirdi. Elimizdeki kaynaklar babasınn hayatını, ne iş yaptığım ve ahvalini anlatmıyor. Fakat onlardan bâzı ahvali hakkmda işaretler çıkar-mak mümkündür. Onlardan anlıyoruz ki, babası varlık sahibi bir kimseclir, tüccardandır,, gayet iyi bir Müslümandır. Ebû Hanİfe'nin fıayatını yazan eserlerin çoğunun nakline göre, babası küçüklüğünle Hz. Ali'yi görmüştür. Dedesi Nevruz Hayranımda ona muhallebi tediye etmiştir. Bu hâdise Ebû Hanîfe'nin şulesinin bolluk içinde aşadığını, malî durumlarının iyi olduğunu gösterir. Büyük servet ahibi ki. Halifeye o zaman smcak zenginlerin yiyebildik muhalle-i hediye ediyorlar.
Hz. Ali'nin Sâbit'e, evlâdına hayır*" duada bulunduğu riv&yet ımuyon Bundan anisışılıyor ki, Hz. Ali'yi gördüğü ve onu» hayır tasını aldığı zaman, şüphesiz ki, Müslümandı. Tarih kitaplaı^ bit'in Müslüman doğduğunu tasrih ederler. Bu itibarla Ebû Ha* e hâlis Müslüman bir âilede yetişmiştir. Bütün ulemanın söy İlkleri budur. Ancak sözlerine bakılmaz birkaç yan çizen bm 1 hariçtir.
Ebû Hanîfe yi ulema meclislerine devama başlamazdan «vı şi pazara gelip giderken görüyoruz. Sonra hayatı boyunca
^k^ıyor Onun kum*» tkc.n olduğu anla»ılıyor. Ebû Ha. ^f^de bu mtfmt* b«b«sıncUn aJmıştır. Eskiden vc şimdi de âdet hüyi^tr. Bmhm »«n'atj çok defalar evlâdına geçer. Bunlar biic gö». iliyor ki, Bbû Hanife temiz bir Müslüman evinde yetişmiştir.
>|jleai £i^ngindir, ticAreÜc meşguldür. Dindar ailelerde olduğu gibi EbO Hmntfe'nin de çocuklusunda Kur an-ı Kenm'i ezberlediğini •öyleydiliriz... Bu, hayatı boyunca onun bilinen vc görülen ahvaline uymMktM€br. Zira o en çok Kur'ân-ı Kerîm okuyan kimselerdendir. Ramazanda 60 defa Kur*ân-ı Keıim'i hatmettiği HvayctVjlu-nur. Bu haberde biraz mübalâa olsa bile onun çok Kur ân-ı Kerîm okuduğunu ^göstermektedir. Müteaddit yollarla rivâyet olunduğuna göre kıraat ilmini, yani Kur'ân okuma usulünü yedi Kurradan hin olan Âsım'dan almıştır (])...
İ6 — MUHtTt VE İLME MERAK ETMESİ
Ehû Hanife nin doğduğu yer. Küfe. Irak'ın büyük şehirlerinden biri idi. Belki o zamanki iki büyük şehrin İkincisi geliyordu. Irak’la muhtelif milletler kavimler, cemaatler vardı. Orası eski medeniyet-icrin yatağıdır, Süryânî'ler orada yayılmıştı, tslâmdan önce oralarda mektepler kurmuşlardı. Bunlarda Yunan felsefesi. İran hikmeti okunurdu. Irak ta Islâmdan önce akide meselelerinde birbi-jTİyle mücadele halinde bulunan Hıristiyan mezhepleri vardı. Islâ-mıyetten sonra da çeşitli milletler ve dinler burada mevcuttu. Ara ura kargaşalıklar^ fitneler oluyordu. Siyasî fırkalar birbirleriyle '^rpışıyor, akideler usul mücadelesi yapıyordu. Şia orada bulunu-or, çölde Haricîler türüyor. Mu'tezile orada çıkıyor. Görü$tükleri shabdan aldıkları ilmi neşreden müçtehit Tabiîn orada. Din ilinin kana kana içilen berrak menbalan oradan kaynıyor. Birbir-iyle niza hâlinde olan tâifeler, birbiriyle çarpışan düşünceler. nişler hep orada...
Ebû Hanife gözlerini açtığı vakit bu karışık muhiti gördü, ın akıl ışığı yandığı zaman bütün bu görünüşler onun önünde fj. öyle görünüyor ki, o daha gençliğinde ömrünün ilk çağla-ı bu mücadele meydanına atılmış, doğru buluşları, fitrî zekft-verdiği kuvvetle sapık düşüncelerle savaşa atılmıştır. Fakat taraftan da ticaret işleriyle meşgul oluyor, çarşı pazara gelip r, ilim meclislerine az devam ediyordu. Ulemadan bazıları bu parlak zekâyı, ilm! aklı sezdiler. Bunların hepsinin yal-
IbnJ Hacer Heysem!, Hayratu’l-Hisan, s. 265 Hayriyt tab*ı.
FBÛ HANİFE
nı^ Ucam uğrunda harcanmasına acıdılar Onun tıcarat Iflartylc oldu
Hbû Hanİfe bu hususta kendisi şunu naklediyor
«Günün birinde Şal>ı‘nın yanından geçiyordum Bent ça^trdı ve bana .
— Nereye devam ediyorsun? dedi Ben de:
__ Çarşı paaara. dedim.
— Maksadım o değil, ulemadan kimin dersine devam ediyor-
sun? dedi.
— Hiç birinin dersinde devam üzere bulunamıyorum, dedim.
— İlmi ve ulema ile görüşmeği sakın ihmal etme, ben senin uyanık ve canlı bir genç olduğunu görüyorum, dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir tesir bıraktı. Çarşı pazar işlerini bıraktım. İlim yolunu tuttum. Allah'ın inayetiyle Şa'bl’nin sözünün bana çok faydası oldu.s (1).
Bu kıssa bize şunları göstermektedir :
i — Ebû Hanİfe hayatının ilk zamanında ticaretle meşguldü. Ulema meclislerinde sık sık bulunamıyordu. O fıkıhta müstakil bir mezheb sahibi olacak bir âlim olmak emeliyle değil, tâcir olmak arzusiyle hayata atılmıştı.
2 — Ebû Hanîfenin yüzünde keskin zekâ işaretleri, kuvvetli fikir emâreleri okunurdu^ o derece ki, bunlar onu görenlerin dikkat nazarını çekti ve Şa'bî’nin ona neler dediği yukarıda geçti. Acaba onun İlmî meyli, fikir yönelişi hangi şeylere karşı daha fazla idi? Ulema ile görüşmesi nasıldı? öyle anlaşılıyor ki. Irak’la ha kim olan fikir havasının içinde bulunduğundan muhtelif zümreU rin yaptığı münakaşalara o da karışıyordu. Babasınm iyi yetişti diği ve bilgiden nasibi olan her uyanık genç gibi o da bu işle konuşabiliyordu. Bâzı demeklerde, toplantılarda, hattâ çarşı ] zarda tesadüfen bazı kimselerle münakaşa yapıyor, sapık fırka^ la mücadele ediyor, kendini gösteriyordu. Böylece Şâ’bi gibi 1 adamların dikkatini çekti. Anlaşılıyor ki, onun fikri ve görü eJıl-i sünnet ve cemaat görüşüne uygundu. Onlardan aynlır yoktu. Bu bize onun gençliğinde kelâm ilmiyle meşgul olmasını
(1) MekJü, Menakıb-ı Ebû Hanife, c. 1, s. M
j
ı'eJelerme daimi# birçok tkifeleHn. yapmiftır.
^ö#sidUndefi «ncftra Ebû Hantfe ilme &anUij,
tmm n--devama başladı. Ticaret işlerine az bakar old|^
mu ıjcaraftea büsbütün d çekti demek defıkiir. Onun tkrihin^ gSbit bar derçcktir ki. o ilimle iştial ile beraber a3mi zamanda tica rrt sablbi idi. Ticareti ortaklan vasıtasıyle işlettiği anlaşılıyordu. Ortm^tm cam ^Aaan vardı, ticaretini ona işletirdi. Ancak ticaretin mmmd gittiğini, iflerin yoJundM oKıp olmadı|6mı, ticarette dinin icap. Jarma uyup uytmnd$ğuu anlamak için ortacına uJb'ar, kontrol eder. di. HmkkuHİ^ mOylcncn haberlerin mümkün derecede birbirine uy-gun düşmesi için onu böyle tehmin edebiliriz.
İ7 — BAŞTAN kelama HEVESİ, SONRA FIKHA DÖNÜŞÜ
Şd'binin tavsiyesinden sonra Ebû Hanîfe bütün varlıftıyle iU me MMnkb. Den hMlknlmnıiM devama başladı.
Falar acaba hangi nevi' ilim halkalarına merak etti. Tarihi ica>7iak/ardan çıkarabildij|imıze göre o devirde ilim halkaları ba^ ijca üç oevi'di.
umtUeri müzakere olunan halkalar: keUm dersleri
1, «eşitli tâifeler bunlara karışırdı.— fİMtlıs halkaları; Hadls-i şerifler, bunlarda rivâyet ve müzakere olunurdu.
^ Fıkıh halka lan; Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarma taultî, vııkubiilaıı hÂdiscicr hakkında nasıl fetva verileceği bım-ırda okunurdu.
Bu hususa önümüzde üç türlü rivAyet var: Birincisine göre İÜ Hanİfe, içinde ilim aşkı do^p da derse başladığı zaman, dev-deJu ilimlerin arasından fıkıh ilmini seçti. Diğer iki rivâyete göte ; Ervelâ kelâm ve münazara ilmine başlamış, sonra fıkha mertmiş ve bütün varlığım ona vermiştir.
tu husustaki üç rivâyet şeyledir: (1)
Talebesi Ebû Yusuf başta olmak üzere muhtelif kimse-fcyie rivâyet oJunuypr: Kendisine sormuşlar:
Bu rivayetlerin ûçâ de Tarih-i Bağdad’ta, Mekki menâkıbmda, uâsi mfwSVıhflbo*i Hscer Hejaemi'nin Hayratu’l-Hlaan'ında • mahtetU Iharelerla stkrolunmaşUr.
HBO HANİFE
—Fıkha nasıl başladın?
—An1ata3rım. demiş : Bu Allah'ın tevflk vc İnayctîdir, O na dal m A hamd olsun. Ben öUrcnme^c başladıJh^ zaman bütün ilınv leri güz önüne aldım. Herbirini kısım kısım okudum. Sonunu vr faydasını düşündüm Kelâm ilmine başlayacaâım» dedim. Sonra baktım. Akıbeti kötü, fayciası az, insan kelâmda olgunlaşsa Aşikâre konuşamaz, her kötülüğü ona yaptırırlar, heves ve arzusuna uyuyor. Derler. Bundan vaz geçtim. Sonra edebiyat ve nahve baktım. Onun da sonu, bir çocukla oturup ona nahiv, edebiyat öğretmek-ten İbaret. Çairlifte baktım. Onun da neticesi ya methederek dalkavukluk yapmak veya hicvetmek. Yalan sözlerden ve dini hırpalamaktan ibaret. Sonra kıraat ilmini düşündüm. Dedim ki, onu elde edersem ne olacak : Gençler etrafıma toplanacak, bana okuyacaklar, ben dinleyeceğim. Kur'ân-ı Kerîm ve mânâları hakkmda söz söylemek güç. öyle ise Hadis öğreneyim dedim. Fakat çok hadis toplayabilmek uzun ömür ister, tâ ki bana muhtaç olup baş vursunlar. Beni arayıp müracaat edecekler ise yeni yetişenler, gençler olacak. Belki iyi belleyemeyecek. Yalan söylemekle itham ederler, bednam olurum vc bu kıyamete kadar gider. Sonra fıkha baktım. Ona baktıkça gözümde değeri arttı. Onda bir eksiklik bulamadım. Baktım ki* ulema ile, fukahâ ile, üstadlarla bîr arada oturmak, onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dinin icaplarını yerine getirmek ibâdet etmek de onu bilmekle olacak. Dünya vc âhiret onunla kaim... Onun sayesinde dünyayı isteyen büyük mevkilere yükselir ,ibadet etmek isteyen onsuz yapamaz. Kimse ilimsiz ibadet yaptığını söyleyemez. Fıkıh, ilimle ameldir.»
•Bu rivâyetten anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Hazretleri asrında yayılmış olan ilimlerin hepsini denemiş, idlerinden en beğendiğini seçmiş, onda mütehassıs olmuştur. Demek o, devrindeki ilimlerin hepsini bilen kültürlü bir insandı. Sonradan bütün varlığıyla fık ha sanlnuştır. Fıkha sarılması, baştan diğer ilimleri elde edip hejr sinde malûmat sahibi olduktan sonra olmuştur.
2— Yahya b. Şeyban rivayet ediyor, Ebû Hanîfe şöyle ' miştir :
«Ben, kelâmda, münazarada kuvvetli olan bir kimseydim, müddet bununla uğraştım. Münakaşalar yapıyor, kelâmı mik^ ediyordum. Bu münazara ve mübahase erbabının çoğu Bas bulunuyordu. Yirmi defadan fazla Basra'ydı gidip geldim. ^ bir sene kadar^ daha az veya daha çok kaldığım olurdu.
replika telefonlar sizin icin sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder