Sayfalar

gizli kamera

replika telefon

maca bitksi

replika samsung note 3,den islam bilgisi5

 replika samsung note 3


replika samsung note 3,den islam bilgisi5 bugün sizin icin replika samsung note 3 elinden gele gayretiv gösteriyor ve sizin icin replika samsung note 3 islam bilgilerini sizlere sunuyor ve sizin icin replika samsung note 3 diyorki Buhârî ve Müslim sahihlerinde diyor ki, Abdüllah ibni Abbâsın haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» iki kabrin yanına geldi. İkisinin de azâbda olduğunu anladı. Bir hurma dalı istedi. İkiye ayınp, kabrler üzerine dikdi. (Bunlar yeşil kaldıkça, azâblan hafifler) buyurdu. Bir kabrde azâbm hafiflemesi için, üzerine yeşil hurma dah konulması, hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Allahü teâlâ, yeşil otların bereketi ile kabrdeki azâbı hafifletmekdedir. Yeşil ot, bir zâtdır, bir maddedir. Bunu dikmekle azâbm azalması, Resûlullaha mahsûs değildir. Yeşil hurma dalının her zeman kabr üzerine dikilmesini, İslâm âlimleri, sözbirliği ile bildir-nekdedir. İslâm mezârlıklanna servi ağaçlan dikilmesi bundan ileri gelmekdedir. Hurma dalı gibi bir madde, azâbmazaJmasına scbcb oluyor da, varlıkların, maddelerin en kıymetlisi olanını sebeb ve vesile etmek câiz olmazmı? Aklı olan, doğru düşünebilen kimse, buna olmaz diyebilirmi?
Maddeyi, zâtı, Allahü teâlânın nzâsını kazanmağa vesile etmek câizdir. Ebû Süfyânm zevcesi olan Hind, (Uhud) gazvesinde hazret-j Hamzanın «radıyallahü anhümâ» karaciğerinden bir parçasını, ağzına alarak, çiğnemişdi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» (Hamza, ind-i İlâhîde çok kıymetlidir. Onun bedeninden hiçbir parçasını Cehennemde yakmaz) buyurdu. [Hindin imâna geldi^. Cehenneme gitmiyeceği buradan da anlaşılıyor]. Mâlik bin Sinân «radıyallahü anh», Resû-lullahm mubârek kanını içdiği zeman (Cehennem ateşi seni yakmaz!) buyuruldu. Bunun gibi, Abdüllah bin Zübeyr «radı-yallahü anh>», mubârek hacamât kanından içince (İnsanlardan sana çok şeyler olur. Senden de insanlara çok şeyler olur) buyurdu. İçdiği için darılmadı. Mubârek artığını içen kadına da (Kann ağnsı hiç çekmezsin) buyurdu. Bu hadîs-i şerif sahih-dir. Kadının ismi (Bereke) dir. Bunu birçok âlimler, mesâlâ Kâdi lyâd, (Şifâ) kitâbında ve Kastalâni (Mevâhib-ül-ledünniyye) kitâbında yazmışlardır. Ey müslimânlar! Resûlul-lahın «sallallahü aleyhi vesellem» mubârek bedeninden ayrılan kan ve benzeri şeyler, bunları içenlerin Cehennem ateşinden kurtulmasına sebeb ve vesile oluyor ve ağrılan önlüyor da, mubârek vücûdlarının, zâtının, bu iyiliklere vesile ve sebeb olmasına niçin inanılmasın? Mubârek zâtı, Allahü teâlânın nûrundan idi. Gölgesi yere düşmezdi. Böyle olduğunu, Câbir ve başkaları bildirdiler. Allahü teâlânın sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü için, vesile edilmez, Allahü teâlânın yaratmasına sebeb olmaz diyen bir kimse, o yüce Peygamberin ümmetindenmidir, yoksa düşmanlarındanmıdır? Kâfirlere bile rahmet olduğu, âyet-i kerîmelerde bildirilmişdir. Müslimânlar için ve ona âşık olan (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) için, rahmete, vesile ve sebeb olmazmı?
VesOe araymız!) âyet-i kerîmesinin emr etdiği vesile, hem ibâdetlerdir, hem düâlardır, hem de mubârek kıymetli zâtların kendileridir. Yukarıda bildirdiğimiz hadîs-i şerifler ve olaylar bunu açıkça göstermekdedir.
Mahlûklardan herşeyi, hattâ insanın yapamıyacağı, fekat kerâmet olarak Allahü teâlânın Evliyâsına ihsân etdiği şeyleri istemek cüz olduğunu gösteren çeşidi âyet-i kerimeler vardır.
Bunlardan biri (Nemi) sûresindeki âyet-i kerîmedir. Bu âyet-i kerîme, Süleymân aleyhisselâmın, (Ey cemi*itim! Onu kürsisi ile hanginiz getirirsiniz?) dediğini bildırmekdedir. Cemâ*atin içinde, cin ve insanlar ve şeytânlar da vardı. Cinnin kötü kısmlanndan, Ifrît, sen yerinden kalkmadan onu getiririm, dedi. Süleymân aleyhisselim bundan dahâ çabuk gelmesini istiyorum dedi. Süleymân aleyhisselâmın kâtibi olan Asâf bin Berhıyâ, ben dahâ çabuk getiririm, dedi. Belkısın kürsîsi Yemende idi. Süleyman aleyhısselâm, Şâmda idi. Arada, [insan yürüyüşü ile], üç aylık yol vardı. Oradan Şâma yer altından hemen getirdi. Bu kürsî, altın ve kıymetli taşlarla süslü bir kanepe idi. Bu bir kerâmet idi. Allahü leâlâ. Velîleri için, sevdiği iyi kullan için, âdetinin, kanûnlannın dışında olarak kerâmet vermekdedir. Allahü teâlâ, sâlih kulu olan bir Velîsine verdiği kerâmeti, Kur*ân-ı kerîmde, överek bildiriyor. Bu kerâ-meti istediği için, Süleymân aleyhisselâma danlmıyor. Ben sana şah damarından dahâ yakın iken, niçin başkasından istedin? tnsanlann yapamıyacağı birşeyi, benden başkasının gücü yetmiyeceği bir şeyi, niçin benden istemedin demedi. Çünki, Süleymân aleyhisselâm, Allahü teâlânın Peygamberi idi. Bu sözün, bu dileğin, sebeblere yapışmak oldu^nu ve sebeblere yapışmanın islâmiyyete uygun olduğunu biliyordu. Allahü teâlâ, sebeblere yapışmağı emr etmekdedir. Resûlullahdan ve şehîdlerden ve sâlih kullardan birşey istemek de, bunun gibidir. Allahü teâlânın onlara ihsân etmiş olduğu kerâmetlerden fâide-lenmekdedir. Onlar sebebdir, vâsıtadır, vesîledir. Yaratan ve yapan yalnız Allahü teâlâdır. Velîlerin kerâmeti. Peygamberlerin üstünlüklerinden, mu’cizelerindendir. Velîler, Peygamberlere uyduklan için, onlann vâsıtalan ile kerâmetlere kavuş makdadırlar.
Allahü teâlânın sevdiği kullanna ve herşeyden önce Peygamberlerin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tevessül etmenin, onlardan şefâ’at istemenin caiz olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerden birisi de, Bekara sûresinin seksendoku-zuncu âyet-i kerîmesidir. Hadîs âlimleri, sözbirliği ile bildiriyorlar ki, bu âyet-i kerîme, Hayber ychûdîleri için gelmişdir. Câhiliyyc zcmanında, ya’nî Resûlullahdan önce, bu ychûdîler, (Esed) ve (Gatfân) kabileleri ile harb ediyorlardı. Harb ederken, (Yâ Rabbî! Âhır zemanda göndereceğin Peygamber hakkı için, bize yardım et!) diyerek yalvanyorlardı. Âhır zeman Peygamberini vesîle ederek, zafer kazanıyorlardı. Fekat, Resûlul-lah gelip, islâmiyycti bildirince, kıskandılar, inâd eldiler, inanmadılar. İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyyc(Bedâyr-ul-Fevâıd) kitâbında diyor ki, yehûdîlcr, câhiliyyc zcmanmda komşulan olan Arablarla harb ederlerdi. Rcsûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem*» dünyâya gelmeden önce, onun mubârek vücûdu ile Allahü teâlâdan yardım isterlerdi. Allahü teâlâ, onlara yardım eder, gâlib gelirlerdi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», dünyâya gelip, islâmiyyeti yaymağa başlayınca, inanmadılar, kâfir oldular. Dünyâya gelmeden önce inanmamış olsalardı, onun sebebi ile yardım istemezlerdi. (Beydâvî) tefsirinin ba’zı açıklamalarında, Sa’deddîn-i Teftâzânîden şöyle naki olunuyor ki, Resûlullahın mubârek ismini söyliyerek yardım istiyorlardı. Mubârek ismini, şefâ’atcı ediniyorlardı. Sâlih ve zâhid âlimlerden Takıyyuddîn Husnî, (Mevlid-ün-nebî) kitâbında diyor ki, bir müslimân, Resûlullahın iyi huylarını, yumuşaklığını, afvını ve sabrını öğrenince, onun Allahü teâlâ yanındaki kıymetini, üstünlüğünü anlayıp, her işinde onu vesile eder. Çünki O, şefâ’atçıdır. Allahü teâlâ, Onun şefâ'atini red etmez. Allahü teâlânın sevgilisidir. Onu vesile kılarak, onu şefâ’atcı ederek istenilenleri, Allahü teâlâ verir. Allahü teâlâ, bunu Kur’ân-ı kerimde bildiriyor ve Evliyâsına ilhâm ediyor. Onun ve b itün müslimânlann düşmanı olan bile, Onu vesile kılarak, istediklerine kavuşduklanm, Kur’ân-ı kerim haber veriyor. Onu çok sevdiği, çok üstün yapdığı için, onların dileklerini verdim buyuruyor. Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, câhi-liyye zemanında, Hayber yehûdileri, Gatfân denilen Arab kâfirleri ile döğüşürlerdi. Yehûdiler, mağlûb olurdu. Allahü teâlâya düâ ederek, yâ Rabbi! Âhır zemanda bize göndereceğini söz verdiğin sevgili Peygamberinin hakkı için, hürmeti için, bize yardım et diyerek yalvarırlardı. Her zeman böyle düâ ederek, Gatfân kâfirlerine gâlib gelirlerdi. Allahü teâlâ, Muhammed alcyhisselâmı. Peygamber olarak gönderince inanmadılar. Kâfir oldular. Allahü teâlâ, bunu, yukandaki âyeti kerimede bildirmekdedir. Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlâ yanmdaki kıymetine, şerefine ve üstünlüğüne bakınız ki, onu vesile eden kâfirlerin bile düâsını kabûl buyurmak-dadır. Yehûdîlerin, O sevgili Peygambere en büyük düşman olacaklarını ve O yüce Peygamberi çok inciteceklerini bildiği hâlde. Onu vesile ederek yapdıklan düâlan kabûl buyururdu. Dünyâya teşrif etmeden önce, şerefi, şefâ’ati böyle olunca, âlemlere rahmet olarak gönderildikden sonra. Onu vesile ve
şcfö’atcı etmenin suç olacağını, hangi akJlı, insâflı kimse iddi’â edebilir? Buna inanmıyanlann, yehûdîlerden dahâ kötü olduk-lan anlaşılmakdadır. Peygamberlerin birincisi olan Âdem alcy-hisselâm da. Onu vesile yaparak düâ edince, düâsı kabûl olmuş idi. Tefsirler ve hadîs kitâblan, bunu uzun bildirmekdedir. Bunları anlıyanlar. Onu vesile etmeğe inanmıyanlann nasıl kimseler olduklannı iyi anlarlar.
FASL: Peygamberleri ve Evliyâyı vesile ve şcfâ’atcı yaparak, Allahü teâlâdan istenilen şeylerin hâsıl olması, onlann kerâmetinden ve üstünlüklerindendir. Öldükden sonra da kabrlerinde kerâmet sâhibidirler. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimleri, kerâmetin var olduğunu ve kerâmete inanmak vâcib olduğunu sözbirliği ile bildirmişlerdir. Evliyânın kerâmeti olduğunu, Allahü teâlânın kitâbı haber vermekdedir. Âyet-i kerîme, Süleymân aleyhisselâmın, Belkısın kürsîsinin bir ânda, Yemendeki Sebe’ şehrinden Şâma getirilmesini istediğini haber veriyor. Bu kürsî, altın ve kıymetli taşlar ile süslenmişdi. Bunu, Âsâf bin Berhıyâ, bir ânda getirdi. Tahtın hiçbir yeri bozulmadan geldi. Âsâf, Velî idi. Tahtı bir ânda getirmesi, kerâmet oldu. Hazret-i Meryemin kerâmeti de Kur’ân-ı kerîmde, îmrân sûresinin otuzyedinci âyetinde bildirilmekdedir. Hazret-i Merye-mın yanına Zekeriyyâ aleyhisselâmdan başka kimse girmezdi. Zekeriyyâ «aleyhisselâm», her girişinde hazret-i Meryemin yanında tâze meyve görürdü. Bunlann Allahü teâlâdan geldiğini söylerdi. Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildiriyor ki, Peygamberlerin mu’cizeleri olduğu gibi, Evliyânın da kerâmet-leri vardır. Çünki, Peygamberlere tâbi’ olanlan, onlara uyanları Allahü teâlâ çok sever. Onlara diri iken de, öldükden sonra da, kerâmetleri ihsân eder. Peygamberlerin ve Evliyânın öldükden sonra da, mu’cize ve kerâmet göstermeleri, onlann doğru söylediklerini dahâ iyi bildirmekdedir. Çünki, diri iken olan mu’cizeleri ve kerâmetleri gören düşmanlar, kâfirler, bunlan başkasından öğrenerek yapıyorlar sanırlar. Fckat, öldükden sonra hâsıl olan mu’cize ve kerâmet 1er için, böyle sanmak ve söylemek olamaz. Mu’cizeleri ve kerâmetleri, Allahü teâlâ yaratmakdadır. Yalnız Onun kudreti ile olmakdadır. Peygamberlerine ve Velîlerine ihsân ederek, ikrâm ederek, onlann sebebi ile, onlann şefâ’atleri ile yaratmakdadır. (Mu’cize) Peygamberden^ (Kerâmet) ise. Peygamberin yolunda olduğu bilinen sâlih mü’minden hâsıl olmakdadır. Peygamberler
ma’sûmdur. Hiç günâh işlemezler. Şeytân, Peygamberin şekline giremez. Evliyâ da. Peygamberlerin vârisleridir. Şeytân, onlara da yaklaşamaz. Ömer «radıyallahü anh» ve Abdüllah ibn-i Mes’ûd «radıyallahü anh» ve dahâ birçok Sahabeden şeytânın kaçdığı kitâblarda yazılıdır. Alî Uşî, (Bed’ül-emâlî) kasidesinde:buyuruyor. Anlayışlı, akili kimseler için bu beytde takılacak birşey yokdur. Çünki. Velîlerin kerâmetlm dünyâda hâsıl olur demekdedir. Çünki, Ehl-i sünnet ile mu’tezile arasında dünyâdaki kerâmet için ayrılık olmuşdur. Onlar dünyâda kerâmet olmaz dedi. Kerâmet olursa, mu’cize ile kanşır. Peygamber ile Velî ayrılamaz sandılar. Ehl-i sünnete göre, mu’cize sâhibinin. Peygamber olduğunu bildirmesi lâzımdır. Kerâmet sâhibinin. Velî olduğunu söylemesi yasakdır. Söylerse, velî olmadığı anlaşılır. Vehhâbîler, bunu anlasalardı, zındıkların, yalancıların çirkin sözlerini ileri sürerek, Evliyâya dil uzatamazlardı. Yakandaki beyt. Velînin kerâmetleri, dünyâda da vardır. Kendilerinden istenilen şeyleri ve şefâ’at etmelerini, Allahü teâlâ dilek sâhiblerine ihsân eder demekdir. Anlayışı az olanlar, yukarıdaki beyti. Velînin yalnız dünyâda iken kerâmeti olur sanıyor. Velî ölünce, kerâmeti olmaz diyorlar. Böyle anlamak yanlışdı.. Çünki, derin âlimler, meselâ Şerefüddîn Halîl Neccârî Yemenî hanefi (Nefîs-ür-riyâd) ismindeki Emâlî kasidesi şerhinde ve Eşbâh muhşisi şeyh Ahmed [ve Kâmûs mütercimi Ahmed Âsim Efendi, emâlî kasidesini şerh ederken] bu beyti bizim bildirdiğimiz gibi açıklamışlardır. Hattâ insanlar, kıyâmet kopuncaya kadar, ya’ni âhıret hayâtı başlayıncaya kadar, dün-yâdadu'lar denir. Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhâni, Emâlî kasîdesinin şerhi olan (Nuhbet-ül-leâlî) kitâbın^ da, bunu uzun açıklamakdadır.
Velilerin, öldükden sonra, sayılamıyacak kadar çok kerâmetleri görülmüşdür. Âlimler bunları, sözbirliği ile bildirmişlerdir. Burada yalnız birkaç dânesim bildireceğiz: (BuhârO kitâbında diyor ki, Eshâb-ı kirâmdan Âsim «radıyallahü anh», hiçbir müşrike dokunmamak için ve hiçbir müşrikin de kendisine dokunmaması için, Allahü teâlâya söz vermiş idi. Kâfirler kendisini şehîd edince, yanına yakJa^mak istediler. Cenâb-ı Hak, anlar göndererek Asımı korudu. Anlar, o kadar çokdu ki, yanına yaklaşamadılar. Bu, Âsıma ölümünden sonra ihsân edilen kerimet idi. Eshâb-ı kirâmdan Habîbi, kâfirler yakaladı. Muhammed yalancıdır dersen seni bırakınz. Böyle söylemezsen öldürürüz dediler. Muhammed aleyhisselâmın mubârek ayağına bir diken batmaması için, cânımı feda ederim buyurdu. Şehld etdiler. Birkaç Sahâb! gece gelip, ^hîdin ipini kesdıler. Yere düşdü. Yerde göremediler. Nereye gitdiğini anlı-yamadılar. Hanzala ismindeki sahâbî, Resûlullah ile gazâya gitmek için acele etdi. Gusl abdesti almağa vakt bulamadı. Şehid oldu. Kendisini melekler yıkadı. Bunun için, (GasO-ül-Melâike) adı ile meşhûr oldu. Bunlann hepsi, (Buhârı) kitâ-bında yazılıdır. (Mişkât) kitâbında diyor ki, Âişe «radıyallahü anhâ>* buyurdu ki, Habeş pâdişâhı (Necâşî) îmâna geldi. Kabri üzerinde her zemân nur parladığını çok kimseden işitdim. Hazret-ı Alî’nin kardeşi olan Ca’fer, şehîd oldukdan sonra. Yemendeki (Bîşe) şehrine meleklerle giderek yağmur yağacağını müjdelediğini Resûlullah haber verdi. Bunu yukanda bil-dirmişdik. Hazret-i Hüseynin «radıyallahü anh>» mubârek başı yanında kâri’ ya’nî hâfız, (Kehf) sûresini okuyordu. (Eshâb-ı Kehf, bizim âyetlerimizden şaşırıp kaldı) âyetini okuyunca, mubârek başdan (Beni öldürmek ve sürüklemek, Eshâb-ı Kehf-den dahâ çok şaşılacak bir şeydir) sesi işitildi. Nasr-ul-Hazâî Me’mûn halîfe tarafından asılmışdı. Elinde mızrak olan biri, yanına bırakılıp, Nasrın yüzünü kıbleden çevirmesi emr olun-muşdu. Gece karanlık basınca, mubârek yüzü kıbleye döndü. O sırada (Ankebût) sûresinin ikinci âyeti olan (İmân etdik diyenlerin kendi hâline bırakıldıklarımı sanıldı) âyetini okuduğu işitildi. Bir kabrde (Mülk) sûresinin sonuna kadar okunduğu işitildi. Bunu yukanda yazmışdık. Bu haberlerin hepsi doğrudur. Hadîs âlimleri bildirmişdir.İbn-i Asâkir bildiriyor ki, Umeyr bin Habbab Selemî dedi ki, sekiz arkadaşımla birlikde, Emevîler zemanında rumlara esîr olduk. Bizi, Rum kayserine götürdüler. Bunların boynunu vurunuz emrini verdi. Önce öldürülmek için arkadaşlarımın önüne geçdim. Papaslar bana acıdı. Benim bu hâlime şaşırdı. Beni afv etmesi için Kayserin elini ayağını öpdüler. Papasın biri, beni evine götürdü. Güzel bir kızı yanıma getirdi. Bu tenim kızımdır. Sana nikâh ediyorum dedi ve bizim dînimize gir dedi. Zevce için ve mal için dînimi bırakmam dedim. Birkaçmın dediğim nıçm yapmıyorsun dedi. Ben, kadın için, mal için dinimden dönmem dedim. Burada kalmakmı, yoksa memleketine gitmekmi istersin dedi. Memleketime gitmek isterim, dedim. Gökde bir yıldız gösterdi. Geceleri bu yıldıza doğru git,’ gündüzleri gizlen f Böylece vatanına kavuşursun dedi ve yanımdan aynldı: Üç gece yürüdüm. Dördüncü günü saklanmışdım. Sesler işitdim. Umeyr, Umeyr diyerek beni çağırıyorlardı. Bak-dım. Şehid olan arkadaşlarımı gördüm. Siz şehîd olmadınızmı? Evet olduk. Fekat, Allahü teâlâ şimdi şehîdlere emr etdi. Ömer bin Abdül’azizin cenâzesinde bulununuz dedi. At üzerinde idiler. İçlerinden biri, yâ Umeyr! Elini uzat dedi. Elimi uzat-dım. Beni arkasına oturtdu. Sür’atle gitdik. Kendimi, Elcezî-rede evimin yanında buldum dedi.Ibnül Cevzî diyor ki, Ebû Alî Berberi, Şamdan Tarsûsa ilk olarak gidip yerleşen üç kişiden biridir. Rumlarla gazâ ediyordu. Arkadaşlan ile birlikde esîr oldu. Umeyrin başına gelenler, bunlara da oldu. İki arkadaşını şehîd etdiler. Papaslardan biri, bunu kurtarıp evine götürdü. Bunu aldatmak için, kızını araya koydu. Fekat Allahü teâlâ, kıza hidâyet ihsân eyledi. İkisi yola çıkdılar, gündüz saklandılar. Ayak sesi duydular. Şehîd olan iki arkadaşını gördü. Yanlannda melekler vardı. İki arkadaşına selâm verdi. Hâllerini sordu. Allahü teâlâ, bizi sana gönderdi. Bu kız ile nikâhında sana şâhid olacağız dediler. Nikâhdan sonra gitdiler. Bunlar Şâma geldi. Berâber çok yaşa* dılar. Bu hâl, Şâmda yayıldı. [Muhammed Ma’sûm-ı Fârûkî Serhendî, 1068 [m. 1658] senesi ibtidâsında, Hindistândan ayrılarak, deniz yolu ile, önce Medine-i münevvereye, sonra Receb başında Mekke-i mükerremeye geldi. Mubârek oğullan ile, hac yaparak, 1069 başında Hindistâna avdet eyledi. Bu bir sene içinde, Cennetül mu’ allâ ve Cennetül Bakî’de ve Hucre-i seâ-deti ziyâretinde onlann mubârek bedenleri ile görünerek, verdikleri müjdeleri hergün oğullarına haber veruiişdir. Bunlardan Muhammed Ubeydüllah, bu haberleri arabî olarak toplamış, hâsıl olan risâleye (Yevâkît-UI-haremeyn) ismini ver-mişdir. Uç sene sonra fârisîye terceme edilmişdir.] İbni Ebid-dünyânın kitâbında böyle vak’alar ve öldükden sonra yaşıyanlar yazılıdır. Ebû Nu’aymın (Hilye) kitâbında ve Ibn-ül Cevzînin (Safvet-iis-SalVe) ve (Uyûn-iil-Hikâyât) kitâblannda ve dahâ birçok kitâblarda yazılıdır. İbni Teymiyye ve İbn-ül Kayyımı Cevziyye de, Evliyânın kerâmetlerini güzel yazmışlardır.alcyhisselâmın ümmetinden birinin kerâmeti, Kur’ân-ı kerîmde bildiriliyor da, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin kerametlerine niçin inanılmasın? Muhammed aleyhisselâm, Süleymân aleyhisselâmdan elbet dahâ üstündür. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti de, Süleymân aleyhisselâmın ümmetinden elbet dahâ üstündür. Vehhâbî sapıklan, bu sözümüze karşılık, bu kerâmet Süleymân aleyhisselâmın idi derse, ona deriz ki, bu ümmetin Evliyâsımn kerâmeti de, Muhammed aleyhisselâmdandır. Allahü teâlâ, Meryem sûresinin yirmidör-düncü âyetinde (Hurma kütüğünü kendine doğru çek! Sana ondan tâze hurma düşer) buyurdu. Allahü teâlâ, hurma kütüğünden, hazret-i Meryem için meyve çıkardığını bildiriyor. Hazret-i Meryem, Peygamber değildi. Zekeriyyâ aleyhisselâ-mın, hazret-i Meryemin yanında gördüğü meyveler ve Eshâb Kehf vak’ası hep kerâmet idi. Bu kerâmetlerin sâhibleri Pev gamber değildiler. Önce gelen Peygamberlerin ümmetlerinde, kerâmet sâhibi Velîler bulunuyor da, Muhammed aleyhisselâ-mın ümmetinde kerâmet sâhibi Evliyâ niçin bulunmasın? İmrân sûresinin yüzonuncu âyetinde (Siz, ümmetlerin en iyisi oldunuz) buyuruldu. Kerâmete inanmıyanlar [meselâ Vehhâbî-1er] bu sözümüze karşılık, bir kimsenin bir gecede Kâ’beye gidip gelmesi olamaz derse, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bir ânda yedi kat göklere ve Allahü teâlâmn dilediğj yerlere götürülüp getirildi. Bundan büyük kerâmet olurmu? Yine deriz ki, mü’minmi kıymetlidir, kâfırmi? Kâfirlerden birinin bir ânda şarkdan garba gidip geldiğini işitiyoruz ve inanıyoruz. Bu kâfir bildiğimiz iblîsdir. Bu kâfire verilen şey, Allahü teâlâmn sevgili kullarına niçin verilmez olsun? Bunu iyi düşünmek ve insaflı konuşmak lâzımdır. (Sivâd-ül A’zam) kitâbının şerhinden terceme burada temâm oldu. Ibni Teymiyye ve başkaları bildiriyor ki, Evliyânın kerâmetlerine inanmıyanlar, hâricîler ve mu’tezilî ve ba’zı şî’îlerdir. Çünki, bu sapıkların kerâmetleri yokdur. Kerâmet sâhibleri de yokdur. Bunun için, görmüyorlar, işitmiyorlar ve inanmıyorlar.
Vehhâbî kitâbına cevâb olarak, Dâvüd bin Süleymânın (Minhat-üJ-Vehbiyye fi Redd-il-Vehhâbiyye) kitâbından terceme burada temâm oldu. Bu hayrlı sebeb ile, mezkûr kitâb, başdan sonuna kadar terceme edilmiş oldu.
Hasen-i Basrî 110 [m. 727] de Basrada, Ebû Kılâbe Abdülmelik 276 [m. 889] da Bağdâdda, Sa’düddîn-i Teftâzânî Mes’ûd şâfi’î 792 [m. 1389] de Semerkandda, Alî 1180] de, Şercfüddîn Halîl Ncccârî Ycmcnî 632 [m. 1235] de, Seyyid Ahmcd Âsim efendi Ayntâbî 1235 [m. 1820] de tstan-bulda, Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhâvî 1228 [m. 1813] de, halîfe Memûn bin Hârûn 218 [m. 833] de vefât etmişdir.]
Abdül-Ganî Nablüsi, (Keff>ün-Nûr min-Eshâb-U-kubûr) kitâbında buyuryyor ki, Allahü leâlâ, kendisine yaklaşmış olan kullanna kerâmetler ihsân etmişdir. (Kerfimet), Evliyâ denilen insanlarda Allahü teâlânın yaratdığı, âdet ve fen bilgileri dışında olan şeylerdir. Allahü teâlâ, kendi kudreti ile ve irâdesi ile, ya’nî diledi^ zeman, bu şeyleri, bu kullarında yaratmakda-dır. Kulun kudretini de Allahü teâlâ yaratmakdadır. Bu şeylerin yaratılmasında, kulun kudretinin ve irâdesinin te’sîri yokdur. Kulun irâdesi ve kudreti, kerâmetlerin yaratılmasına ancak sebeb olmakdadır. Kul, istediği zeman, kendi kuvveti ile kerâmet yapar diyen kimse ve böyle inanan kimse kâfir olur.
Kendisinde kerâmet hâsıl olan Velî, bu kerâmetin yalnız Allahü teâlânın dileği ile ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiçbir te’sîri olmadığını bilmekdedir. Bunun gibi, kendi bedenindeki, görmek, işitmek, tad almak, sertlik, sıcaklık duymak, düşünmek, ezberlemek, hâtırlamak gibi duygularının ve iç ve dış organlarının hareketlerinin, hâsılı bütün işlerinin hep Allahü teâlânın dilemesi ile ve kudreti ile ve yaratması ile olduğunu her an bilmekdedir. Evliyâlık da, bu demekdir. Ya’nî, böyle olduğunu her an bilen ve inanan kimse, Allaha yakîn olmuş. Veli olmuşdur. Bu bilgisi, her an bütün varlığını kaplamakdadır. Allahü teâlâ. Velisine ba’zan gaflet verir. Bu bilgisini unutdurur. Bu zeman, veliliği kalmaz ise de, önceki zemanlarında Velî olduğu için, böyle zemanlannda da, kendisine Velî denilir. Bunun gibi, îmânı olan insana mü’min denildiği için, uyku zemanında, gaflet hâlinde olduğu zeman da, kendisine mü’min denilmekdedir. Bu gaflet zemanı, Evliyâ-nm aşağı hâlleridir. Allahü teâlânın (sen elbette ölüsün. Onlar da ölüdürler!) buyurduğu ölü olmak nâli de bunun gibidir. Bunun için Velîler, her şeylerinin Allahdan olduğunu anlamaları hâllerine [(Fenâ fîllah) veya] (mevt-i ihtiyâri) demişlerdir. Hadîs-i şerîfde (kendini tanıyan, Rabbini tanımış olur) buyuruldu. Bütün hareketlerinin ve işlerinin, görünen ve görünmi-yen kuvvetlerinin kendisinden olmadığını, başka bir irâde ve kudret sâhibi tarafından meydana getirildiğini anlıyan kimse,bu kudret sâhibi olan Allahı tanımış olur. Allahü tcâlânın emr etdiği farzların hepsini yapan ve ayrıca Muhammed aleyhisse-lâmın ibâdetlerini, yaşayışını, hâllerini, ya’nî nâfıle ibâdetleri de yapan bir müslimân Allaha yaklaşır. Velî olur. Duygulan ve hareketleri kendisinden değil, Allahü teâlâdan olduğu meydana çıkar. Böyle olduğunu bildiren hadîs-i şerif, tesavvuf kitâblannda yazılıdır.
Ariflere göre. Velî olmak için, kendisinin (Mevt-I ihtiyfirî) denilen mevt ile ölü olduğunu bilmek lâzımdır. Velîlerde kerâ-metin hâsıl olması için, böyle ölü olmalan lâzımdır. Böyle olduğunu anlayan kimse, ölüde kerâmet olmaz diyebilir mi? Câhiller, gâfıller, kendi işlerini kendi irâdeleri ile ve kudretleri ile yapdıklannı sanırlar. Herşeyi Allahü teâlânın yaratdığını unuturlar.Evliyânın, öldükden sonra da kerâmet sâhibi olduklannı fıkh kitâblan da bildirmekdedir. Hanefî mezhebinde kabr üzerine basmak, oturmak, uyumak, abdest bozmak mekrûhdur. Çünki bunlar ihânet, hakâret etmekdir. Hadîs-i şerifde (Kabr üzerine basmakdansa, ateşe basmağı tercîh ederim) buyuruldu. Bu sözler, insana öldükden sonra da saygı göstermek lâzım olduğunu bildiriyorlar. Ya’nî dînimiz, ölülerin kerâmet sâhibi olduklarını bildiriyor. Kerâmet, âdet hârici yapılan iş demek olduğunu yukarıda bildirmişdik. İnsanın yer yüzünde yürümesi, oturması âdet olduğu için mü’minin kabri üzerine basılmaması, oturulmaması, ona kerâmet ya’nî ikrâm ve ihsân olmakdadır. Her mü’mine öldükden sonra böyle kerâmet veren dînimiz, ilm, irfan sâhibi olan Evliyâya daha kıymetli kerâmetler de ihsân olunacağını göstermekdedir.
Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» (Bakf) kab-ristânını ziyâret eder, mezâr yanında ayakda düâ ederdi. Bu da, ölülerin kerâmet sâhibi olduklarını göstermekdedir. Çünki, mü’minin kabri başında yapılan düânın kabûl olacağını bilme-seydi, orada düâ etmezdi. Mü’minin kabri başında düânın kabûl olması, onun kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Her mü’min için böyle kerâmet olunca, Evliyâ için daha çok olacağı meydandadır.
Mü’min ölünce, onu yıkamak, kefenlemek ve defn etmek lâzımdır. Dinimiz bunu emr etmekdedir. Bu emr, mü’minin öldükden sonra da, kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Kâfîrlerin ve hayvanların ölülerinde bu kerâmet yokdur.
Mü’min ölürken necâsetlenmekdedir. Onu bu necâsetdcn kurtarmak, temizlemek için yıkamak emr olundu. Bu emr mü’minin öldükden sonra da kerâmet sâhibi ojduğunii göstermekdedir.Câmi*-ul-fetâvâ) kitâbında âlimlerin ve seyyidlerin mezârlan üzerine binâ, türbe yapmak mekrûh değilir diyor. Yine bu kitâbda, ölü yıkayanın temiz olması lâzımdır. Cünüb olması mekrûhdur diyor. Bu da, her mü’minin öldükden sonra kerâmet sâhibi olduğunu göstermekdedir. Hâlbuki, diri iken her mü’min kerâmet sâhibi olmaz. Yalnız Evliyâ diri iken de kerâmet sâhibidir. İmâm-ı Nesefinin (Umdet-üM’tikâd) kitabında, (Her mü’min uykuda da mü’min olduğu gibi, öldükden sonra da mü’mindir. Bunun gibi. Peygamberler, öldükden sonra da Peygamberdirler. Çünki, Peygamber olan ve îmân sâhibi olan rûhdur. însan ölünce, rûhunda bir değişiklik olmaz) demekdedir. İnsan, beden demek değildir. İnsan rûh demekdir. Beden, rûhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrâil aleyhisselâm. Peygamber efendimize insan şeklinde görünürdü. Ekseriyâ, Duhye ismindeki sahâbî şeklinde görünürdü. Eshâb-ı kirâmdan ba’zılan da, Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde gördüler. Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince, rûh gibi olunca, yok oluyor denilemez. Şekil değişdirdi denilir. İnsanın rûhu da, bunun gibidir. İnsan ölünce, rûhu bir âlemden başka âleme geçmekdedir. Rûhun böyle değişikliğe uğraması, kerâ-metinin kalmıyacağını göstermez. [(Câmı’ul-fetâvâ) nın yazan Muhammed Semerkandî hanefî 556 [m. 1162] de, Abdüllah Nesefî hanefî 710 [m. 1310] da Bağdadda vefât etdi.]
Evliyânın öldükden sonra da kerâmet sâhibi olduklannı bildiren bir çok vak’a ve hikâyeler kitablarda yazılıdır. Meselâ, büyük veli, Muhyiddîn-i Arabînin (Rûh-ul>Kuds) kitâbında, Ebû Abdullah bin Zeyn-ül-bürî İşbilînin çeşidli kerâmetleri yazılıdır. Bir gece, Ebül Kâsım bin Hamdin ismindeki kimsenin İmâm-ı Muhammed Gazâliyi redd eden, kötüliyen bir kitâbı okurken, gözleri kör oldu. Hemen secde edip yalvardı. Bu kitâbı hiç okumıyacağına yemin etdi. Allahü teâlâ kabûl buyurup, görmek ihsan eyledi. Bu da, tmâm-ı Gazâlinin öldükden sonra olan bir kerâmetini göstermekdedir.
îmâm-1 Yâfi’î (Ravdur-Riyâhin) kitâbında diyor ki, Evliyâ-dan biri, kabrdekilerin derecelerinin kendisine gösterilmesi için düâ etdi. Bir gece çeşidli kabrler gösterildi. Kimi tahta üzerinde, kimi ipek yatakda, kimi kokulu çiçekler arasında, kimi sevinçli, kimi ağlar, kimi güler idi. Bir ses işitdi. Bu hâlleri, dünyâdaki amellerinin karşılığıdır diyordu. Güzel huylular, şehîdler, nâfile oruçlan da tutanlar, Allah için sevişenler, günâh işleyenler, tevbe edenler, ayrı ayrı hâlde idiler. Mezârda-kilerin hâlleri ba’zı Evliyâya uykuda, ba’zılanna da uyanık hâlde iken gösterilir, tmâm-ı YâTı’i, (Kifâyet-ül-Mu’tekad) kitâ-bında, ba’zı Evliyânın babasının mezârma gidip konuşduklan yazılıdır.
Lâlkâi, (Essünnet) kitâbında, Yahyâ bin Mu’în diyor ki, inandığım, güvendiğim mezarcı bir arkadaşım dedi ki, şaşılacak çok şeyler gördüm. En çok şaşdığım şey, bir meyyitin, müezzinin ezânını tekrâr etdiğini işitdim dedi. [Lâlkâi 418 [m. 1027]de vefât etdi.]
Ebû Nu’aym, (Hilye) kitâbında diyor ki, Sa’îd bin Cübeyr-den işitdim. Sâbit-ül-benânîyi mezara koyuyorduk. Hamîd-üt-tavil’in bulunduğu bitişik mezarın kerpici düşdü. Hamîdin mezarda nemâz kıldığını gördüm. Hamîd diri iken, her zeman, (Yâ Rabbî! Bir kuluna mezarda nemâz kılmak kerâmetini ihsân edersen, bana da ihsân et!) diyerek düâ ederdi. [Abdüllah Yâfı’î şâfı’î 768 [m. 1367] de Mekkede, Yahyâ bin Mu’în Bağ-dâdî şâfi’î 233 [m. 848] de Medinede, Ebû Nu’aym Ahmed Isfehânî 430 [m. 1038] de vefât etdi.]
Imâm-ı Tirmüzî ve Hâkim ve Beyhekî bildiriyorlar: Abdüllah ibni Abbâs söyledi ki, birkaç sahâbî yolculukda bir çadır kurduk. Burada kabr olduğunu bilmiyorduk. Birisinin sûre-i mülkü başından sonuna kadar okuduğunu işitdik. Medî-neye gelince, bunu Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» söyledik. (Bu sûre, meyyiti azâbdan kurtarır) buyurdu. Ebül-Kâsım Sa’dî, (İfsâh) kitâbında, bunu anlatıyor ve bu, meyyitin kabrde Kur’ân okuduğunu isbât etmekdedir diyor.
tbni Mendeh haber veriyor; Talhâ, Ubeydullahdan haber veriyor ki, ormanda idim. Akşam oldu. Abdüllah bin Âmir bin Hizâmın kabri yamnda oturdum. Kabrde çok güzel sesle Kur’
ân okuduğunu işitdim. Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sel-lem» haber verdim. (Yâ Abdüllah! Allahü teâlâ rûhlan kabz edince, Cennetdeki yerlerinde muhafaza olunur. Her gece, sabaha kadar, kabrlerine bırakılır) buyurdu. [Muhammed ibnı Mendeh 395 [m. I(X)5] de vefât etdi.j
İnsan ölünce, rûh da ölmez. Rûh bedenden başka bir varlıkdır. Mezârdaki beden ile, toprak oldukdan sonra da, ilgisi yok olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblannı okumamış olan câhiller ve mezhebsizler ve Cehenneme gidecekleri bildirilmiş yetmişiki fırkadan olan sapıklar, ruhun bedenden ayn bir varlık olduğunu bilmiyorlar. İnsan ölünce, hareketi yok olduğu gibi, rûhun da bedenin bir sıfatı, özelliği olduğunu, hareket etmek gibi rûhun da yok olacağını sanıyorlar. Evliyâ da, her insan gibi^ ölür, toprak olur, insanlığı ve rûhâniyyeti kalmaz diyorlar. Ölülere hürmet etmiyorlar. Hakâret ediyorlar. Evliyânın kabrini ziyâret ederek, onlarla bereketlenmeği, tevessül etmeği inkâr ediyorlar. Bir gün Velî Arslan Dımışkînin kabrini ziyârete gidiyordum. Sapıklardan birisi, toprak ziyâret olunur mu dedi. Buna çok şaşdım. Müslimân olduğunu bildiren bir kimsenin böyle söylemesine çok üzüldüm.Hadîs-i şerîfde (Kabr, yâ Cennet bağçelerinden bir bağçe-dir. Yâhud Cehennem çukurlarından bir çukurdur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerif rûhların, çürümüş cesedlerle birleşdiklerini açıkça bildirmekdedir. Mü’minlerin mezârlannın muhterem, mübarek olduğunu göstermekdedir. Âlime hakâret edenin, düşmanlık edenin kâfir olmasından korkulur.
Ölüler de, diriler de Allahın mahlûklandır. Hiçbirinin, hiçbir şeye te’sîri yokdur. Herşeye te’sîr eden, yalnız Allahü teâlâdır. Fekat, mü’minin ölüsüne de, dirisine de ta’zîm, saygı göstermek vâcibdir. Çünki, mü’minlerin ölüleri de, dirileri de, Allahü teâlânın (Şe'âir)i oldukları için, ta’zîm edilmelerini Kur’ân-ı Kerim emr etmekde, (Allahü teâlânın şe’âirini ta’zîm etmek, kalblerin takvâsından dolayıdır) buyurmakdadır. Şe’âir, Allahü teâlâyı hâtırlatan, bildiren şeyler demekdir. Âlimlerin, sâliHerin ölüleri ve dirileri şe’âirdir.replika samsung note 3 sizin icin sundu.



replika samsung note 3

replika samsung note 4

replika samsung s5

replika iphone 5s

replika iphone 6

replika iphone 6 plus

replika samsung s5 mini

replika samsung s4

replika samsung s4 mini

replika htc m8

replika lg g3

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder