Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika telefonlar samsung galaxy vesilesi5

 replika telefonlar


replika telefonlar samsung galaxy vesilesi5 evet arkadaslar sizler icin bugünde güzel  ve anlamlı yazılarımıza ben ve replika telefonlar ile birlikte devam ediyoruz ve derken sözlerime söyle devam ediyorum oradaki sevdiklerimize de ne diyeyim ki, şübheyi gidermeğe güçleri yeldiği hâlde, susmuşlar, yardım etmekden kaçınmışlardır.Bu mektûbu, babasının üstâdı Muhammed Bâkî-billahın ‘*kuddise sirruh" oğlu hâce Muhammed Ubeydüllahm mektûbuna cevâb olarak yazmış olup, vücûd-i İlâhînin, Zât ile aynı olup olmadığı ve fen taklîdcilerinin, tahîatde var olan yok olmaz ve yok olan, var olmaz sözlerinin yanlış olduğu ve nemâzm kemâlâtı bildirilmekdedir:Âlemlerin Rabbi, yaratanı ve yetişdireni olan Allalıü teâlâya hamd ederim. Onun sevgili peygamberi Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm” için ve ona yakın olanların hepsi için düâlar ederim. O büyük insanın kıymetli oğlunun, lutf ve inâ-yet buyurduğu mubârek mektûbu, bu câhili şereflendirdi. Ey merhamet sâhibi, alçak gönüllü, yüksek efendim! (Vahdet-i vücûd) mes’elcsi, bize dedelerimizden mîrâs kalan bir ilmdir. Hıınıı lekrâr bu muhtâca yazmanız, ma’lûmiı i’lâm ve belli olan şeyi izhâr etrnekdir. Bundan evvel sizi râhatsız etmekden maksad, vahdet-i vücûd bilgisinden dahâ yüksek, başka ilnı de bulunduğunu bildirmek idi. Bu iki ilm arasındaki fark, cevz.in kabuğu ile içi arasındaki fark gibidir. Demek ki, maksadımız anlaşılmadı. Yazdıklarımız, ma’nâsız, boş lâf .sanılmış.Zât-ı İlâhî tecellî etdikden sonra, sıfatları tecellî etmeğe, görünmeğe başlar ki, bunların tecellîlerinin sonu yokdur) buyurmuşsunuz. Maksadı yüksek olan kimsenin, Tecellî-i zâtdan sonra, tecellîlerin arkasını bırakıp, tecellî eden Zâtı araması lâzımdır. Sıfatların tecellîlerine niçin tenezzül etsin? (Bu yolda nihâyete kadar yüksel-dikden ve geri dönüp temâmen indikden sonra, hiçbirşeye benzemiyen, hakîkî varlık, bu kâinâtın her zerresinde, her bakımdan münezzeh olarak, birşeye benzetilmi-yerek görülür) demeğe cesâret etmek de, ne kadar ağır ve çirkindir. Her zerrede görülenin, mutlak-ı hakîki olan zât-ı İlâhî olduğunu nerden anladınız? Fârisî mısra’ tercemesi:Kevser şerâbından elinize yalnız hava girmiş. Te’ayyünleri, hakîkî mutlak sanıp, bunları, başka şeylerden münezzeh bulmuşsunuz. Belki de hakîkî mutlakı, mu-kayyedlerin, ya’nî te’ayyünlerin içinde .sanmışsınız. Bu hâl, Zât-ı ilâhiyyeyi yok bilmek olur. Nitekim bunu evvelki mektûbumda bildirmişdim. Böyle olsa bile, mutlak olan hakîkîye âşık kimse, mukayyedicr Onun aynı olsa bile, mukayyedlere bağlanıp kalmaz. Mukayyedler, mutlakın aynı olsa da, herbiri ayrıdır, farklıdır. Bunları birbirlerine karışdırıp, birine tutulmağı, ötekine tutulmak bilmek, kısa görüşlülükdür. Evet orada ayrılık, farklılık yok ise de, fekat bu iki ibtilâ arasında çok fark vardır. Hayvân Lstiyen biri, her ikisi de hayvân olduğu hâlde, at yerine koyunu istemez. Hâlbuki, hayvânlık ikisinde de aynıdır. Hayvânlık mertebesinde ayrılık yokdur. Büyük üstâd Behâeddîn-i Buhârînin “kuddise sirruh” sözüne ma’nâ verirken, gayrı olmak, hakkın başkası değil, matlûbun başkasıdır, demişsiniz.
Bu ma’rifetin, tanımanın hâssaları alâmetleri vardır, buyurmuşsunuz! Tevhîd, hakîkatde şühûdîdir, görmekledir. Vücûdî ya’nî hakîkatde mevcûd değildir ki, bu alâmetlerin hâsıl olması lâzım gelsin. Tevhîd hâllerinin hepsi, sâlikin görüşüdür. Onun sıfatları değişmez. Allalıü tcâlânın sıfatları hâline dönmez. Hakîkatleri değişmez. Mümkinin, ya’nî mahlûkun sıfatları, Allahü teâlânm sıfatlarının aynı olabilseydi, Muhammed aleyhisselâmm hidâyeti, Allahü teâlânm hidâyeti olurdu. Hâlbuki Allahü teâlâ, (Ey Habîbim ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem”! Sen, sevdiğini hidâyete, doğru yola getiremezsin. Fekat, Allahü teâlâ istediğine hidâyet ihsân eder) buyurdu. Bunun gibi, hadîs-i şerîfde, (Siz dünyâ işlerinizi dahâ iyi bilirsiniz!) buyuruldu. Bunlar ne demekdir? Peygamberimiz ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem”, ilm-i İlâhî için bu sözü söyliyebilir mi idi? Bunun gibi, Allahü teâlâ; (Sen gaybi bilmiş olsaydın!) buyuruyor. Bir âyet-i kerîmede: (Bana ve size ne yapacağını bilmem) diye hikâye buyuruyor. Bunların hepsi mahlûkla Hâlıkın sıfatlarını ayırmıyor mu? Burada, elverişli olan sâliklere, çok fâideler vardır. Çünki, seyr-ii sülûkden, ya’nî tesavvuf yolunda yürümekden ve riyâzet, mücâhede, sıkıntı çekmekden maksad, Allahü teâlâ-dan başka, herşeyin sevgisinden kurtulmakdır. Bu da 1 evhîd-i şühûdî ile hâsıl oluyor. Bütün bu uğraşmalar, kulluğun, aczin, zevallılıgın meydâna çıkması ve hiç olduğumuzun anlaşılması içindir. Yoksa, kullukdan kurtulmak için ve (hâşâ) Allah olmak için ve Onun zâtının kemâlâtına kavuşmak için değildir. Bunları istemek benlik ve kendini büyük bilmek olur. Vahdet mertebesinde hakîkî fânî olmak, bu yolun nihâyetidir) sözüne gelince; Vahdet-i vücûd erbâbı, hep enfü.se âşık olduklarından, kemâl üzere fânî olacakları söylenebilir mi? Fânî olmak demek, Allahü teâlâdan başka, herşeyin sevgisinden kurtulmak demekdir. Hâlbuki bunlar, her ân, her zerreye âşıkdır. Herne kadar zerreleri Ondan başka bilmezler ise de, hakîkatde O değildirler. Onun gayrısından temâmen ayrılmak ve yok olmak için, bu girdâbdan kurtulmak. Onu âfâk ve enfüsün dışında aramak lâzımdır. Yâhud şöyle cevâb veririz ki, bu hâssalara ve alâmetlere mâlik olmak, bu Fenâda olmıyor. Bekâ makâmında hâsıl oluyor. Çünki, Fenâ ve yok olmak zemanında, mahlûkat bilinmiyor. Mahlûklar, madde ve .sıfat hâlinde olmıyor. O hâlde, tevhîd mertebesinin nihâyetine yetişip hakîkî Fenâ hâsıl olur da, kendisinde bu alâmetlerden hiçbirisi bulunmıyabilir. Bu alâmetlerin hâsıl olması, nihâyet ve kemâl olursa, Fenâ bulmağa nihâyet demek nasıl doğru olur?Asi sözümüze dönelim! Mümkinâtın, mahlûkatın varlığı olsaydı, o zeman (Fenâ-I vücûdî) olurdu. Hâlbuki, onların vücûdleri, yalnız görünüşdedir. Emânet bırakılan şey, emâneteinin olmaz, sâhibinindir. Burada ilmin değişmesinden başka birşey yokdur. Fekat (Kulumu, beni zan etdiği gibi karşılarım) buyurduğu için, burada da, bu tevhîd-i şühûdî olgunlaşdıkca, sâlike dahâ başka mu’âmele ederler. Bu alâmetleri, dahâ çok hâsıl ederler. Başkaları bu mu’âmelelere inanmıyabilir. Çünki onlar, tevhîd yolunda henüz ilerlemekdedir. Hâlbuki bunlar, tevhîdin hakîkatlerine varmış ve inceliklerine öyle dalmışlar ki, özüne işlemişler, yüksek derecesine ermişlerdir. Sonra, Allahü teâlânm imdâdı ile bu makâmı geçerek. Peygamberler ‘‘aleyhi-müsselâm” için ayrılmış olan ilmlere kavuşmuşlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder