Hazrct-i Fâtımanın odası, hazrct-i Âişenin odası yanında vc şimâl tarafında idi. Bu oda sonradan şcbckc-i sc’âdct içine alınmışdır. Resûlullah, «sallallahü aleyhi vc scllcm», vcfâtın-dan beş gün önce, mescide açılan kapılardan yalnız Ebû Bekrin kapısını bırakıp, diğerlerini kapatdırdı.
Birinci halîfe Ebû Bekr «radıyallahü anh»», ilk iş olarak Arabistan yan nadasındaki mürtedlerle uğraşdığı için, mescıd-i se'âdetin genişletilmesine vakt bulamadı.
Hicretin onyedinci senesinde hazrct-i Ömer «radıyallahü anh», Eshâb-ı kirâmı toplayıp, (Mescid-i şerifi tevsr etmelidir!) hadîs-i şerifini okudu. Eshâbnı kirâm sözbirliği ile kabûl edip, Şam ve garb dıvarlannı yıkarak mescidi onbeş metre genişletdi. Birçok ev satın alınarak arsaları mescide katıldı. Otuzbeş senesinde hazret-i Osmân «radıyallahü anh», (Eshâb-ı şûra) ile istişare ederek vc sonra Eshâb-ı kirâmın sözbirliğini alarak, kıble, garb, şimâl dıvarlannı yıkıp, mescidin genişliğini on metre, uzunluğunu yirmi metre kadar genişletdi. Bu arada, hazret-i Hafsanın ve Talha bin Abdullahın ve Abbâsın odalan mescide katıldı. Halîfe Velîd, Medîne vâlîsi olan, amcasının oğlu Ömer bin AbdüP Azîze emr yazıp, seksenyedi senesinde, zevcât-i tâhirâtin ve Fâtımat-üz-Zehrânın şark tarafdaki evlerini yıkdırıp yerlerini mescide katdırdı. Böylece, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem», mubârek türbesi mescid içine alınmış oldu. Eshâb-ı kirâm ve dört mezheb imâmı ve bin-dörtyüz seneden beri, hiçbir İslâm âlimi buna karşı birşey söylememişdir. Sü’ûdî Arabistândaki Riyâd şehrinde bulunan (Câmi*a-ı islâmiyye) ismindeki Vehhâbî medresesinin hâzırla-dığı haftalık (Ed*da’ve) mecellesinin 1397 [m. 1977] şâ’ban nüshasında, (Yakında Mescid-i Nebevî büyütülürken, yalnız garb tarafı genişletilmeli, büyük bid’ate son verilmelidir. Büyük bid’at, üç kabrin mescid içine sokulmasıdır. Şark divan eski hâline çekilmeli, kabrleri mescid dışında bırakmalı) diyor. Vchhâbînin bu sözü, icmâ’ı ümmete karşı gelmek, İslâm cemâ’-atinden ayrılmakdır. Bunun küfr olduğunu, dört mezhebin âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir.Sü'ûdî Arabistan hükümetinin bu çirkin işe bulaşmamasını, dünyâdaki bütün müslimanların kalblerini yaralamamasını dileriz. Hucre-i se'âde karşı edebsizlik yapıldığı çok olmuş, fekat Allahü teâlâ, yapanlan dünyâda da cezâlandırmışdır.
Bunların misâlleri çokdur. (Mir'ât-ı Medîne) sonunda diyor ki, 1296 [m, 1879] senesinde Hicâz vâlısi Halet paşa, Medîneye uğradığında, Hucre-i sc’âdct hizmetçilerinin başı olan Tahsin ağa, paşanın gözüne girmek için, (ev hanımlannıza Hucre-i sc’âdeti ziyâret etdirelim. Bu fırsat bir daha ele geçmez) der. Paşa, bundan çekinmiş ise de, ağanm ısrârı üzerine, bir gece yansı, paşaya uzak, yakın bağlılığı olan kadınlan Şebeke-i se'âdete sokar. Abdestsiz, kirli kadınlar da bulunduğundan, Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem>» karşı bu saygısızlık-dön dolayı, ertesi sabâh Medînede üç defa şiddetli zelzele olur. Ehâlî korkudan kaçışırlar. Sebebi anlaşılınca, paşa rezîl olur. Medîneden dışarı çıkarılır. Az zeman sonra vefat edip, evi barkı dağılmışdır. Bunun gibi, Rcsûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» türbesine karşı edebsizlik yapanlar, her zeman mahv ve perişan olmuşlardır.
Hucre-i se’âdet hizmetçilerinin başı Şemseddin efendi zemanında Halebli Şî’îler, hazreSi Ebû Bekr ile hazret-i Öme-rin mubârek cesedlerini çıkarıp kaçırmak için, bir gece mescid-i Nebiye girdiler. Fekat, hepsi yere batıp, yok oldular. Bu olay, (Mir’ât-i Medîne) sonunda ve (Riyâd-un-nadara) da uzun yazılıdır.
Şam yakınlarında bulunan (Nablüs) şehrine yakın (Kerek) kal’a ve köylerinin hâkimi Ertat ismindeki şaki de, 578 [m.
1183] senesinde cesed-i Nebeviyi çalarak memleketine naki için, küçük gemiler yapdinr. Bunları Kızıl denize çekdirir. Üçyüzelli şaki ile, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehrine gönderir. Medîne şerifleri bunu işiterek, Harrânda bulunan Salâhaddîn-ı Eyyûbîye bildirirler. Salâhaddîn çok üzülüp, Mısır vâlisi Hüsâ-meddîn Seyf-üd-devleye emr gönderir. Hüsâmeddîn, Lülü’ kumandasında asker gönderip, şakiler Medîneye yakın bir yerde kati ve esir ve Mısıra sevk edilirler. Bu olay (RavdatüF ebrâr) da uzun yazılıdır. Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sel-Icm» karşı, diri iken de, vefâtından sonra da, edebsizlik etmek istiyenler, Allahü teâlâ tarafından çok acı şekilde cezâlandırıl-^mışlardır. Vehhâbîler de, bozuk inançlanna, kötü düşüncele-|jne uyarak, böyle alçak bir işe yeltenirlerse, iyi bilsinler ki, o p, devletlerinin de, mezheblerinin de sonu olacak, kıyâmete ar la’nct ile anılacaklardır.
Hindistandaki İslâm âlimlerinin büyüklerinden Muhammcd Ma’sûm Serhendî “rahmetullahi aleyh*’, (Mektûbflt) kitâbının birinci cildin, yüzseksenikinci mektûbunda buyuruyor ki: Sebeblerc yapışmak tevekküle münâfı değildir. Çünki, sebeblere te’sîr etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermekdedir. Sebeblere yapışırken, se-beblerin te’sîrini Allahü teâlâdan bilmeli ve ona güvenmelidir. Te’sîr etdikleri tecribe edilmiş olan sebeblere yapışmak, tevekkül etmek demekdir. Te’sîri bilinmeyen, ümmîd dahî edilmeyen sebeblerc yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Te’sîri kat’î olan sebeblere yapışmak lâzımdır, hattâ vazifedir. Ateş yakıcıdır. Ateşe yakmak hassasını, te’sîrini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca, gıdâ, ta’âm yiyeceğiz. Gıdâya doyurmak te’sîrini Allahü teâlânın verdiğine inanacağız. Te’sîri kat’î olan böyle sebebleri kullanmayarak zarar hâsıl olursa, Allahü teâlâya itâ’at etmemiş oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz. Sebebler üç kısmdır: Te’sîri görülmemiş, işitilmemiş sebebleri kullanmak câiz değildir. Tecribe edilmiş, te’sîr etdikleri anlaşılmış olan sebebleri kullanmak vâcibdir. Bunları terk etmek günâh olur. Te’sîrleri şübheli olan sebebleri kullanmak vâcib, lâzım değil ise de, câizdir. Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları tecribeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, neticeyi O’ndan beklememizi emr etdi. Meşveret etmek de, sebebe yapışmakdır. Bu emr, sebebe yapışmanın vâcib olduğunu ve sebebin te’sîrini Allahü teâlâdan beklemek lâzım olduğunu bildirmekdedir. Âhıret işlerinde ya’nî ibâdet ve tâ’at yapmakda tevekkül olmaz. İbâdetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emr olundu. Âhıret işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve ümmîd etmek lâzımdır. Bu cmrleri yapmak, bunların kabûl olunması ve sc-vâb verilmesi için Allahü teâlânın merhametine ve ihsânına i’ti-mâd etmek, güvenmek lâzımdır. Emrleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk vazifesidir.
Dînimizde öyle bir yüksek mekam var mıdır ki, insan bu mc-kama varınca kendini ve herşeyi unutmuş olsun? Süâlinize karşı deriz ki, evet tcsavvufda fenâ denilen bir mekam vardır. Tesavvuf yolunda çalışan bir kimse, bu mekama ulaşınca, kendisini ve herşeyi unutur. Fckat, fenâ ve bekâ mckamına insanm bâtını [kalbi.
ruhu] vâsıl olur. Bu hâl insanın kalbinde, rûhunda hâsıl olur. İnsanın zâhiri (bedeni, aklı], kendi ihtiyâçlarını tc’mîn etmek mec-bûriyyetindcdir. İnsan, ne pekçok ilerlese bile, bu vazifeden kendisini kurtaramaz.
Başkalarının düşündüklerini keşf etmek, gayb olan şeylerden haber almak ve yapılan düâların kabûl olması, tesavvuf yolunda ilerlemenin, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmanın alâmeti midir diyorsunuz? Muhterem kardeşim! Bu saydıklarımız, hârikulâde şeylerdir. Allahü teâlânın âdetinin dışında olan şeylerdir. Bir insanda bunların hâsıl olması, onun yükselmesinin, kabûl olunmasının alâmeti değildir. Bunlar, istidrâc sâhiblerinde, sc’âdelden mahrum olanlarda da hâsıl olur. Riyâzet çekerek nefslerini parlatan kâfirlerde de hâsıl olur. Ba’zılarında riyâzet çekmeden de hâsıl olmakdadır. Velî olmak için, ya’nî vilâyet derecelerine kavuşmak için riyâzet çekm k şart olmadığı gibi, istidrâc sâhiblerinin hârikalar göstermesi ve evliyânın kerâmetler göstermesi için de riyâzet şart değildir. Riyâzet çekmek, bunların çok hâsıl olmasına yardım eder.
Evliyânın çoğu ucb denilen günâhdan korunmuşdur. l enâ mekamına kavuşanda ucb ve riyâ kalmaz. Evet insanlık kâbı halâ yapılabilir. Çünki, evliyâ hatâ yapmakdan mahfuz değildir. 1 c-kat, gafletden hemen uyanır, istigfâr ve hasenât yaparak onun zararından kurtulur.
Az yimek ve az uyumak tesavvuf yolunda ilerlemek için fâi-delidir. Fekat, bedene ve akla zarar verecek kadar aşırı olmamak lâzımdır. Bunları ve riyâzetleri sünnete uygun yapmalıdır. Aşırı yapılırsa ruhbâniyyet olur. Islâmiyyetde ruhbanlık yokdur. Evli-yânın keşfleri, hayâlî şeyler değildir. Kalbe ilhâm edilen şeylerdir. Hayâlî olan keşflere i’timâd edilmez. Vehm ve hayâl, kalbe gelen bilgilerin anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hâlık ile mahlûk arasındaki elli bin senelik yol vehm sâyesinde az zemanda kabilmek şandır]. Nemiz kılan kimse ile Allahü teâlft arasındaki perdelerin kalkdığı, hadîs-i şerif de bildirilmişdir.
Evliyânm âlem-i misâldeki sûrellerini, şekllerini gördüğünüzü, onlarla konuştuğunuzu yazıyorsunuz. Bunlar iyi şeylerdir. Fe-kat, maksadımız bunlar değildir. Maksadunıza zarar vermedikleri için üzülecek şeyler de değildir.
Hızır ^eyhisselâmm hayâtda olduğuna inanmak lâzımmı diyorsunuz? Âlimlerimiz bunu sözbirliği ile bildirmedi. Evliyâdan ba*zılan Hızu* aleyhisselâmı gördüklerini, konuşduklarmı bildirmişler ise de, böyle haberler onun hayâtda olduğunu göstermez. Rûhu insan şeklinde görülmüş, insanm yapacağı şeyleri rûhu ile yapmış olabilir. O zeman hayâtda olmuş ise, şimdi de hayâtda olması lâzım gelmez. (El-lsâbe-ff-ma*rifetissahfibe) kitâbında Hızır aleyhisselâmın yapdığı çok şeyler yazılıdu. Âlimlerin çoğu Hızır aleyhisselâmın öldüğünü bildirdi. Eğer hayâtda olsaydı, Peygamber efendimize gelir, birlikde cum’a nemâzı kılar, sohbetinde ve dhâdlarmda bulunurdu.
Vefât etmiş velîlerin rûhları ba’zen âlem-i misâldeki sûretleri ile [insan şeklinde] görülür. Çünki, dünyâda olan herşeyin âlem-i misâlde bir sûreti vardır. Hattâ maddî olmayan ma’nevî şeylerin de orada sûretleri vardır. Âlem-i misâl, hayâlî şeyler değildir. Bu gördüğümüz madde âlemi gibi var olan bir âlemdir. Evliyânm rûhları, ba’zan kendi bedenleri şeklinde görünür. Ba’zan da be-densiz, şekilsiz olarak rûhları insanın rûhu ile buluşur, görüşür.
Rûhlar ve kabr hayâtı hakkındaki bilgiler çok ince bilgilerdir. Bunlar hakkında zann ile, tahmîn ile konuşmamalıdır. Nasslar ile [ya’nî âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf ile] açıkça bildirilmiş olanlara kısaca inanmalı, fazla konuşmamalıdır. Kabrde ni’metler ve azâb-1ar olduğuna inanmalıdır. Mevtâlann birbirleri ile konuştukları da bildirilmişdir. Kabrdeki azâbdan dolayı bağırır, feryâd ederler. Feryâdlarını insanlardan ve cinden başka bütün mahlûklar işitir. Rûhları yalnız olarak da, bedenleri vâsıtası ile de feryâd eder.
İnsan tesavvufda ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemâle gelsin, kurb-i İlâhîye kavuşsun, bedeni de, rûhu da mahlûk olmakdan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka herşey hâdisdir. Var olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslimân olmak için böyle inaıımak lâzımdır. Peygamberlerin, Evliyânm rûhları da böyledir. Âhıretde azâbdan kurtulmak için, ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymak lâzımdır. Bu kitâblara uymayan keşfler.
t edilir. Hayâl de ledünnî bilgilerin kolay anlaşılmasına yardım eder. Tesavvuf yolunda her ikisinin de 7
kcrâmctİCT hiçbir işe yaramaz. Tcsavvuf yolundan maksad, kendi nefsinin ayblarını, kusûrlarmı anlamakdır ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymakda kolaylık ve lezzet hAsıl olmakdır ve gizli olan şirkdcn, küfrden kurtulmakdır.
Talebelerinizin iyi hâllerini yazıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok şükr ediniz. Talebenizin tam mUslimân olmaları, Allahü teâlânm rızâsına kavuşmaları için çalışınız! Şerfatin edebleri-ni, ehl-i sünnet âlimlerinin edeblerini ve selef-i s^ihînin hâllerini, ahlâklarmı onlara bildiriniz! Onlara va'z ve nasihatdan geri kalmayınız! Edebsizi Allahü teâlâ sevmez. Kur’ân-ı kerîmi çok okuyunuz. Nemâzlarınızı [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları) fıkh ki tâblarına uygun olarak ve huşû’ ile kılmız ve (lâilâhe-illaliah) güzel kelimesini her zeman söyleyiniz! Allahü teâlâ hepimize merhamet buyursun. Hepimize, kendi rızâsına kavuşduran iyi işler yapmak nasîb eylesin. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed aley hisselim m izinde gidenlere selâm ve düâlar ederim, efendim! Şimdi Resûlullahın **sallallahü aleyhi ve sellem” zemanı çok uzakda kaldığı ve kıyâmet yaklaşdığı için, her tarafa bid’atler yayıldı. Bid’atlerin zulmetleri, zararları bütün âleme yayıldı. Sünnetler unutuldu. Sünnetlerin nûrları örtüldü. Şimdi, insanı Allahü teâlânm rızâsına kavuşduracak en kıymetli iş, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmak için, ya’nî İslâm ilmlerini yaymak için ça-lışmakdır. Kıyâmet günü Muhammed aleyhisselâmın yanında bu lunmak istiyenlerin, bu yolda çalışmaları lâzımdır. Hadîs i şerîfdc (Terk edilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana yüz şehîd sevabı vardır) buyuruldu. [Ya’nî, bir din bilgisini ortaya çıkarmak, öğretmek, yaymak çok büyük sevâbdır). Sünneti meydana çıkarmak için ilk yapılacak şey, bu sünneti kendisinin yapmasıdır. Bundan sonra, başkalarının yapması için çalışmak gerekir.
Son nefesden çok korkduğunyzu yazıyorsunuz. Bu korkudan kurtulan kimse yokdur. Peygamberlerden başka herkesin son nefesi şübhelidir. ^n nefesde kurtulabilmek müjdesi ancak vahy ile ma’lûm olur. Zcmân-ı se’âdetden sonra, iyi alâmetler ve eserler ve beşâretler son nefesin selâmetini haber verirlerse de, zann-ı gâlib hâsıl ederler. Zann, ne kadar gâlib, fazla olursa olsun, insanı bu derdden, bu korkudan kurtaramaz.
İbâdetlerimi ve tâ’atlarımı kabûl olmağa lâyık göremiyorum, unun için ba’zcn ibâdet yapmakda gevşeklik hâsıl oluyor, diyor-ınuz. Bu dünyâda ibâdet yapmak için emr olunduk. Kabûl olumu olunmaz mı bilmesek dahî yapmağa mecbûruz. Hem ibâ-
çok fâidesi vardır. Ba’zı düâların dünyâ işlerinde fâideli olduğu bildirilmişdir. Allahü teâlânın ism-lerini okumak, dahâ ziyâde fâideli olmakdadır.
Nemâz kılarken kendi bedenini hâtu-lamamak, çok iyidir, ^emâzda hâsıl olan şeyler, nemâzın dışında hâsıl olanlardan dahâ |ı kıymetlidir. Nemâzın ehemmiyetini iyi anlamalıdır. Nemâzı, müs-I tehab olan vaktlerinde ve şartlarına ve ta*dîl-i erkâna dikkat ede-Irek kılmalıdır. [Nemâza başlarken, vaktinde kılmakda olduğunu det yapacağız, hem de ibâdetdeki kusûrlarımıza istigfâr edip, ka-bûl olması için ağlayarak, sızlayarak yalvaracağız. Bu istigfâr ve yalvarmak, belki kabûl olmasına sebeb olur. Biz kuluz. Kulluk vazifemizi yapmağa mecbûruz. Şeytan la*ın, kulluk vazifemizi yap-dırmamak için, bizi aldatmağa çalışıyor.
Size karşı olan teveccüh ve sevgimizi soruyorsunuz. Bunu bildirmeğe hâcet var mı? Sizin bize olan sevginiz, bizim size olan sevgimizin eseridir, neticesidir. Ağaçda hâsıl olan çiçekler, mevycler, hep gövdeden gelmekdedir. Bu kâide her zeman böyle gelmişdir. Kur’ân-ı kerîmde (Onları severim. Onlar da beni severler) ve (Allah onlardan razıdır. Onlar da Allahdan râzıdırlar) buyuruldu. Kcnuı muhabbetini ve rızâsını, onlarınkinden önce bildirdi.
Aşkın bağında açan güllere, bülbül olan,
İslâmın hasret ile, beklediği kahramân, ma'şûkunun aşkından yanıp yanıp kül olan, ağlasa yeri vardır, seni görmiyen zemân!
İlmîle, irfânîle, sâhib olan (Sıla) ya,
İki temel bilgiyi, vasi eden bir araya, dalıp uçsuz bucaksız, o mu'azzam deryaya, ve bu Zikr deryasından en büyük payı alan!
Kimi sâhile gider, ve bu bana yeter der; kimi uzakdan görür, mest olur, başı döner; kimi yalnız seyr eder, kimi bir katra içer; bü* sensin, bu deryâdan, içip içip de kanan!
Kurbândan, hadislerden sonra, gelir eserin, rûhlara şifâ olan, o mübarek sözlerin, baş kumandanısın sen velîlerin, erlerin; ve (Müceddid-i elf-i sânı) adını alan!
Bize seni duyuran, fıtraten dostun olan, ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan,
(Seyyid Abdülhakîm) o, senin aşkınla yanan, hürmetine nasîb et, bize şefâ'atından!
Eserinle cihânı, yeniden tenvir eden, sihirli bir kuvvetle, bizi kendine çeken ondördüncü yüz yılın, zulmetini gideren,
(Arvâs) m ışığıdır, gerisi hayâl, yalan!
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz, muhakkak aks yapar, o nûrlu kalbleriniz, belli, birbirinize, gıksınız ikiniz, ve size âşık olur, (Mektûbât)ı anlıyan!
Kadı-zâdc Ahmcd efendi, türkçe (Ferâid-ül-revâid) ismindeki (Amentü şerhi) kitabında diyor kı, bir insan hayrlı bir ls yapıp, sevabını her hangi bir mcvtâya hediyye ederse ona gider. Imâm-ı taberânî (Vesat) kitabında bildirdi kı, Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyurdu kı, Resûlullahdan işiidim; (Bir kimse, tanıdığı bir meyyit için sadaka verse, Cebrail ''ale>hivsı^âm*' bu sadakanın sevabını nurdan tabak içinde ona götürür le (Ey kabr sahibi! Bu hediyyeyi senin ahbabın gönderdi, bunu al!) der. V1e>>it bu hediyyeyi alınca, sevinir, kendilerine hedivye gönderilmiş en meyyitler, bunu görünce, üzülürler) buyurdu.
Amr bin Cerîr buyurdu ki, bir kimse âhırcte gitmiş olan dîn kardeşi için düâ etse veya hayrlı bir amel işlese ve bunlann sevabım ona hedivye etse, bir melek ol meyyite gcuüıup, (Ahbabından filan kimse, bunu sana gönderdi der.) İmâm ı Muslîmm. Ebû Hüreyre’den naki etdiği hadîs-i şerîfde (Bir mü'min lefâl edince, bütün amelleri biter. Yalnız üç ameli bitnıeyip, bunlann sevabı amel defterine yazılmağa devam eder. Bu üç amel, sadaka-i câriyye, ya’nî devam edici iyi işleri ve fâideli kitâhları ve kendisine hayrlı düâ eden sâlih çocuklandır). Bütün ınü'minlere hediyye edilen düâlar ve sevâblar, bunlann hepsine vâsıl olur. Bir kimse, bir mü'minin kabrine gidip, ona selâm verse, kabrdeki meyyit işitip, selâmım alır, bildiği kimse ise, onu tanır. Resûlullah “sallal-lahü aleyhi ve sellem’’ kabirleri ziyâret etmeği vc kabrdekilcrc selâm vermeği emr eyledi. Abdulah ibni Abbâs’m bildirdiği hadîsi şerifde, (Bir kimse, tanıdığı bir mü'minin kabrini zi>âret ederek, ona selâm verse, bunu tanır ve selâmına cevâb verir) buyurdu. Başka bir hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, din kardeşinin
kabrini ziyâret edip, kabrin yanında otursa, meyyi| sevinir) buyuruldu.
Bir mü'min. Peygamber efendimize bir salevât-i şerife okusa, melekler o salevâtı alıp Fahr-i âlem efendimize bildirirler. Bir hadîs-i şerifde, (Allahü teâlânın yer yüzünde dolaşan melekleri vardır. Ümmetimin benim için okuduğu salevâtı bana biidirirk^) buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerifde, (Bir kimse, bana salât ^ okursa, onun salâtı hemen bana bildirilir) buyuruldu. Ba'zılannı nelek bildirir, ba'zılannı ben işitirim. Ravda-i mukaddese yanında okunan salât ve selâmı kendisi işitip selâmına cevâb verdiğini bildiren çok hadîs-ı şerif vardır.
Peygamberlerin “alcyhimüssalâlü vesselam" mübarek cesedleri çürümez. Bunu bildiren çok hadîs-i şerifler vardır. Bir hadîs-i şerifde, (Peygamberler, kahrlerinde diridirler) buyuruldu BaVı âlimler, şchîdler de çürümez dedi. İmâm-ı Kurtubî, sıkıntılara, derdlerc sabr eden, mü'mınlerin ve şerî'aia uyan sâlihlcrın cesedleri çürümez, dedi. Günâh işlememiş olan cesed çürüme/. İlmî ile âmil olan âlımlenn ve [günâh işlemiyen, bıd'al sâhıhı olmayan] hâfızlann ve müezzinlerin ve evliyânın cesedleri çimime/. Hattâ bunlann kefenlenne toprak te'sîr etmez. Başkalarının cesedleri çürür. Bir hadîs-i şerifde, (Her meyyitin \iicûdunıı toprak çürütür. Yalnız, kuyruk sokumu denilen kemik çürümez) buyuruldu.
Ruhun nasıl olduğunu dînimiz açıkça bildirmedi. Rûh madde değildir. Sıfat da değildir. Fekat, madde gibi kendi kendine vardır. İnsan öldükden sonra, rûhu yok olmaz. Kendi kendine vardır. İdrâk etmesi, anlaması da vardır. Ruhun nerese gitdiği açıkça bildirilmedi. (Cevhere) şerhinde, İbrâhim Lâkani çeşidli rıvâyetleri yazmışdır. İmâm-ı Süyûtî, (Şerhüs-sudûr) kitabında ve İbnül-Kayyım-ı cevziyye dediler ki, şakî olanların, ya ni kâllrlerin ve fâsüdann rûhlan azâbdadır. Sa'îdlerin, ya'nî nur mınlerın, sâlihlerin rûhlan ni’metler, lezzetler içindedir. Yahûtli-nın rûhu, yahûdîlerin rûhu ile beraberdir. [Hıristiyanların, me/hebsizlerin, kitabsız kâfirlerin] rûhlan da birbirleri iledir. A/âb olunan ruhlann bulunduğu yere (Siccîn) denir. Nîmciler, lezzetler bulunan yere (İlliyyîn) denir. Îlliyyîn’in en yüksek derecesine (Mele-i-a'lâ) denir. Peygamber efendimiz, vefât ederken, son sözü (Ya Rabbî! Beni afv et! Bana merhamet et! Beni refik-i a'LVya kavuşdur) oldu. Burası Peygamberlerin makamıdır. Bunların dereceleri de farklıdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem" mi'râc gecesinde, Adem aleyhisselâmı birinci semâda, Isâ aleyhisselâm ile Yahyâ aleyhirnesselâmı ikinci semâda, Yûsüt aleyhisselâmı üçüncü semâda, Idris aleyhisselâmı dördüncü semâda, Harûn aleyhisselâmı beşinci semâda, Mûsâ aleyhissc-lârnı altıncı semâda, İbrâhim aleyhisselâmı yedinci semâda gördü. Ehl-i sünnet âlimlerinin ruhları. Peygamberlerin ruhlarına gakındır. Bir hadîs-i şerifde (Şehîdlerin rûhlan Arş«ı İlâhîdedir. İstedikleri zeman Cennetin diledikleri yerlerine gidip, tekrar kendi makamlanna dönerler.) buyuruldu. Âhıret hayâtında sabâh ve akşam, gece ve gündüz yokdur. Cennet nûrânî’dir. Şehîdlerin ba'zıları Cennete girmez. Cennetin yanındaki (bank) ismindekinchr kenannda yeşil kubbeler altındadır. Kendilerine sabah ve akşam Cennet ni'metleri getirilir. Burada sabah ve akşam, dünyadaki zamana benzetilerek söylenmişdir. Böyle sözlere (kinaye) denir. Bir nvâyetde bütün müzminlerin rûhlan bu kubbeler altında bulunur. Şehîdler, (Dünyâdaki din kardeşlerimiz, bizim kavıışduğumuz ni’metleri, se’âdetleri bilseler, cihâd’a muharebe’ ye koşarlardı) derler. Allahü tcâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, (Allah yolunda şehîd olanlan öldü sanmayınız. Onlar diridirler. Kendilerine, her zaman nzk verilir. Onlarda azâb olunmak korkusu yok-dur. NFmetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yokdur) buyuruldu. Dünyâda onların cesedleri yaralanıp, kan içinde kalırlar. Toprak arasında çürüyüp, fena kokarlar. Hayvanlar etlerini yirler. Ba’zıları denizde şehîd olup, balıklara lokma olurlar. Kâfirlerin elinde şehîd olurlar. Bu hâllerini görenler, bunları acı çekiyor, azâb içinde sanırlar. Onlann kavuşduklan nimetleri, seâdetleri anlamazlar. Şehîdler böyle diri olunca. Peygamberler de elbette diri olur. Çünki, her Peygamberde şehâdet mertebesi vardır. Bir hadîs-i şerifde, (İlm öğrenmekde iken eceli gelen kimseyi Allahü teâlâ Peygamberlerin mertebesinde karşılar) buyuruldu. Osman bin Aiîân “radıyallahü anh” diyor ki, Resûlullahdan işitdim, (Kıyamet günü, evvelâ Enbiyâ, sonra Ulemâ şefaat edecekdir) buyurdu. Bir hadîs-i şerifde (Tâ’ûndan vefat edenler, şehîdlerin mertebesine kavuşur) buyuruldu. Tâ’ûn, veba hastalığı gibi sâri hastalıklar demekdir.
Bir kimse, kıyâmet günü kimler arasında bulunacak ise, kabr hayâtında da, onlann arasında bulunur. Dünyâda iken kimleri seviyorsa, kimlerin arasında yaşıyorsa, kıyâmetde onlar ile berâber haşr olunacakdır. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel dedi ki, (Müminlerin rûhlan Cennetdedir. Kâfirlerin ruhları Cehennemdedir). Ba’zı âlimlere göre, Cennet-ül me'vâda'dırlar. Bu Cennet, Arşın altındadır. Zînâ’yı âdet edinen, fâiz ve yetim malı yiyenle-nn rûhlan Cehennemde azâb içinde olurlar. Üzerinde kul hakkı bulunanlann rûhlan Cennete girmez. Büyük günâh işliyenlerin ve zulm edenlerin rûhlan da böyledir. Evliyânın ve sâlih mü' minlerin rûhlan kabrlerine gelerek, cesedlerini ziyâret ederler. Müminlerin rûhlan birbirlerini ziyâret ederler. Bilhâssa, cum’a gecelerinde konuşurlar. Mümin vefât edip, rûhu semâya çıkınca, mü’mınlerin rûhlan gelip, dünyâda tanıdıklarını sorarlar. Vasıy-yet etmeden ölenlerin rûhlanna konuşmak için izin verilmez. (Ferâid-ül-fevâ-id) ın ya/jsı temânı oldu.
replika saatler sizin icin hazırladı ve sundu.
replika saat, replika saatler, replika saatler, replika saat, replika saatler,
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder